Sevmeyi bilmek

Sevmeyi bilmek

0
PAYLAŞ

Yoksunluklarla ve daha çok da cahillikle sakatlanmış garip dünyasında oradan oraya savruluyor Norma Jean. Anneanne akıl hastası, anne de öyle. Bir gün bebek Norma’yı yastıkla boğmaya çalışırken buluyorlar anneanneyi. İhtiyarı bir kuruma kapatıyorlar. Anne Gladys Baker bir kere evlenmiş, iki çocuk yapmış, erkenden ayrılmış onlardan. Hemen hemen hiç görmediği oğlunun on dördünde öldüğünü öğrenince yıkılıyor. O zaman Norma’nın üstüne titremeye başlıyor ama onun için ne yapması gerektiğini de bilemiyor. Artist olmaya çalışıyor. Sinema dünyası tam tamına bir kurtlar sofrası. O dünyada bir takım getir götür işleri yaparak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Annesi gibi o da bir gün bir sağlık kurumuna kapatılıyor. Ondan sonra kızıyla bağı iyice kopuyor. Norma onun bunun yanında kalıyor. Küçük kız 1935 eylülünde 3463 numarayla kimsesizler yurduna bırakılıyor. Kadın olarak yaşıtlarından erken gelişiyor.

Tüm yaşamında azçok mutlu zamanları 1937-1941 arasında geçiyor: Los Angeles’in batısında, Ana Lower’ın yanında bir sıcak yuva bulmuştur. Ne var ki büyüdükçe ve herkesin gözüne batan bir güzelliğe büründükçe sorunlar artıyor. Aşırı güzelliği yanında adını "aptal sarışın"a çıkaran geriliği başına durmadan iş açıyor. Ana Lower’ın yanından ayrılıp yeniden 3463 numarayla tutsak olmamak için henüz çocuk yaşlarında olsa da dünya evine girerek kurtulmanın yollarını arıyor, toy bir delikanlı olan Jim Dougherty’le evleniyor. Kadınlığı ruhunda alev alev bir cehenneme dönüşmekte olan Norma’ya bu genç adam dayanamıyor ve denizci olup ondan uzaklaşıyor. Bundan böyle Norma Jean silinmeye, onun yerini Marlyn Monroe almaya başlıyor. Cinselliğini su içer gibi kullanan, hemen hemen her önüne çıkan adamla zevk ya da çıkar adına yatağa giren, bu arada alkolde ve uyuşturucuda yıkanmaya başlayan genç kadın yükselmeye başladığı noktada çöküşünün koşullarını oluşturmaya doğru gidiyor.

İkinci evliliğini Robert Slatzer adlı bir gazeteciyle yapıyor. İki gün evli kalıyorlar. Daha doğrusu evlilikleri onaydan çıkacakken evrakı geri alıyorlar. Az sonra Marilyn Monroe eski bir beyzbol yıldızıyla Joe DiMaggio’yla evleniyor. Bu evlilik de başladığı yıl bitiyor. Gözünü o zaman yahudi yazar Arthur Miller’a çeviriyor Marilyn. Koltuğunun altında Freud’un ve Shakespeare’in kitaplarıyla dolaştığı, belki de onları tek satırını anlamadan okuduğu yıllardır. Sonunda avını yakalıyor: evlenebilmek için dinini değiştiriyor. Bundan böyle Bayan Miller olarak büyük saygı görecektir. Bu da yürümüyor. Yves Montand’a olan aşkı denizaşırı nedenlerle ve Simone Signoret gibi son derece kişilikli bir kadının varlığıyla kesiliyor.

Kimler yok yaşamında! Mafyacı Sinatra’lar, Kennedy kardeşler… En büyük yanlışı, belki ölümüne neden olacak yanlışı saraya kadar sokulmakla yapıyor. Belki de Kennedy’lerin devletin yönetiminde ve gözetiminde kişiler olduğunu düşünemiyor. Evet, boyundan büyük işe kalkıp bunu canıyla ödemiş olabilir mi? Marilyn Monroe adlı kitabında Anne Plantagenet olabilir diyor. Her neyse, her gelen ondan bir şeyler alır giderken Kennedy kardeşler de bir şeyler alıp götürüyor. Artık iyiden iyiye zavallılaşmış, ne yaptığını, ne istediğini bilemez duruma gelmiştir, bununla birlikte sinemada çok önemli bir yeri vardır. Onu bu kötü durumunda yüzüstü bırakmayan tek kişi Joe DiMaggio’dur. Marilyn ne saçmalarsa saçmalasın, Joe onun yanından ayrılmıyor, ona desteğini eksik etmiyor, daha doğrusu gerektiği zaman onun yanında bitiveriyor. Zaman zaman attığı yumruklarla Marilyn’in gözünü morartan hatta onu hastanelik eden Joe ölümünde de onu yalnız bırakmıyor. Bu kimsesiz kadının cenazesine Joe sahip çıkıyor. Bu iriyarı adam, bu vurduğunu deviren adam ölünün başında gece boyu gözyaşı döküyor. Cenaze törenine çok az adam çağırıyor. Dean Martin gibi, Sinatra gibi kendiliğinden gelenleri uzakta tutuyor, yaklaştırmıyor. Son bir defa sevdiği kadını kucaklıyor, sonra onu usulca mermer taşın altına bırakıyor. Bu sert adam tam yirmi yıl boyunca Marilyn’in mezarına bir gün bile şaşmadan her gün kırmızı güller götürüyor.

Anne Plantagenet’nin kitabını okurken bir kere daha düşündüm, uzun uzun düşündüm. Neyi mi? Gerçek sevginin ne olduğunu. Şu dünyada yargılamadan sevmeyi bilen kaç kişi var? Yazık ki insanlar koşulsuz sevmenin ne olduğunu bilmiyorlar, çok zaman onu onur kırıcı bir zavallılık olarak görüyorlar. Hep o üstün olma duygusu. Boş gurur ya da zavallılık. Hiçbir şeye yaramayan yetkin adam gösterileri. Ama Joe hiç sıkılmadan, hiç utanmadan seviyor, sevdiğini gizlemek gereği duymuyor. Ne güzel!

BİR CEVAP BIRAK