Sezon 9. Senfoni ile başladı

Asırlar öncesinden bir mekan. Akustik son derece güzel. Asırlar önce, iyi ki böyle bir mekanı İstanbul’a kazandırmışlar.

Taksim’in göbeğinde, Atatürk Kültür Merkezi adeta göz göre göre, 5 yıldır çürümeye terkedildi. Neyse şimdi Gezi Parkı Koruma Polis Karakolu gibi bir hizmetle yükümlenmiş durumda. Ve bu kent, 2010 da Dünya Kültür Başkenti olarak, bir Konser ve Opera Salonu olamadan, yılı tamamladı. Kültür Bakanları ve İstanbul Belediyesi, bu sonuca hala seyirci kalmayı, adeta görev bilerek sürdürüyorlar.

Aya İrini, tüm salon, ilave sandalyelerle dolmuştu. Orkestra, bu yıl da altı ayrı salonda, sezonu göçebe olarak tamamlamaya çalışacaklar. Güzel Sanatlar Genel Müdürü, öncelikle bir doktor. İnsanlarla çalışıyor. Mızrabı ile tellere ses veriyor. Ney üflüyor. Müziğin tınıları ile dünyayı da, kucaklamaya çalışıyor. Görev süresi içinde, bu etkinliklerin sona ermesine, kültür kurumlarının yok edilmesine, seyirci kalmaz, bunların altına imza atmaz diye düşünüyor ve bekliyoruz.

Beethoven’in tınıları, bize iki asır öncesinden sesleniyor. Neredeyse 10 yıla ulaşan bir çalışmanın sonucu. Eserin ilk seslendirildiği kentten Viyana’dan, cuma akşamı Aya İrini’de ki tınıları duyumsayarak bu satırlarla sizlerle paylaşmaya çalışıyoruz. Orkestra, koro ve solistler. Görkemli bir son bölüm. Alkışlar öylesine güçlü ki, soğuk İstanbul gecesinde salonu ısıtıyor ve de bis le alkışlar yanıtlanmağa çalışılıyor.

Schiller’in dizeleri, Beethoven’in katkıları ve tınıları ile Aya İrini de, yeniden yaşam buluyor. “Sevinç Türküsü”, ya da “Neş’e ye Övgü” deyin, nasıl adlandırırsanız. Ama bu eseri hep dinlediğimde, yaşama sım sıkı sarılmak aklıma gelir. Üzüntüleri, kaygıları, kırılganlıkları, kaybettiklerimizi de anımsayarak, sürekli ağıt yapmadan, yaşama yeniden yeniden sarılmak, sıcaklığı içinde koşmak, adeta Nazım’ın dediği gibi “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ” diyerek bağırmak hissi uyanır. Ele ele yığınlarla geleceğe, yarınlara, güzel aydınlıklara, seviçle koşmak.

Cuma akşamı, bu düşüncelerle Gülhane’ye doğru yürürken, Çelik Gülersoy’u da anarak, acaba yarın güne, içimizi karartmak isteyen nasıl bir haberle başlayacağız endişesini, düşünmek bile istemiyordum.

Tenor, Ünüşan Kuloğlu’nu, Ankara’dan sonra ilk kez İstanbul da ve Aya İrini de izliyorum. Operamızın dünya da tanınan ünlü bir tenoru. Bu yıl Avrupa’da bir çok kez Wagner seslendirdi. Bu sezon, yine İstanbul’da Borusan Filarmoni ile Wagner yorumlarını ülkemizde de dinleyebileceğiz. Bas’da Erdem Baydar. Soprano, Evren Işık ve Alto, Nesrin Gönüldağ. Beethoven’in 9. Senfonisinin dört solisti. Orkestra, solistler ve koro, bir uyum içinde, eserin özüde zaten uyum üzerine kurulmuş.

İstanbul Senfoni Orkestrası Korosu’nu, geçtiğimiz yıl bir şans eseri, ilk sahne almalarında izlemiş ve bu sutünlar da paylaşmıştım. Üç güzel insan, piyanist Paolo Villa, koro deyince akla gelen isim, yıllarını bu işe gönlüyle vermiş bir insan, Gökçen Koray ve bu üçlünün, üçüncüsü Seval Irmak. Onların çalıştırması ile oluşan bir koro. Bahar aylarında da sahne almışlardı. Bu bildiğim kadarıyla, üçüncü sahne alışları, Aya İrini de ve de 9. Senfoni ile.

“Milyonlarca insan kucaklayın birbirinizi” derken, bu tınlara yaşam veren, günümüzde seslendirerek bize ulaştıran, bu insanlara, bu kurumlara destek olmak varken, onurlandırmak varken, yeni salonlorda yeni çalışmalar yapabilmelerini sağlamak varken, neler yapılıyor ya da yapılmak isteniyor.

“Koca dünya sezinliyormusun Yaradanı?” derken, bu seslerin daha güçlü çıkmasını sağlamak, sorumluluğumuz ve görevimiz olmalı.

“Evet,kim bu yeryüzünde,
Bir cana canım diyebilmişse,
Gelsin katılsın sevincimize !
Ama kim tadamamışsa bunu ömründe,
Çekilsin gitsin aramızdan ağlayarak.”

Tınılar, sesler bütün görkemiyle, kimse ağlamasın ve aramızdaki sevinç artsın diyor. Bu sevincin dışında niye kalınmak istenir ki?
_____________________

Viyana. 7 Ekim 2013. Pazartesi. ismail.bayer1@yahoo.com
.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.