İslamcıların şeriat ve cihata bakışı

Araştırma: Mustafa PEKÖZ* / AÇIK GAZETE FRANSA

ŞERİAD VE CİHAD (II)

İSLAMCI POLİTİKACILARIN VE TARİKAT LİDERLERİNİN ŞERİAT VE CİHATA BAKIŞ AÇILARI..


Nakşibendi Tarikatının Cuma dergisinde yayınlanan ‘cihad’ çağırısında şunlar yazılı; “Müslüman olarak bizlerin hem namusumuza kastederler, hem ibadet ettirmezler, hem de kendi topraklarında esir hayatını, yani Müslümanların kanı akıtılarak kazanılmış topraklarda esir gibi yaşatırlar. Bizler artık dinimizi ve topraklarımızı bu pis, necsiz, soysuz satılmışlardan kurtarmalıyız… Onlara karşı tek yumruk haline gelmeliyiz. Onların ilkel ve sadist kafalarını koparmadıkça dinimiz, şehit kanlarıyla sulanmış bu mukaddes topraklarda esir olmaya devam edecektir… Biz müslümanlar; biz de dinimizi ve namusumuzu koruyacağız. Çünkü Kur’an-ı Kerim bizlere şehitliği müjdeliyor.

Peygamberlikten sonra gelen mübarek makamı… Cihad farzdır. Cihad edelim, birleşelim, Uykudan uyanalım…” Bir çok İslamcı yazarının, akademisyeninin ve politikacısının yazılar yazdığı bu tarikat dergisi,  İslam yolunda cihad çağrısı, bir başka ifadeyle İslamcı bir ayaklanma çağrısı yapmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, okullarda okutulması ön görülün dergiler arasında gösterilen ‘İslam Dergisi’ de cihad’a çok kapsamlı hazırlanmaları gerektiğini belirtirken şunları vurguluyor : “Mutlaka iyi hazırlanmalıyız. Çoluk çocuğumuza, kadını­mıza kızımıza bile silahı, savaşı, ilkyardımı, sabrı, metaneti, ge­rilla harbini, mukavemeti iyi öğretmeliyiz”  Dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri de, mevcut siyasal sistemi değiştirmek için yayınlanan  bu kitapların ve dergilerin, devletin en önemli kurumlarından kaynak olarak okutulmaktadır.

AKP lideri ve Başbakan T. Erdoğan, Cihad çağrısına tam bir destek vermektedir. Kürt ili olarak Siirt’e yapmış olduğu konuşma şöyledir; “İnancımı rahatlıkla konuşamayacaksam, söyleyemeyeceksem, bu şehitler ülkesi Türkiye’de ne işim var? Kardeşlerim, diyorum ki; bu ezanlar susmayacak! Bundan endişeniz var mı? Susturamazlar. Yanardağ oluruz, yıldırım oluruz, ezan susturanların karşısında patlarız! İşin lamı-cimi yok! Biz bunun için varız…Üniversiteli bacıma, başındaki başörtüyü çıkartmadıkça ‘okuyamayacaksın’ deniyorsa, bu ülkede zulüm vardır. Bu böyle devam etmeyecek, eninde sonunda hak tecelli edecek. Biz dinle beraber olmaya mecbur muyuz? Evet, mecburuz!” Türkiye Başbakanı T. Erdoğan’ın yapmış olduğu bu konuşma, İslam için cihad çağrısının en uçtaki örneklerinden biridir. İslamın uygulanması için ‘yanardağ oluruz, yıldırım oluruz patlarız’ diyor. Bu kadar radikal çıkışları olan birinin , pratik uygulamaları da doğal olarak bu sürecin bir parçası olarak işleyecektir.

Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’de Cihad’ın sadece Türkiye’de değil bütün İslam dünyasında kaçınılmaz olduğunu akademik bir dil kullanarak  açıklamaktadır. “İslam dünyasında bugün gerçekten bir enerji birikmiştir. Buna engel oluşlar devam ettiği müddetçe İslami Hareketlerin bir patlama yapacağını söyleyebiliriz. Eğer önü açılmayacak olursa Yeni Dünya Düzeni de Türkiye’deki İslami gelişmeler karşısındaki bürokratik mekanizma gibi aynı sonuçlarla karşı karşıya kalacaktır.”  Kendi mantığı içerisinde akademik bir dil kullanarak yaptığı bu değerlendirme ile ‘İslam dünyasında biriken enerji bugün İslam dünyasında patlamıştır. Türkiye’de Hizbullah’ın, dünya genelinde El Kaide vb İslami örgütlerinin uluslararası pratik yönelimleri ve gerçekleştirdiği eylemler ‘enerji patlamasına’ örnek teşkil etmektedir.

AKP lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı R. Tayyip Erdoğan, cihad için İslam aleminin Müslüman Türk milletinin ayağa kalkmasını beklediğin belirtirken şunları belirtiyor: “ Bir buçuk milyarlık İslam alemi Müslüman Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor. Kalkacağız. Şu anda işte onun ışıkları göründü. Allah’ın izniyle. Bu kıyam başlayacak. Koşmaya mecbursun. Çalışmaya mecbursun. Eğer çileyi çekemezsen gelmez. Eğer çocuklarınız, eğer mallarınız, eğer zevceleriniz sizi bu davadan gayretten alıkoyuyorsa bu zaferi beklemeyin değerli kardeşlerim. Bunun aşmaya mecbursun, Bunu aştığımız gün zaferin ışıkları bize yakın olacaktır. Ve o zaman hak nurunu tamamlayacaktır…” Türkiye’nin Başbakanı olan birinin son derece net ve yoruma yer bırakmayacak kadar açık olarak ifade ettiği görüşler, politik İslami güçlerin somut yönelimleri bakımından bize bir fikir vermektedir.  Cihad çağrısı ile ‘şeriat’a dayalı bir politik sistemin egemen kılınması arasında zaten doğrudan bir ilişki vardır. Yanı Cihad, ‘şeriat’ sisteminin uygulanmasının politik ve askeri mücadele biçimi olarak benimsenmektedir.   Yine Türkiye’de Başbakanlık yapmış ve ‘Milli Görüş’ hareketinin doğal lideri olan Necmetin Erbakan’ın 13.05.1991 tarihinde Sivas ilinde yapmış olduğu bir konuşmada, cihadın siyasal iktidar mücadelesinde ne kadar önemli olduğunu şu cümlelerle açıklamaktadır: “..Refah Partisi bir ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışaçaksın…Bu parti İSLAMİ CIHAD  ordusudur. Kendi kendine cihad ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan burada çalışacaksın… Müslüman mısın? Bu orduda asker olmaya mecbursun…Cihad’a para vermeden müslüman olunmaz… Biz müslümanız, biz Kur’an ı hakim kılmak istiyoruz. Hepimiz Refhaçı olmaya mecburuz, çünkü cihad istiyoruz. Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor neden? Çünkü Refah Kur’an nizamını hakik kılmak için çalışmak demektir….” Politik İslami hareketin oluşmasında  çok önemli bir rolü olan ve hareketin doğal lideri olarak  AKP dahil olmak üzere bütün İslami güçler üzerinde belli bir etkiye sahip Türkiye’de Başbakanlık yapmış Necmetin Erbakan’ın, stratejik hedefini  bir şeriat devleti olduğunu ve cihad mücadelesinin de bunun mücadele ve savaşım biçimi olduğunu ortaya koymaktadır. 

N. Erbakan, şeriat düzeninin sadece Türkiye’de değil bütün dünyada egemen olması için mücadele edeceğine dair söz veriyor: ”…Allahım Kerim’deki hak ve adalet nizamını sen kurdun. Bundan dolayıdir ki, ben senin bu nizamın yeryüzünde hakim olsun diye bütün gücümle çalışacağım…Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah’tn bize indirdiği hak nizamını yer yuzünde hakim kilmak için yapılan çalışmaya Cihad denir: Cihad… Onun için bir muslüman daha, Kelime-i Tevhid getirirken Cihad farzını yerine getireceğine söz veriyor. Yarabbi ben bütün gücümle cihad edeceğim. Bütün insanlığa saadet getirmek üzere senin gösterdiğin hak ve adalet nizamını, yeryüzünün her yerinde hakim olsun diye, bütün gücümle çalışacağım…” diyen kişi, Türkiye’nin en  büyük politik partilerden birinin başbakanı ve aynı zamanda Başbanlık yapmış biridir. Türkiye’nin politik sisteminde önemli bir etki gücü olan İslamcı hareketinin yaratılmasında en önemli payı olan Erbakan’ın, İslamı bütün dünyada egemen kılmak için ‘cihad’ sözünü veriyor.
 

Yine N.Erbakan, 13.04.1994 tarihinde, TBMM’de Refah Parti grubunda konuşurken, şeriat düzeni olarak isimlendirdikleri ‘Adil Düzen’i kurmak için, iktidarı ele geçirme biçim konusunda iki bir durumun mevcut olduğunu belirtiyor ve şunları ifade ediyor:”şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulaçak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olaçak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak? Bu kelimeleri bile kullanmak istemiyorum ama bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım. Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olaçak, sert mi olaçak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak altmış milyon buna karar verecek…”  İslamcı hareketin lideri ve ‘laik’ bir ülkenin Başbakanı olarak, uygulamak istediği rejimin ‘ şeriat sistemi olduğu’nu belirtirken, iktidarı ele geçirme stratejisinde iki noktayı ön plana çıkartmaktadır. Söylediklerinde çıkan sonuç; mevcut siyasal rejimi ya ‘yumuşak’ bir tarzda yani parlomentodaki çoğunluğuyla  ya da ‘sert’ ve ya ‘kanlı’ bir şekilde yani şiddet kullanarak gerekli değişimi yapmayı hedeflemektedir. Böylece, mevcut siyasal rejimin yerine ‘adil düzen’ olarak adlandırdıkları ‘şeriat’ düzeni getirilecek. Bunun pratik bakımdan ne kadar olanaklı olduğu, yada Türkiye’deki iç siyasal dengeler, toplumun genel sosyal ve kültürel yapısının bu değişime izin verip vermeyeceğinden bağımsız olarak, İslamcı hareketin, politik hedefinin bilinmesi bakımından önemsenmesi gereken bir noktadır. Çünkü geçmişten bugüne, aynı politik-ideolojik kaynaktan beslenmiş ama politik tercihlerini bir başka partide sürdürme kararı olan diğer İslamcı kadroların da görüş açısı hemen hemen aynıdır.

Refap Partisi İstanbul-Bahçelievler eski Beleyi Başkanı ve şimdiki AKP’li Muzaffer Doğan, 1993’te gittiği hac ziyeretinde, Türk Hacılarına yönelik yaptığı konuşmasında şunları söylüyor:  “Ben Bahçelievter Belediye Başkanlığını kazanmış bir kardeşiniz olarak -Laik değilim derim: Ben Şeriatçıyım derim. “Kahrolsun Şeriat” diyenlerin yanında, “Yaşasın Şeriat” diyenler de olacaktır. Yaşasın Şeriat. Ûlkemiz bir zamanlar 600 sene Şeriatla yönetilmişti. Ama şimdi hak ayak altında, biz burada : hac ediyoruz, dua ediyoruz. Inşallaah Cenabı Hak Ülkemizi ye­niden Şeriat’la şereflendirir. Resullullah (SaV)’ den başka önder tanımıyoruz. Ondan başka kılavuz tanımıyoruz. Bunu lafta bırakmıyoruz. Tulzla, Güngören, Kağıthane belediye başkanı ar­kadaşlarımızla hayata geçiriyoruz…”  Hayata geçirilmeye çalışılan ise dogal olarak ‘şeriad düzeni’dir. Belediyelerde uygulamaya çalıştıkları sistemi İslama uyarlamaya çalışmaktadırlar. Belediye başkanı olarak hem ‘laik olmadığı’nı hem de ‘şeriatçı’  olduğunu çok açık olarak ifade etmektedir. Aynı zamanda,  şeriat düzenini kurmaya çalıştıklarını çok açık olarak ifade etmektedir. Aynı toplantıda N. Erbakan’’da Cihat üzerine şunları belirtiyor.


Refah  Partisi’nin ve Fazilet Partisi’nin önemli propagandacılarından olan  Şevki Yılmaz milletvekilliyken, Nisan 1994 tarihinde, bir konferansta yaptığı konuşmada, İslam devletine ve cihad’a ilişkin Refah Partisi’nin stratejik hedefleri ve taktik planları için şunları dile getiriyor: … Allah bütün peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım adetince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasında vaz geçmeyecektir… Allahın size soracağı soru şöyle; Kafir düzeninde İslam devleti olsun diye niçin çalışmadın? Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü adı altında bu ülkeyi İslama getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi hal edeceğiz….” Şevki Yılmaz, Refah Partisi’nin amacının, Türkiye’deki  ‘kafir’ düzen olarak tanımladığı   ‘Kemalist’‘rejim yerine ‘şeriat’ düzeni getirmek olduğunu savunuyor. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olmuş Erbakan’ın asıl amacının da, parti görüntüsü adı altında Türkiye’de ‘İslamı egemen kılmak’ olduğunu belirtiyor. Şevki Yılmaz, iktidarın ele geçirilmesine ilişkin, stratejik planlarını  açıklarken şunları belirtiyor: “ Kim iktidarın müslümanların eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya cahildir ya da başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiç bir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsade vermemiştir… Müslüman akıllı olur. karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…” Devleti içten ele geçirme stratejisine bağlı olarak, devlet kurumlarındaki güçler dengesine ve  örgütlenme düzeyine bağlı olarak silahlı güçlerin kullanılması hedeflenmektedir. İslamı yasalara dayanan şeriat düzenini isteyen ve bunun için cihad çağrısı  yapan bütün İslamcı kadroların politik ve stratejik hedeflerinin aynı olduğu anlaşılıyor. Devlet içinde örgütlenerek, kurumlar üzerinde yaratılan etkiye bağlı olarak şeriata geçilecektir. Devlet içerisinde oluşturulan güçler dengesine göre de cihad çağrısı yapılacaktır. Zamansız yapılan politik çıkışların ve bir kısım şiddet eylemlerinin  İslam davasına zarar vereceğini ve İslami hareketin stratejik planlarını bozacağı gerekçesiyle karşı çıkılmaktadır.

Refah Partisi’nin Kayseri Büyükşehir eski Belediye Başkanlığını yapmış ve şimdi de AKP’nin önemli kadrolarından biri olan Şükrü Karatepe, 10 kasım 1996’da, Cihad günlerinin yakın olduğunu beritirken şunları söylüyor: “Belki Başbakanın, bakanların, milletvekilerininin, bazı mevcburiyeteri vardır. Ancak sizin hiç bir mecburiyetiniz yok. bu düzen değişmeli, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola, Müslümanlar içerisindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin.” Müslümanların içleriden biriktirdikleri ‘kin ve nefret’in mevcut siyasal düzenin değişmesi için kullanılması istenmektedir. Bir Belediye Başkanı, siyasal sistemin değiştirme çağrısı yaparak ‘laik düzen’ yerine ‘şeriat’ı getirmek istedikleri’ni  belirtiyor.

Refah Partisi’nin Urfa  milletvekili Halil İbrahim Çelik, 08.05.1997 tarihinde, Türkiye Büyük Meclisi’nde yapmış olduğu bir konuşmada, “…Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum” diyor. Aynı şekilde, Refah Partisi’nın Ankara Milletvekilliğini yapmış Hasan Hüseyin Ceylan’ın, 14.03.1994’de yapmış olduğu konuşmasında, Türkiye’deki siyasal rejimin yıkılacağını belirtiyor: “Bu vatan bizimdir. Devlet bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır.. Türkiye yıkılacak beyler. Türkiye Cezayir olur mu diyorlar.  Orada % 81 nasıl olmuşsa, % 20 falan değil, %81’lere uyaşacağız…batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum, boşuna uğraşmayın. Kırıkalelerin ellerinde gebereceksiniz.”

Örneğin, Milli Görüş geleneğinden yetişmiş ve uzun yıllar Erbakan’ın hizmetinde çalışmış AKP lider ve Başbakan T. Erdoğan da, savunduğu politik rejimin ‘İslam referansı’na dayandığını ve ‘şeriatcı’ olduğunu bir çok kez kamuoyunda dile getirmiştir.

Başbakan Tayyip Erdoğan, politik referanslarının İslam olduğunu ve sistemlerinin Allah’ın kurallarına ve ya yasalarına aykırı olamayacağını belirtirken şunları ifade ediyor; “Bizim getirmek istediğimiz sistem, Allah’ın hükmüne aykırı olamaz. Çünkü bizim referansımız İslam’dır. O nedenle bizim getireceğimiz sistem, bu referansa ters düşmeyecektir.”

T. Erdoğan bir başka konuşmasında “Türkiye’de yaşayanların yüzde 99’u Elhamdülillah Müslüman olduğunu söylüyor. O zaman yüzde 99’nun ‘Elhamdülillah  şeriatçıyım’ demesi de lazım. Ben Elhamdülillah şeriatçıyım.”  diyor.  Avrupa Birliğine girmek için tarih bekleyen ‘laik’ bir ülkenin Başbakanı’nın politik stratejik hedefi çok net: Şeriat düzenine varmak için demokrasi bir ara duraktır. Refaransları İslamdır. İslam düzenini yani şeriat düzenini kurmak için gerekli mücadeleyi  yürütecek. Kur’an-ı referans alarak şeriat düzenini kurmak isteyen bir kişinin veya bir partinin bundan daha açık  olarak görüşlerini ifade etmesi mümkün değil.

Siyasal hedefine varmak için yürütecegi mücadelede gerekirse ‘papaz elbisesi’ giyeceğini söyleyen Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemlerde şunları belirtir: “… Bizim inandığımız doğru, yani Milli Görüş, zaman ve zemine göre değişmeyen doğrunun adıdır… Ben, şahsen zaman ve zemine göre değişmeyen doğrunun hayata hakim kılınması yolunda gerekirse papaz elbisesi giymeye hazırım…”  Erdoğan’nın ‘doğrunun hayata hakim kılınması’nda kast ettiği şeyin, ‘şeriat sistemi’ olduğunu biliyoruz. Bunun için, verdiği cihad mücadelesi için gerekirse ‘papaz elbisesi’ giyebileceğini belirtirken, bugün izlemiş olduğu politikanın ip uçlarını   yıllar önce vermiş. Başbakan T. Erdoğan, İslamcı bir lider olarak AB’ne giriş sürecine ilişkin belirlediği politikalarla, stratejik hedeflerine varmak için gerekirse ‘papaz elbisesi  giyerim’ düşüncesi arasında bir bağın olup olmadığı sorusu insanın aklına gelebiliyor.

Türkiye’nin iç politik tarihinde  ilk kez  türbanlı  olarak milletvekili seçilen ve ciddi siyasal bir krize neden olan Merve Kavakçı, İslami politik mücadelenin en önemli anaçlarından biri olarak gördüğü Cihad üzerine şunları belirtmektedir.  26 Aralık 1997 tarihinde ABD’nin Chicago kentinde, ABD merkezli Filistin İslami Birliği (IAP) tarafından düzenlenen konferansta yaptığı konuşmada: “AB ülkeleri şunu gayet iyi biliyorlar ki, şimdi İslami dirilişin gerçekleştiği Türkiye, AB’nin bir üyesi olamaz. Şu da çok ironiktir ki, Türk Halkı, daha doğrusu Türk hükümeti bu gerçeği kabul etmek istemiyor… kendimizi, Türkiye’de gördüğümüz gibi, ülkemizin sözde Müslüman hükümetine karşı mücadele verirken görüyoruz… 21. yüzyılın eşiğinde, dünyanın her tarafındaki Müslümanlar bir şekilde İslami birliğin bayrağı altında toplanmalı, böylece gerektiğinde tek bir merkezi vücut olarak hareket etmemiz sağlanmalı… Biliyoruz ki, yüzyılın sonuna yaklaşırken düşmanın elindeki silahlarla biz de silahlanmalıyız…. Bir avuç siyonist, iyi organize olmaları ve birleşmeleri sayesinde bütün dünyayı kontrol altında tutabilmekte. Keşke biz de müslüman olmayanlara karşı, müslüman toplumlar olarak iki ayağımızın üzerinde, bir bayrak altında durabilsek… Bugünkü siyonist ideolojinin parçası olanlar; ki hem içimizde, hem dışımızdalar, büyük baskı yapıyorlar. Ancak inşallah kalbimizdeki cihad ruhuyla bugün karşılaştığımız sıkıntıları aşacağımıza inanıyorum…. Bizler, tüm İslami bilgilere sahip doktorlar olmalıyız, tüm İslami bilgilere sahip mühendisler olmalıyız ki, böylece bizim sözde Müslüman dünyamızda veya gayri müslim dünyada, İslamı temsil edebilelim. Bu yolla hem kendimizi güçlendirebileceğiz, hem de cihadımızın parçası olarak konumuzu güçlendirebileceğiz. Dolayısıyla kişisel ve sosyal hayatlarımızdaki her türlü ilerleme, cihad olarak görülebilir. Sosyal yönde cihad, iyi ve aktif bir müslüman örgütün parçası, aktif bir üyesi olarak gerçekleştirilebilir… Ancak şunu söylemeliyim ki bunlar cihadın politik yanı. Ve herkesin cihad yapması için siyasette olması gerekmiyor. Ancak bu alan, benim kendim için cihad yapmak için seçtiğim alan. Ama başka bir kız kardeşim veya erkek kardeşim, cihad yapabileceği başka bir alanda aktif olabilir… Hizb-i Refah’ın ideolojisi, Türkiye’deki Müslümanlar için cihad yapmak değil. Bütün dünyadaki Müslümanlar için cihad yapmak ve bütün insanlık için cihad yapmak. Neden? Çünkü eğer Tobago, Tirinidad veya Panama’da bir kız kardeşim İslamdan haberdar değilse, mesajımı, Allah’ın sözünü ona iletmek, benim Türkiye’deki sorumluluğumdur. Bizim dava çalışmamızda, erkeklerinkine paralel şekilde, yukarıdan aşağıya bir hiyerarşjk model kurduk. Her şehirde merkezdekiyle aynı yapılanma var. Bir kişi, seçimden sorumlu. Başka birisi eğitimden, halkla ilişkilerden, mali işlerden. Her şehirde 11 departman var. Ve her şehirde mahallelerde, kasabalarda, cihad yapmak jçin Hizb-i Refah pozisvonları mevcut. Ve her mahallede sokak ve apartman temsilcileri var, dolayısıyla apartman apartman çalışarak, Hizb-i Refah kadınlar insanları davaya çağırıyor… IAP’nin seçkin üyeleri, 21 .yüzyıla girerken, sonunda şunu söylemek isterim ki, Dünya müslümanları olarak amacımız, yüzyıllar önce olduğu gibi. Kur’anda belirtildiği  gibi olmalıdır…” diyor. M. Kavakçı’nın aktardığımız  bu değerlenndirmesi aynı zamanda Refah Partisi’nin politik hedeflerini de ortaya koymaktadır. Sadece kendisi adına değil aynı zamanda RP adına da konuşmaktadır.

Türk iç politikasında önemli bir etkinliği olan ve uluslararası alanda bilinmeyen bir kısım gizli ilişkilere sahip Nurcu tarikatının geleneğinden gelen Fehtullacıların lideri F.Gülen’ın de ‘Cihad’a ilişkin tanımlama bize somut bir fikir vermektedir: “Cihad bir hayat kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşaaktır. Evet, ya şehid olup ebedi bir hayat, ya  da gazi olup hem dünya, hem ukba nimetlerine kavuşacaktır.İşte bu cihadda br de böyle bereket vardır…. Cihad sözcüğü; içinde bulunulan asır ve şartala göre değişkenlik arz eden geniş kapsamlı bir kelimedir. Gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yıllar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir…

“Cihad bir mümin’in uğruna canını feda edebileceği en tatlı mefkure ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin, kendi teri içinde boğulmaya ve kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihadla elde edebilir…”  Bir müslümanın/mümin’in cihad edebilmesi için kendi ‘kanında abdest alma’ya çağırması, ve cihad için  ‘can alınır verilir’ düşüncesi yoruma yer bırkamayacak kadar açık bir şekilde ifade edilmiş; ‘İslam için ölmeyi ve öldürmeyi’ teşvik etmekte ve desteklemektedir. 

Cihad için politik örgütlenmeye ve mücadele biçimlerin  önemine dikkat çeken F. Gülen şu sözlerle devam ediyor: “Sürekli ittikaya kendisini salmış, kahtırmış arayışına girmiş, yatalamış dahasını arayan, takvanın davasının arayan derinlerden derin kutsiler… Hz. Muhammed Mustafa’nın askerleri, Cindullah; Allahın ordusu…HİZBUL-LAH; Allahın cemaati, tabiri caizse Allah Partisi… Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında Allahın Partis… Rüyalarınıza girer. Hayal alemlerine girdiğimiz zaman sizi yakalarlar. Misali levhalarla her yerde sizi kovarlar. Her köşe başında karşınıza çıkarlar. Bazen kendinizi tam onların içinde görürsünüz, onlarla beraber kılıç çalıyorsunuz…. Duygu ve düşünce birliğine vardığınız zaman, siz aynı ordunun erleri haline gelirsiniz. Ve ben bunu size anlatmaya  çalışıyorum. Allah’ın askerleri olduktan sonra kudsiler ordusu olduktan sonra, Allah’ın kulu olduktan sonra, Hz. Muhammed’in erleri olduktan sonra zaman ve mekan onları ayıramaz…” Türkiye’nin iç politikasında ciddi bir etkinliği olan, devlet kurumlarında önemli bir örgütlenmeye gitmiş ve aynı zamanda ekonomik ve sosyal alanda çok aktif biri tarikat ilişkisine ahip F. Gülen’in cihad’a yönelik politik analizleri ve de cihad için verilecek mücadeleye ilişkin perspektifleri çok nettir.  F. Gülen ve tarikatı, Türkiye’deki mevcut politik rejimi değiştirmek ve İslami esaslara göre bir yönetim biçimini kurmak  amacıyla cihad çağrısı yaparak müminlerden ve özelliklede ‘allahın askerleri’ne savaş ve mücadele çağrısını yapmaktadır.

Nurculuğun kollarından biri olan ve kamuyounda Aczmendiler olarak bilinen ve özllikle Ankara’daki camilerde gruplar halında ayinler yaparak adeta meydan okuyan tarikatın  lider Müslüm Gündüz’ün  Milliyet Gazetesine yapmış olduğu açıklamada, Türkiye’deki mevcut siyasal rejime karşı, şeriat düzenini getirmek için stratejik hedeflerini şu cümlelerle açıklıyor: “Rejimi dipten kazımamız lazımdır. Bugükü rejim gitmek istemesede gidecektir… Biz devletin başındakilerin kendi kendilerine şeriatı tercih etmelerini istiyoruz… devletin başındakiler kendileri şeriatı tecih etmezlerse bunu halk getirecek. Ve allah muhafaza o zaman çok kan akacak. Biz sulhcuyuz. Ancak bizim hakkımızdan bir milim taviz vermeyen bir sulh anlayışımız vardır. Biz emniyetten, hadiseden korkmayız… Öyle öldürmeyle falan durmayız. Mecbur kaldık mı hiç bir usül ve kaide dinlemeyiz. Her birimiz ayri bir komite vaziyetine geliriz… Ordunun akıllanacağı kanaatindeyiz. Bir nokta gelir ki ordu zayıf kalır. Ordu bir tane öldürür, bin tne öldürür, sonunda aciz kalır. İran hadisesinde olduğu  gibi topyekün bir millet ayağa kalktığı zaman ordunun yapacağı şey, ya millete katılmak, ya da kırmızı pasaportunu alıp yurdışına gitmektir… şeriad için üç aşama vardır. Kalple isteme, dille isteme ve elle düzeltme. Şimdi üçüncü aşamaya gelindi. Ayrıca şeriat isteyen kimi başka örgütlerin de yeraltıya kayma süreci başladı.” Siyasal sistemi değiştirmek ya da tamamen ortadan kaldırmak ve yerine İslami esaslara dayalı bir  şeriat düzeni kurmak için,  izleyecekleri politik stratejiyi anlatan M. Gündüz’ün  şeriad’ın 3. aşaması olarak ifade ettiği ‘elle düzelme’ yani artık pratik olarak eyleme geçme zamanının geldiğini vurgluyor. Şeriad’ın siyasal bir sistem olarak egemen kılınması için  bir çok İslamcı örgütün illegal çalışmaya yöneldiğine de özel bir vurgu yapmaktadır.  Bu görüşlerin sahipleri, uzun yıllardan beri, devletin üst düzeydeki bürokratları olarak görev aldığı gibi, devletin en alt kademesinde de bulunmaktadırlar.  Laikliğe karşı    şeriad  düzenini savunan politik İslamcı güçlerin devletin stratajik kurumlarında örgütlenmeleri ile cihad mücadelesi arasında doğrudan bir  ilişki bulunmaktadır. Çünkü cihad’ın bir çok araç ve yöntemin kullanılarak yürütmek gerektiğini özel olarak belirtmektedirler. Böylece devlet kurumlarında İslamcı hareketin örgütlenerek, devleti içten ele geçirme stratejisinin adı ‘cihad’ oluyor. Siyasal İslamın yönetim biçimi olarak şeriad düzenine geçilmesi için, öncelikli olarak devlet içerisindeki örgütlenmenin tamamlanması gerektiği belirtiliyor. Cihad’ın bu evresi tamamlanmadan, silahlı mücadele çağrısı yapmanın tehlikeli olduğu ve İslam mücadelesine zarar verdiği sık sık vurgulanmaktadır…

_____________

mustafa@acikgazete.com

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.