Siyah-beyaz fotoğraflar, bir pabuç ve Batı

PAYLAŞ

Son aylarda, “ekonomik kriz” adı altında, finans dünyasının patronlarının, devletler aracılığıyla yürüttüğü, insanlık tarihinin en büyük soygununa tanık olduk. Kamuya ait milyarlarca doların, özel bankaların kasalarına aktarılarak, gözlerimiz önünde gerçekleştirilen bu soygunu seyretmekle yetiniyoruz. Bu hafta, bu soyguna bir yenisi daha eklendi. Nasdaq Borsası’nın eski başkanı, Bernard Madoff’un, birçok yatırımcıyı ve bankayı yaklaşık 50 milyar dolar dolandırdığı iddiası da yine aynı sessizlikle karşılandı.

Batıdaki sessizlik,Yunanistan’da geçen hafta başlayan ‘hareketlenme’lerle bozuldu.

Yunanistan’daki olaylar, Avrupa’nın bu yakasında, 15 yaşında bir gencin polis tarafından öldürülmesine tepki gösteren anarşist ve gençlerin “taşkınlıklar”ı olarak sunulmaya çalışılsa da gerçek biraz daha farklıydı. Bir gence sıkılan tek kurşun, Yunanistan’daki muhafazakar hükümetin izlediği politikalar, rüşvet ve skandallar, artan işsizlik ve bunun ardından gelen resesyon nedeniyle, biriken huzursuzluğun taşmasını tetiklemişti sadece.

Küresel kapitalizmin kendi yarattığı felaketleri, yüzsüzce, yine halka ödetmesine karşın, yaşadığımız hastalıklı sesizliği bozan Yunanistan’daki bu ‘hareketlilik’, Batıdaki ilk örneği olması açısından önemliydi. İngiltere’deki basının, özellikle de BBC’nin, yığınsal protestoları ve genel grevi bir kaç anarşistin eylemi gibi göstermeye çalışması da bu nedenleydi. Şüphesiz, bu hareketlenmenin köklü bir toplumsal değişime yol açmasını ya da diğer ülkelere yayılmasını beklemek naiflik olur. Yine de, Batı insanı üzerindeki ölü toprağının silkinmesi için bir umut verdi.

Nasıl bir umut bu? Adil bir dünya, gerçek demokrasi yani gelecekle kurduğumuz düşlerle,  ilgili bir umut. Tinsel bir uyanmayla değil, düşünsel bir diriliş, artık unutulmaya yüz tutmuş, ortak hareketin ortaya çıkardığı gücün farkına varılmasıyla ilgili bir umut. 1 Ocak 2009’da, böyle bir umudun gerçekleştirebileceklerinin en güzel örneklerinden biri olan Küba devriminin 50. yıl dönümü kutlanacak.

Küba halkının, ABD’nin ‘off-shore’ genel evi olmayı reddettiği ‘Küba hareketlenmesi’nin 50. yıl dönümü dolayısıyla Londra’da, ‘Magnum Photos’ Galerisi’nde, “Cuba: 50 Years of Revolution” fotoğraf sergisi açıldı. (63 Gee Str. EC1)

Sergi, Batılı gazetecilerin Küba Devrimi öncesi ve sonrasında Küba’da çektikleri fotoğraflardan oluşuyor. 1954 tarihinden başlayan fotoğraflar günümüze kadar geliyor. Çoğu daha önce sergilenmemiş, hatta görülmemiş bu siyah-beyaz fotoğraflar, nostaljik bir öykünmeyle değil, bugünün onursuzluğunu, her şeyiyle teslim oluşu farkedebilmek açısından görülmeye değer bir sergi.

Sergi, bu yılın Nisan ayında ölen Amerikan gazeteci Burt Glinn’in Batista rejiminin son günleri ve Fidel Castro ve arkadaşlarının Havana’ya yürüyüşü sırasında yakaladığı fotoğraflarla başlıyor. Soğuk savaş yıllarından, aralarında René Burri, Eve Arnold, Elliott Erwitt’in de bulunduğu fotoğrafçıların eserleriyle sürüyor.

Farklı fotoğrafçıların,  farklı yıllarda çektiği bu fotoğrafları birleştiren ortak payda, resimlerde hissedilen yoğun duygusallık. Cephede, barda içki içerken, sokakta, mitingte.. hep aynı onur ve duyumsallığın yüzlerde yansıması. Glinn’in bir fotoğrafında, daracık elbesesi, yüksek topuklu ayakkabılarıyla sanki bir balodan yeni çıkmış gibi duran kadınla flört eden, omuzunda asılı tüfeği, şehre yeni girdiği belli olan bir gerillanın fotoğrafı bu ruh halini özetliyor. Çatışmalarıyla düşleri, kavgalarıyla aşkları, tutkularıyla çirkinlikleri yan yana, yaşamı olduğu gibi izliyoruz bu fotoğraflarda. Farklı çelişki ve sorunların başladığı soğuk savaş yıllarında çekilen fotoğraflarda da, benzer duygular, kameranın arkasında olan kişinin seçiminden bağımsız olarak, konunun dayattığı bir unsur olarak girmiş sanki bu imgelere.

Sergideki tek renkli fotoğraf, İngiliz fotoğrafçı Martin Parr’ın, 2000 yılında Havana’da çektiği, ihtimal, turistlere satılmak üzere bir tezgaha sıralanmış, Alberto Korda’nın Che’nin portresiyle süslü berelerin bir resmi. Parr, Batılı gözüyle, Che’nin, kitle kültürünün bir imgesine, bir tüketim nesnesine dönüşen portresini ustaca yakalamış. Che’nin, yaşamı ve temsil ettiği değerlerle, imgesinin nasıl birbirinden koptuğu Parr’ın bu fotoğrafıyla özetlenirken, bugünün ‘ruh hali’ de yansıtılmış. Serginin son fotoğrafı bu olduğu için, izleyiciyi, ya fotoğraflara baştan bir göz atmaya, ya da ağızda buruk bir tatla oradan ayrılmaya, yani kendisiyle hesaplaşmaya zorluyor.

Küba deneyimini destekleyebilir veya karşı çıkabilirsiniz. Fakat bugün Batıda yaşanan deneyimle karşılaştırdığımızda, Afrika’da Güney Amerika’da insanları açlığa mahkum  eden serbest pazar ekonomisini kabul etmedikleri, IMF “yardımı” karşılığında doğal kaynaklarını satmadıkları, çokuluslu bankaların kredilerini almadıkları için onları suçlayabilir miyiz?
Hazineyi, özel bankalara açan Batı’daki devletleri sessizce seyrederken, bürokratik hantal bir yapıya dönüşen Küba devletini eleştirebilir miyiz? Eğer, gözümüzün önünde yapılan soyguna bir pabuç fırlatacak halimiz bile yoksa, bunu yapmak hiç de kolay değil.

_______________

Che’nın oteldekı resmi 4. resim:
Martin parr’ın resmi

CEVAP VER