Siyaset bu mudur?

PAYLAŞ

Siyaset bu kadar kolay bir şey midir ki insanlar bir günün içinde evlerinden, bürolarından, tarlalarından, yazlıklarından, işliklerinden çıkıp siyasete atıldılar ya da durup dururken siyasete çağırıldılar! Durup duran kadının kapısını çalıyorsunuz, hiç beklemediği anda onu siyasete buyur ediyorsunuz. O tam sabah kahvaltısından sonra akşamın yemeğini tasarlamak ve bu arada öğleden sonra gelecek arkadaşlara güzel bir kek yapmak için mutfağa girdiğinde, bir yandan yumurtaları çırpmaya bir yandan soğanı şöyle ince ince doğramaya başladığında şeytan gibi gelip onu siyaset adamı ya da siyaset kadını yapıyorsunuz. Ya da benim gibi ununu elemiş eleğini asmış yaşlıca biri, dişe dokunur hiçbir ürün ortaya koymuş olmamakla birlikte başarıdan başarıya koşmuş bir bilgin eskisi artık başka işi kalmadığından siyasete girmek istiyor, birbirine benzeyen partilerden birinin kapısını çalıyor, efendi kardeşlerim uygun görürseniz ben aranıza katılmaya geldim diyor, hoş geldin hacı sefalar getirdin diyorlar… Öte yandan, uygarlığın simgesi olarak çağdaş kadın tipi yaratmanın en iyi yolu onu siyasetin vitrinine oturtmak değil midir? Onu verimsiz ev kadınlığı mesleğinden kurtarıp siyasetin alanına götürün, size başeğmeyi sürdürdüğü sürece en tepelerde tutun, korkmayın. Yurdu ve ulusu için aklının erdiğince eğri doğru pekçok şey yapacaktır.

Ben mi yanlış biliyorum, siyaset de tıpkı bilim gibi, felsefe gibi, sanat gibi uğraş, emek, deneyim, bilgi gerektiren bir kültür alanı değil midir? Öncelikle insanı tanımayı, tarihi içinde insanın ne olup ne olmadığını bilmeyi gerektirmez mi siyaset? Dünyanın hiçbir yerinde böyle gibi görünmüyor olsa da, siyaset adamı olmak büyük yükümlülükleri olan bir iş olmalıdır. Bir günün içinde bilim adamı, felsefe adamı, sanat adamı olamayacağınız gibi bir günün içinde siyaset adamı da olamazsınız. İnsan bu ülke koşullarında pazar gecesi sade bir yurttaş olarak yatıp pazartesi sabahı sade bir profesör olarak uyanabilir, ben bunu anlarım, biz bunları yaşadık, ama insanın göz açıp kapayana kadar geçen kısacık sürede siyaset adamı olması kim ne derse desin şaşırtıcıdır. Gerçekte siyaset de öbürleri gibi çok sabır ister, hiç yılmadan aşağıdan yukarıya doğru tırmanacaksınız. En alt kesimlerden başlayacaksınız tırmanmaya, örgütün en alt basamağından gireceksiniz, doruğa çıkma umudunu hiç elden bırakmadan direneceksiniz, bu arada belki yamaçta yani ortalarda bir yerlerde takılıp kalacaksınız, belki doruğu tutturacaksınız. Oysa bizde öyle değildir: bizde özellikle en tepedekiler tırmananlardan değil doruğa bırakılmışlar arasından seçilirler. Doruğa bırakılmanın da çok özel koşulları olmalıdır. Bu yüzden siyasiler siyasete siyasette pişmemiş kişiler olarak katılırlar. Gün olur söylenmemesi gereken sözleri söyler yapılaması gereken işleri yaparlar, önemliyi bırakır önemsizle uğraşırlar. Sonuç ortadadır.

İçinizden birileri benim bu sözleri kıskançlıkla söylemekte olduğumu düşünebilir. Gençliğinde siyasete bulaşmış olan, C.H.P.’nin ve T.İ.P.’nin gençlik kollarında bir süre sürtüp bu işleri beceremeyeceğini bir güzel anlayınca siyasetten elini eteğini çekmiş olan Afşar siyasi heveslerini karşılayamadan ihtiyarladığı için gözü çöplükte kalmış insan ruhsallığıyla bir şeyleri özlüyor diye düşünülebilir. Kim ne derse desin, benim siyasette, hele böyle bir siyasette gözüm yoktur. Haydi, haydi, yan cebime koy, günler geceler boyu bekledin, telefon çalacak, birileri de bu profesör eskisini göreve çağıracak diye bekledin diyenler olacaktır. Kimseyi herhangi bir şeye inandıracak değilim. Ama şunu söyleyeyim: yaşamımın hiçbir döneminde siyasete şu son yılda ya da yıllarda olduğu kadar yabancılaşmadım. Eskiden şeylerle biraz olsun ilgilenirdim. Seçimlerle ilgilenirdim, seçim sonuçlarıyla ilgilenirdim, hükümete kimler girmiş kimler girememiş ilgilenirdim… Şimdi bol bol okuyorum. Ne bir kin, ne bir öfke, ne bir arzu, ne geçmişle ilgili duygusallıklar, ne bir bekleyiş… Gene de bir şeylere üzülmeden mi yaşıyorum? Olabilir mi hiç! Bizim öngörülerimiz ya da isteklerimiz gerçekleşmeyecekti, bu belliydi, bunun için yalnız gelişmiş bir topluma değil aynı zamanda çok ileri bir insanlığa gereksinimimiz vardı. Silah zoruyla değil gönül yoluyla yaşamı paylaşabilen insanların yaşadığı bir dünya yaratmak arzusu elbette bugün için bir tasarımdan başka bir şey değildir. Ama kapanın malı götürdüğü, tüm değerlerini yitirmeye hazır, altta kalanın canı çıksın’a kafayı yatırmış bir ortamda yaşamayı da düşünmemiştik. Yapılacak şey iyiden iyiye kirlenmiş bir dünyada mutluluk yalanlarına kendini inandırmak olabilir mi?

CEVAP VER