Sinağrit Baba’nın sesi

AKIN OLGUN – Sihirli bir değnekle dokunup, bütün ülkeyi değiştirecek bir el, bir kurtarıcı olmayacak. Hatırlar mısınız Sinağrit Baba’yı? Sinağrit Baba’ya ‘bizi kurtar’ diyen diğer balıkların haykırışlarını?

Tuzaklar var, kumpaslar, pusular. Hepsinin kurbanları var. Dostlarımız, sevdiklerimiz, arkadaşlarımız, yakınlarımız aramızdan alınıp götürülüyor ve her gün bir başkasının haberi önümüze düşüyor ve sonra bir başkasının kapısı çalınıyor, bir başkasının kapısı kırılıyor, bir başkasının elleri kelepçelenip iktidarın dişlerinin arasına sürükleniyor. Açılan davaların peşinden koşuyoruz, her güne birkaç dava düşüyor artık. Hangisine yetişeceğimizi bilmiyoruz. Sürekli koşturuyoruz, sürekli yetişmeye çalışıyoruz bir yerlere. Hiç biri yetmiyor, hiç biri kâfi gelmiyor. Yoruluyoruz, nefesimiz kesiliyor demeye kalmadan, bir başkasının sesi yükseliyor: “evimin kapısındalar, kapıyı kıracaklar.” Kırıyorlar, ellerinde silahlar, iktidarın en ateşli savunucusu görünmek için birbirleri ile yarışan resmi kıyafetlilerin arasından, bileğinde bir kelepçe ile geçiyor gözlerimizin önünden dost yüzlüler.

İçeriden işkence haberleri geliyor, içeriden “intihar etti” haberleri geliyor, içeriden gelen her haber, rüzgârda savrulan yanık gazete külleri gibi savrulup, gözden kayboluyor. Herkes kendi bahanesinde tutsak, herkes kendi bahanesinde vicdansız, herkes kendi bahanesinde ölü taklidi yaparak kurtulmaya çalışıyor insan olmanın sorumluluğundan.

“İçeride bir kadın, baskılara karşı yakmış kendini” diyor bir ses. Bir resim düşüyor sosyal medya hesaplarına, pırıl pırıl genç bir kadın yüzü, ışıldıyor gözleri. Belki de her ölenin arkasından bakarken, böyle düşünüyor insan. Pırıl pırıl olsun, gözlerinin içi gülsün, tebessümü baki kalsın istiyor. İstedim ben de. Baktım resmine uzun uzun. Bir yüzde, bir siluette uzun kalmak, içeride tutsak olmak gibi bilirim oysa.

“Açım aç” diyerek yaktı bir yoksul dışarıda kendini. Koç’un 10 Kasım için hazırladığı reklam filmi paylaşıldı aynı anlarda. Paylaşıldı milyonlarca, konuşuldu ardı sıra günlerce. Birinde yoksul bir çaresizliğin sessiz çığlığı vardı, diğerinde “Bazı borçlar vardır ki asla ödeyemezsin” diyordu. Günümüz dünyasının ironisinde, birisi borçlarını ödeyemediği için kendini yakıyordu.

Kıyım haberleri, kıyım hesapları, kıyım tehditleri dolanıyor etrafımızda.

“370 derneğe vurduk kilidi gitti, açın da görelim!”

“Devlet, lağımdan çıkan fare gibi ensesinden tuttuğunu mahkemeye götürdü”

“Kimse bizden merhamet beklemesin”

“Millet cezaevlerini basacak ve tüm FETÖ’cü, ve PKK’lıları asacak”

Nasıl bir kıyım planlanıyor diye düşünüyor insan, daha ne olabilir, yaşanmamış ne kaldı derken sarsılıp kendine geliyor ve birden anımsıyoruz ki bütün yaşanmışların tekrarından kurulu bu ülke.

Dışarıda kuru bir ayaz, dışarıda sesin üşüyen yalnızlığı, dışarıda küçük öbeklerden yükselen sesler, her biri kendi derdinden sesleniyor yine kendisi kadar olana.

Dışarıda, hep o tanıdık yüzler, her eylemde, her gösteride, her protestoda koşa koşa sesi çoğaltmaya çalışan tanıdıklar, tanışıklar ve uzaklardan verilen baş selamları ile karşılıyor birbirini.

Dışarıda,

“Bağır

Bağır

Bağırıyoruz…”

Dışarıda,

“Yüreklerin kulakları sağır…

Hava kurşun gibi ağır…”

Bu ağırlık her gün ve her günden daha hızlı ve her günden daha beter şekilde üstümüze yığıyor sessizliğimizin ortaklaşan korkusunu.

Cesaretin dümenini kırmak için, en cesur olanlarımızı alıyorlar içimizden. Adını koyalım, biz suskunluğu seçtiğimiz için, bedelin en ağırını ödüyor insanlar. Sadece gerçeğe sahip olmak yetmiyor işte, onu savunmakla başlıyor her şey.

Zulüm gerçekliğinin üstünde ayrışıp, gayrıştıkca kıracaklar yine kolumuzu, kanadımızı. Üst üste yığılan bedenlerimize inen her şiddette, öfkelerinden biriken tükürükleri bulaşacak üstümüze. Linçe koşanların nefesleri birbirine karışacak, terli nefretlerini birbirlerinin eline tutuşturdukları, palalarla, bıçaklarla, sopalarla akıtacaklar sokaklara, mahallelere, şehirlere, kasabalara.

Sihirli bir değnekle dokunup, bütün ülkeyi değiştirecek bir el, bir kurtarıcı olmayacak.

Hatırlar mısınız Sinağrit Baba’yı?

Sinağrit Baba’ya “bizi kurtar” diyen diğer balıkların haykırışlarını?

“Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı. Gözleri büyümüş bir halde yukarı çıkarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıdaki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit Babaya büyüyen gözleriyle, “Bizi kurtar şu lanetlemeden” der gibi bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresinin koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa, gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeyi?..” (Sait Faik Abasıyanık)

Akıl edebilecek miyiz artık bir araya gelmeyi?

Bir araya gelmenin ve aklın yolunu ortaklaştırmanın, kolektif bir direnişin ne kadar değerli olduğunu?

Ve en önemlisi,

Üzerimize atılan ağları, hep beraber dişleyebilirsek sökebileceğimizi?

Başka türlü nasıl çalacak çocuklarımız mızıkalarını?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here