Siyah beyaz fotoğrafta, turuncu bir gün doğumu…

Siyah beyaz fotoğrafta, turuncu bir gün doğumu…

0
PAYLAŞ

Kırmızı yapraklar üşüşmüş sonbahardan verandaya,
kapıyı açmanla içeri doluşuyor bir sürüsü..
kocaman bir ışık demeti, gökyüzünden uzanıyor masana..
akşam sefasından hallice bahçendeki bütün çiçekler…
perdeyi aralayan bir adam silüeti,
sigaranın dumanıyla örtülüyor bir kadın eli…
ve kapının gıcırtısıyla son buluyor gece..
çünkü siyah beyaz fotoğraflar konuşabiliyor..
sonra…
siyahtan turuncuya asılan bir gün doğumu..
gece ayılmak istemiyor gibi de
gün doğmak için çırpınıyor sanki..
siyah beyaza geçmeden önce
hep bir utanca uğrar…
o utancın adıdır turuncu..
hemen doğmak istemez güneş, lekelememek için geceyi..
iki demlenir deniz üstü ..
balıklar görmek için çırpınır durur turuncunun bu tonunu…
defterin bembeyaz boşluğuna dökülüşü gibi kelimelerin
kararsızlığını yaşarsın yerçekiminin..
yazdığım mı gerçek yaşadığım mı yoksa?
uyandığım mı düş, uyuduğum mu yoksa?
hiç bir şey siyah ve beyaz kadar gerçek değil oysa
puslu bir deniz kadar yakın
hüzünlü bir kadın sesi kadar ince…
o güzelim turuncuyu görmediysen bir gün doğumu ufukta
inanamazsın siyah beyazın gerçekliğine …

Oysa; uysal geceden sabaha kalan,
şarabın huysuz başkaldırısı
gerçektir.
buz kesen parmaklarının avuçlarına sımsıkı teması,
uzun uzun susmak iki gözün içine
gerçektir.
kımıldamadan durup duran bir şiirdir an,
siyah beyaz fotoğrafta..
sevdiğine değip geçmiş, sevdiğinden sana geçmiş,
değip değip geçen an’ların,
göğsünü delip yüreğini mıhladığı o an..
gerçektir…
rakının göğsündeki o türkü hali
gerçektir..
sazlı sözlü değil,
hazlı özlü delirmelerin…
hep aynı şarkının aynı yerinde o büyük huzursuzluğun
gerçektir..
miniminnacık bir his
devasal bir şelaleye dönüşüp bütün heybetiyle yüreğine yağıverir..
sersem bir hatırlama.. saf bir ‘ah işte’…
gerçektir…
o yüzden geceler siyah beyazdır
çok üşüyen ellerin siyah beyazdır
rakının bardakta suya salınışı siyah beyazdır
bileklerine dolanan kedinin helenistik bağı
siyah beyazdır…
ayaklarının altında gıcırdayan deniz çakılları
siyah beyazdır..
iyi alışkanlıklarımız, çıkarsız düşmansız kötü kokmayan huylarımız, siyah beyazdır…
sağ yanımda uzayıp giden koca dağ
dağın eteklerinden akan gece
gecenin üçünde yarım kalan o cümle..
siyah beyazdır…
ölümle yaşamın incecik aralığından kıl gibi geçen o düşünce,
düşle gerçeği birbirine dantel gibi işleyen o kozmik motif..
siyah beyazdır…
yüreğinde tutuşan turuncunun en keskin en fütursuz haliyle delice yüzünden aktığı,
bir fotoğraf karesinin içine gömüldüğü,
ölümün de tıpkı hayat gibi sisli bir başlangıcın içine kimbilir böyle süzüldüğü
o yer;
siyah beyazdır…
hangi pencereden bakarsan bak;
kimseler yaşamıyor bu denli
ve o yüzden ölmüyor da …
denenmiş yollardan,
defalarca geçtiği kavşaklardan
ebedi bir sevgiyle geri dönmüyor niyeyse…
benim anladığımca,
senin anlamlandırdığınca,
ötekinin gördüğünce,
öbürünün abarttığınca,
bu kulaktan dolma kulak oyunlarından,
çenebaz mutlulukların geçici sarhoşluğundan,
rengarenk dönme dolapların atlıkarıncaların ipine asılıp da,
bir anlık gafletle bırakıverdiğin elin kifayetsizliği…
gerçektir….
ne kadar kaçarsan kaç
gerçektir…

Yaşadığına dair bir şahit arıyorsan eğer,
her tıkırtıda rüzgar, her yağmurda deniz,
siyah beyaz bir fotoğrafta turuncu bir gölge
şakağına bir öpücük kondurur..
doğduğumuzu var saydığımız bu hayat, belki başka bir hayatın sonudur.
mutluluk da mutsuzluk gibi bir oyun…
avuntuların en zavallısı
keşkelerin en iyikisi..
son gemí son tren son fırsat diye bir şey yok,
hiçbirine geç kalmış değilsin..
bazen tek bir fotoğraf;
seni ele geçiren bir başkasıdır…

şuramda bir sancı
saat sabahahın altısı
elle tutacağım bir şey değil sevgi…
ama şu siyah beyaz fotoğrafa ne zaman baksam
yağmur yağmur turuncular yağıyor üzerime…
ne daha gerçek olabilir ki…

sibelbengu@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK