Sisler Bulvarı’nda sevgi ile yaşayabilenler

ev kirasına yetecek para biriktirebilmek için düzenli bir iş bulmam gerekiyordu ve ben günübirlik işlerle geçiniyor, ev bulana kadar misafirliğimi sürdürüyordum. O gün, evine ilk kez gittiğim anne, kısa sohbetimizden Türk olduğumu ve okul masraflarımı karşılamak için düzenli bir iş bulmam gerektiğini öğrenince, evlerinin bulunduğu sokağın aşağısında Beyoğlu isimli bir restorant olduğunu ve belki garsona ihtiyaçları olabileceğini söyledi. Umut etmeyi uzun zaman once unuttuğum için, robot hareketlerle restoranta gidip, kapalı olduğunu görünce de çalakalem bir not yazıp, kapıdaki mektup aralığından atıp döndüm.  Henüz yaşadığım yere dönmek üzere yola çıkmamıştım ki restoranttan aradılar ve kendimi işe başlamış buldum.  


“Beyoğlu”, her köşesinde bana İstanbul’umu hatırlatan fotoğraflarla dolu olan, her zaman Türkçe müzik çalınan, on yıldır orada yaşayan bir gencin işlettiği şirin  bir restoranttı. İşe başladığımda patronumun anne adayı genç  eşi de oradaydı. Hamile olduğunu gördüğümde, içimden bir ses “bu çocuk pek yakında gelebilir” dedi. Ama daha vakitleri olduğunu öğrendim. Anne, baba, oğullar ve gelinden oluşan tipik, sıcak bir Türk ailesiydi yeni adresim. Onların da benden hoşlandığını anladığım için mutluydum. İlk gece işim bittiğinde, yorgun bir şekilde kaldığım semte ulaşabilmek için iki otobüs değiştirmem gerekti. Ertesi gün yeni işime giderken kaldığım yere ve okuluma çok uzak olduğuna karar verip, sürdüremeyeceğim kararını vermiştim üzülerek. Beni Bayswater’a, Londra’nın bir ucundan, bir ucuna getiren asıl sebebi daha sonradan anlayacaktım. Çok sürmedi bunu öğrenmem. Restorant’a vardığımda, patronumun babası, gelininin sancılanarak doğuma gittiğini, oğlunun benden bir taksiye binip, hemen verilen adresteki hastaneye gitmemi rica ettiğini söyledi. Hastanenin Türkçe tercümanının izinde olduğu, doğuma katılacak İngilizce bilen bir yakınlarının da olmadığı yönünde açıklama yaparlarken, ben olduğum yere mıhlanıp kalmıştım. Ne yapmamı istediklerini doğru düzgün anlamadığım halde, iğne yapılırken bile izleyemeyen ben, tereddüt etmeden bunu kabul edemeyeceğimi söyledim. Böyle bir sorumluluğu, böyle bir riski göze alabilecek kadar İngilizcem olmadığını anlatmaya çalıştımsa da faydası olmadı. Kendimi takside bulduğumda,  “Kızım Berna, bu bir rüya, uyanacaksın.” , “Ne işim var buralarda benim” diye söyleniyordum kendi kendime. Beni, sevdiklerimden, ülkemden, “kendi hayatım” dediğim düzenimden koparıp binlerce kilometre uzaklara getiren sebepler geçti bir bir aklımdan. “Kendi hayatım” dediğim şeyin, yaşadığım her şey olduğunun, yani aslında o gün orada olmanın da hayatımın ta kendisi olduğunun bilincinde değildim henüz. Bunu benim gözüme soka soka anlamamı sağlayan her şey, olgunlaşmak denen, kendini bulmak denen, kendini yaşamak denen yolum için gerekliymiş oysa. Ben olmamı sağlamış. Bilemedim. Hayıflandim. Küfrettim kendime…Sonradan anladım.


O gün dosya tutan ebe, anne adayının soyadını bile  bilmediğimi, onlarla bir gün once tanıştığımı öğrendiğinde tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Tamamen iyilik yapmak için orda olmama rağmen, gariptir ama,  hırsızlık yaparken yakalanmışım gibi bir hisse kapılarak, utandığımı hatırlıyorum. O minicik vücutlu genç kadın, ilk bebeğini dünyaya getirmek için sancı çektiğinde, elimi sıkmasına izin vermiş, “canım acımıyor, çekinme” demiştim kendisine. Gözlerime yalvarır gibi bakarken tüm gücüyle ıkınıyordu. Dünya etrafımda dönüyordu. Heyecandan ve korkudan ölebilirdim. Bir kaç saat sonra Eray bebek gözlerimin önünde dünyamıza “merhaba” dedi, bir şaplakla. Onun ilk sesinden sonra, annesinin yüzünde oluşan değişim hayrete düşürdü beni. Onca ağrı ile, “dayanamıyorum, söyle artık öldürsünler beni” diyen küçük kadın gitmiş, dünyanın en güçlü, en olgun, en güzel insanı gelmişti. Sol elimin baş parmağında sıkılmaktan oluşan bir morlukla donakalmıştım. Durmadan ağlayan bebeğin kucağıma verdiklerinde susmasıyla, odadan bir alkış yükselmişti, ama ben bayılmak üzereydim. Hala o oda dünyaydı ve odadaki herşey dönüyordu.


Bu olay, bana doğum mucizesinin, hayata gelmiş olmanın bir armağan olduğunun, tüm yılmışlığın anlamsızlığının, doğada bundan daha önemli bir başka tecrübe olmadığının en etkili dersini vermişti. Sadece bir kaç gün önce şairin dediği gibi dolaşıyordum sokaklarda.
“başka adam
yürük adam
yıkmış sokaklara boylu boyunca gençliğini
ümitlerini güvercinler gibi uçurmuş
binlerce defa kaybetmiş ümitlerini
gemilerin kayboldukları yerde kaybetmiş
hain şiirlerde hain türkülerde kaybetmiş
binlerce defa yeniden bulmuş
ümitlerini
sonra fecir çığlıklarının saçlarından tutmuş
deniz gider o gider
bulut gider o gider
ben adam
başka adam
yürük adam” (Atilla İlhan- Sisler Bulvarı)
Yağmur bile umrumda değildi. Parka gidip her zaman ki ağacın altına oturduğumda, hayatımda hiç kimse kalmamış gibi bir hisle saatlerce orada bulunduğumu farkediyordum. Ben, başka biri, yörük biri….yürü….


Ama birkaç gün sonra hayat bana bu tecrübeyi sundu. O gece onlarla helalleşip eve dönerken tamamen değişmiş hissediyordum. Tek yapmak istediğim annemi aramak ve ona ilk defa bu kadar yaklaştığımı, anne olmanın ne demek olduğunu ilk defa bu kadar anladığımı, hayatı sevdiğimi, her şeye rağmen direneceğimi söylemek oldu. Ama ona sadece “anne, ben bugün bir bebeğin doğumuna şahit oldum” diyebildim telefonda. Orada görevim tamamlandı, işten ayrıldım, ama Türkiye’ye dönene kadar o aileyle bağım hiç kopmadı. Ne zaman Eray huysuzlaşsa, annesi beni arayıp, oğlum ebesini istiyor, o gelmeden sakinleşmiyor diye beni şaka yollu şımarttı.


Bu hikaye dört yıl sonra neden hatırlandı…


Bugün yani, 5 Ağustos 2007’de Uraz’ımız geldi dünyamıza. “Rüyamda “Bernaaaa, Teyzeee” diye seslenip beni şaşırtan, “ben sizi annemle birlikteyken gördüm, gülüyordunuz” diyen Urazımız. Sabah telefonum çaldığında rüya sonra erdi ve hemen hastaneye gitmem gerektiğini öğrendim. Uraz, benim hayatımın yarısından fazlasını birlikte geçirdiğim bir arka-daşımın oğlu. Henüz onbeş yaşındayken okulun ilk günü yanıma gelip, “ merheba, seni omuzunda gitarla görmüştüm, neler çalabiliyorsun?”  diyen, oğlu gibi “alev bakışlı” , sımsıcak ve kocaman gülümsemesiyle insan canlısı bir kızın. Aynı sınıfa düştüğümüzü öğrenince hemen yanımda rezervasyon yapıp, once sıra arkadaşım olarak hayatıma giren ve birdaha da hiç çıkmayacak olan, sevgi ile büyüdüğümüz, her türlü zorluğu birlikte aştığımız dostlarımdan, kardeşlerimden birinin oğlu.
 
Birini hesapsızca sevebilmeyi, onun iyiliği için her şeyi göze alabilmeyi, herşeyin en iyisinin onda olmasını isteyeceğin türden bir sevgiyi yaşayamadan ölmüş insanların dünyasında, biz çok az insanın anlayabileceği bir dostluğun temellerini attık  o yaşlarda. Bugün, o sancı çekerken yardım edemediğim için, kasıklarımda hissettim ağrısını, gözlerindeki her bir yaş, alnındaki her ter damlası gülle gibi indi beynime. Bağlı olduğu makinada gördüğüm ve yükselen ağrı ile doğru orantılı artan bebeğin kalp atışlarının sesi, heyecandan kalbimi durduracak gibiydi. Normal doğumu çok istedği halde, sezeryana karar verilince göz göze geldik.  Ameliyathaneye giderken ben gelene kadar Uraz’ı yalnız bırakmayın deyişi, ayılır ayılmaz “o nasıl?” diye soruşu hayatım boyunca aklımdan çıkmayacak. Ameliyathanenin kapısındaki aralıktan bebeğin çıkışını görmeye çalışırken, arkadaşımın çocukluk halleri geçti gözlerimin önünden. O yıllarda, içinden konuşmaya alışmış, insanlardan uzak durmayı tercih eden ben, cıvıl cıvıl ve hayata hep neşeyle bakan arkadaşımı bulduğumda, bilemezdim birbirmizin nasıl dönüştüğünü izleyeceğimizi ya da birbirmize nasıl benzeyeceğimizi. Apayrı iki insanın, sevgi ile bağlanmasının  dostluğu kurduğunu! Dostluk olmadan hiç bir ilişkinin değerli olmayacağını.


Hayat gerçekten bir mucize ve öyle ya da böyle verilmiş bir armağan gibi. Güzel yaşadım demek için, sevmiş olmak gerek. Hakkıyla sevmek. Sevmek, bencil olmadan, hesap yapmadan, almayı beklemeden vermek istemek demek. Birinin gözünün içine bakınca, umut görmek istemek demek. Oluşan çizgileriyle, hep senle olmak istiyorum diyebilmek.!…


İçimde şükran duygusu ile daha bir zenginleşmiş hissederek çıktım hastaneden. Ve herkes için gerçekten sevebilmeyi diledim. Herşeye hayranlık duymayı unuttuğumuz için çiçekleri hiç koklamadan süsletip armağan ediyoruz, bir çocuğun gülüşüne içimiz ısınarak bakmıyoruz, kazandığımız paraları yatırdığımız şeyler, iyelik duygumuzu pekiştiriyor, daha fazla kazanmak veya prestij sahibi olmak için hırs duyuyoruz, ağaçlara dokunmadan geçiyoruz, denize doğru düzgün bakmadığımız halde, deniz kenarında bir ev sahibi olmaya çalışıyoruz. Sevmeyi unuttuğumuz ya da hiç öğrenmediğimiz için, mutluluğu dışımızda arıyoruz.
 
Dünyaya gelişleriyle beni mutlandıran tüm bebeklerime ve uzun zamandır haberleşemediğim, ama çok önemli bir zamanda hayata bakışımı değiştiren Eray bebeğe sevgimle…..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here