İslam sanatı Londra’da

İslam sanatı Londra’da

0
PAYLAŞ

Ortadoğu’nun günümüzdeki haline bakarak bu bölgenin tarihte ‘medeniyetin beşiği’ olduğuna inanmak zor. Yerle bir olmuş Irak, kendi topraklarında mülteci olarak yaşayan Filistinliler, İsrail tanklarından kaçan Lübnan halkı, diken üzerinde sırasını bekleyen diğer “başarısız” ülkeler … Bir insanlık trajedisinin yaşandığı bu toprakların, bir zamanlar insani değerlerin en güzel örneklerini yarattığına inanmak gerçekten kolay değil. Tüm bu çatışmalardan uzakta, her gün televizyondan başka bir katliam haberini alırken, sanattan haz duymak da kolay değil.

İşte böyle bir dönemde, Mezopotamya’nın “medeniyetler çatışması” sahnesine döndüğü günlerde İslam Sanatı galerisi Londra’da açıldı.

Londra’daki Victoria ve Albert Müzesi, dünyanın en büyük islam sanatı kolleksiyonuna sahip müzelerinden biri.  Açıldığı 1852 yılından beri oluşturulan yaklaşık 10 bin parçayı içeren koleksiyonun büyük bir bölümünü şimdiye kadar görmek mümkün değildi. Suudi Arabistanlı Jameel ailesinin yaptığı 5.4 milyon sterlinlik bağışla, müze bünyesinde yeni açılan ‘Jameel İslam Sanatı Galerisi’ bu koleksiyondan eserlerin dönüşümlü olarak sergilenmesini sağlayacak. Geçen hafta Prens Charles’ın açtığı galeride ilk olarak 400 eser sergileniyor.

Sergi, 7’nci yy’dan, 20’nci yy’ın başlarına kadar olan dönemde, Asya ülkeleri, Türkiye, Ortadoğu, İspanya ve Küzey Afrika’da İslam kültürünün etkisi altında olan ülkelerde yapılan eserlerden örnekleri içeriyor. Bunlar arasında, Memlük sultanına ait dev boyutlardaki Kuran, Timur zamanından minyatürler, 14’nci yy Özbekistan’ından çiniler, Mısırdan mimber, Osmanlı döneminden kalma çini şömine, İznik’ten seramik tabaklar, kılıçlar, hançerler, usturlaplar (gök cisimlerinin yüksekliğini tayin etmede kullanılan gözlem aracı) pusulalar, lambalar, hat sanatından örnekler, kristal ibrikler, fildişinden oyma mücevher kutuları, kaftanlar da var. Jameel Galerisi’nin baş yapıtı ise, ‘Ardabil Halısı’. Dünyanın en eski halısı olarak bilinen Ardabil Halısı, 1539 yılında İran Şahı tarafından Ardabilli ustalara ısmarlanmış. Galerinin tam ortasında, yansıma yapmayan camlar arkasında yere yerleştirilen halı belli aralıklarla aydınlatılıyor. Aniden ortaya çıkan halı boyutlarıyla da mistik bir hava yaratıyor. 10.5m x 5m boyutlarındaki halı, 30 milyon ilmikten yapılmış.

‘İSLAM SANATI’ KAVRAMI

İslam sanatı kavramı genellikle, sanatın dini amaçlarla üretimine vurgu yapar. Nerede, ne zaman ne amaçla yapıldığına bakılmaksızın tek bir kavram altında, İslam sanatı olarak tanımlanır bu eserler. Yani dinin gereklerine yanıt veren bir sanat olarak anlaşılır.  Oysa İslam sanatı, günlük yaşamda kullanılan ev eşyalarından, mimari süslemelere, hat sanatından, kitap ciltlemesine kadar İslam gelenekleri üzerine kurulmuş bir toplumda kullanılan estetik değerlere işaret eder. Bu kavramın diğer bir sorunu da, eserin içinde yapıldığı ulusların kendine özgü  kültür ve geleneklerini, bu yönde gelişen sanatsal yaklaşımları, dikkate almadan,  hepsini ‘İslam Sanatı’ kavramı altında bir fırça darbesiyle tek renge boyamasıdır. Bu kavram, göz ardı edilemeyecek farklılılar olmasına rağmen İslam estetiğini, benzerlikler paydasında eşitleme eğilimindedir. Örneğin, Arap yarım adası, Türkiye ve Kuzey Afrika’da yapılan cami, medrese, köprü gibi kamusal binaların mimari tarzındaki özgünlükler, sadece yapısal değil, aynı zamanda faklı derin kültürel birikimin izlerini taşır.

Çeşitli coğrafyalarda görülen bu üslup farklılıklarına rağmen, müslüman sanatçıların kendilerini ifade etme yöntemlerinde benzer özellikler saptamak da olasıdır. Bu özellik en başta, sanatçıların ulaşmaya çalıştıkları tanrısal bir güzelliktir. Bu da, işlevlerinden bağımsız olarak, eserlerin üslubunun yansıttığı düzen ve ahenkte kendini bulur. Bu özelliği benim gibi ateist bile olsanız anlayabilirsiniz.

Jameel Galerisi’nde açılan sergi, İslam Sanatı’nın, politik önyargılarla yoğrulmuş bu “yekpare” sunuşunu da tartışmaya açacak bir küratörlük anlayışıyla sergilenmiş. Sergi, her şeyden önce figüratif tasvirin kesinlikle yasak olduğu görüşüne sahip olduğunuz takdirde, İslam (sanatı) hakkında bildiklerinizi gözden geçirmek zorunda olduğunuzu size hatırlatır. Evet kutsal eşyalarda bu böyledir ancak, günlük yaşam içinde kullanılan eşya ve iç mimaride kullanılan  süslemelerde yani dünyevi yaşamda insan ve hayvan figürlerinin kullanıldığı çok sayıda örnek görmek mümkün. Üstelik bu örnekler, belli bir dönem ya da coğrafyayla da sınırlı değil. Özbekistan’dan Türkiye’ye, İran’dan İspanya’ya kadar yayılan her İslamik toplumda, figüratif tasvirin sık sık kullanıldığını görüyoruz.

Batıdaki ikinci bir kanı, İslamın genelde bilime düşman olduğu görüşüdür. Evet, günümüz İslam dünyası bu görüşü doğrulayan bir tutum içindedir ama tarihsel gelişimi içinde bunun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Geometri, her dönemde İslam sanatının merkezindedir. Çinilerden, halılara, rahle kakmalarından, iç mimariye kadar geometrik form, tasarıma olduğu gibi, eşyanın işlevine de şekil verir. Buradan yola çıkarak matematik ve geometrinin, günlük yaşamın bir parçası olduğu da söylenebilir. Yine sergide yeralan Memlüklülere ait, 15’nci yy’dan kalma deri üzerine kaleydoskop ve geometrik desenlerle süslenmiş dev boyutlarda bir Kuran kapağı, dini inanış ve bilim, dünyeviyle dini arasındaki  sınırları belirler sanki.

Sergide  İslam sanatından etkilenmiş ancak İslamik olmayan eserler de yer alıyor. İslamik bir toplumun çok kültürlü olabileceği gibi, aynı coğrafyayı farklı dinlerle paylaşma konusunda da hoş görülü olabileceğini gösteriyor. Aralarında, üzerinde üç melekten biri olan Mikail’in bir elinde kılıç, bir elinde, ayağının altında cansız bedeni yatan adamın ruhu ile betimlenmiş 18’nci yy’a ait bir Kütahya çinisi, tipik İslam çiçek motifleriyle süslenmiş bir arka plan içinde, çarmıha gerilmiş İsa ve etrafında İran minyatürlerini anımsatan bir tarzda yapılmış Cebrail’i anlatan bir rahip cüppesinin de bulunduğu çok sayıda parça var.

Serginin bu yaklaşımlarıyla bilince çıkardığı diğer bir nokta da, İslam sanatı ve biliminin tarihsel olarak Avrupa’ya etkisi. Bu etki sanatsal anlamda en çok tasarım alanındadır. Ortadoğu eserleri baş küratörü Tim Stanley, V.A Müzesi’nin, kurulduğu tarihten beri neden İslam sanatı üzerinde böylesine yoğunlaştığı sorusunu şöyle yanıtlıyor: “19’nci yy ortalarında Britanya’nın, iyi tasarım konusunda bilgiye ihtiyacı vardı. Britanya tasarımı o yıllarda yetersizdi. Bu nedenle bu eserler İngiltere’ye getirildi.” Yani, İslam sanatı o yıllarda devletin desteğiyle mercek altına alınmıştı. Örneğin, Kahire’de bir camiden getirilen 6 metre uzunluğundaki mimberin, kolaylıkla sökülüp tekrar kurulabilecek şekilde yapılan tasarımı, günümüz ‘Ikea’ eşyalarını andırması ilginçtir. Ardabil Halısı’da, bu etkinin güzel bir örneğidir. Britanya’nın iç mimari tasarım ustalarından ve yazar William Morris (1834-96) V.A Müzesini Ardabil Halısı’nı alması için teşvik etmek amacıyla  halıyı, “görülmemiş mükemmellikte” diye nitelendirir. Yazdığı bir yazıda ise İran’ı, motif tasarımcılarının “kutsal toprakları” olarak değerlendirir. Halıların güzelliği Rönesans ressamlarını da etkilemiştir. Holbein ve Lorenzo Lotto gibi ressamların resimleriyle tanıttıkları Uşak ve Pers halıları, Avrupada artık kendi adlarıyla anılır.

Sanat ve zanaat arasındaki fark, modern sanat tarihinin en çok tartışılan konularından biridir. İslam sanatının günlük eşyalardan, süslemelere kadar uzanan estetik tarzı bu tartışmaya yeni bir boyut kazandırıyor. Tasarımla yoğrulan estetiğin, işlevselliği ikinci plana atmasıyla aşılan zanaat sınırları sanatı zorlarken, günlük kullanımın nesneye (sanat eseri) kazandırdığı sıradanlığı açıklanmak kolay değildir.  Bir piknik sahnesinin betimlendiği duvar çinisi, (İran-16’nci yy) ortada yere uzanmış soylu bir kadının çevresinde yardımcıları ve konuklarını anlatır. Toplumsal perspektiften, bu resimdeki kadınların özgür hareketleri ve giyimleri bugün, bazı müslüman ülkelerin kadınlarıyla karşılaştırıldığında fundamentalizmin geldiği yer görülebilir. Sanatsal açıdan ise, figürlerin çizgilerle en basit hatlarıyla tasviri ve kullanılan renklerin yalınlığındaki ustalık 20’nci yy Avrupa sanatçılarını hatırlatır. Matisse’in Doğu sanatına olan yakın ilgisi bilinir. Onun, ve diğer Fauvist sanatçıların renk ve çizgilerde yakaladığı yalınlık vardır bu 16. yy İran duvar panelinde. Yine bu panelin hemen yanında sergilenen 16’nci yy ait Safavid seramiklerini uzaktan gördüğünüz zaman ilk anda, Süprematist sanatçıların işleri burada ne arıyor diye düşünmemek elde değildir.

Galeriye girişte –ben çıkışta farkettim- Antik çağlardan İslam kültürüne geçişte ani estetik bir kırılma, değişim olmadığını belirten bir yazı var. Yani, İslamik toplumun sanatçıları kendinden önceki kültürel birikimin üzerine kurmuşlar eserlerini. Galeriden çıkarken, müzenin depolarındaki 9 bini aşkın diğer eserleri düşünüyorum.  Onların, Batı sanatı üzerinde henüz görmediğim izlerini, buralarda pek tartışılmayan etkilerini, en çok da, Türkiye’de, Ortadoğuda, ve diğer İslam kültürünün hakim olduğu ülkelerdeki sanatçıların 20’nci yy’da Avrupa’da gelişen sanat akımlarının izlerini kendinden önceki nesillerin eserlerinde nasıl göremediklerini merak ediyorum. Bunun yanıtı, Ortadoğunun bugün içinde bulunduğu durumda bulunabilir.

BİR CEVAP BIRAK

8 + 3 =