Sömürgecilerin demokrasi aşkı!

Türkiye, 2000 yılından beri ekonomik açıdan IMF politikaları, siyasal açıdan da AB dayatmaları ile şekillendirilirken, içte ciddî bir çöküş ve karmaşa yaşamış bir konumdadır. Böyle bir ortamda olağan seçim yılında AKP inanılmaz bir hukuk tanımazlık ve inatçılıkla iktidar hırsını sürdürmekte bir sakınca görmemekte, meydanları dolduran halkların sesine kulaklarını tıkamakta, toplumun tüm kesimleri ile kavgayı göze alarak, “uzatma dakikalarında” dahî iktidara sımsıkı sarılma yollarını aramaktadır. Bu hırsın nedeni ve arkasındaki güç kaynağı hakkında insan bayağı kuşku duymakta!

Perde önceleri yavaşaca aralanmaya, içeride AKP’ye karşı muhalefet yükseldikçe, pervasızca açılmaya başladıkça, işin aslı anlaşılıyor. İçeride AKP’nin üç önemli yandaş grubu var. Bunlardan birincisi Batı işbirlikçi sermaye, ikincisi dinci ya da bir kısım dindar kesim, üçüncüsü ise AB gölgesinde tetiklenen  ayrılıkçı etnik gruplardır. Özellikle iç siyasette çok etkili olan dinci/tarikatçı kesim faaliyetini alttan alta sürdürmekle birlikte, şu anda su yüzüne çıkmamaya özel özen göstermektedir. AKP-tarikat halkası politikasını yürütenler çok etkili bir strateji olarak bu durumu denetlemekte ve “laiklik” çağrısını etkisiz kılabilmek için yandaşlarının gücünü sandığa saklamayı yeğlemekteler. Bizzat bu durum dahî AKP-tarikat ilişkisini açıkça sergilemektedir. Seçime giderken her fırsatı, farklı görüntülerle seçim propagandası haline getirmeye çalışan AKP, bu manevralarla seçime güçlü girmeye çalışmaktadır. Bu yönde birkaç örnek vermek gerekirse şunları belirtebiliriz: Gül’ün seçilmesi için girilen parlamento ısrarı tam bir seçim propagandasıdır. Buna dayanarak halka dönülüp, daha yüksek oy oranı talebinde bulunulacaktır. Aynı şekilde, türban sorununun çözülmemesi de kasıtlı idi. Buna dayanarak da, halktan daha yüksek oy oranı talep edilecektir. Bu ısrarlarda uğranılan mağlubiyetler, hata Anayasa Mahkemesi kararları ve Genelkurmay Başkanlığı’nın bildirisi de halka zulüm olarak yansıtılarak oy oranının yükseltilmesi talebi yapılacaktır. Böylece, hem daha yüksek oy talep edilecek, hem de Anayasa Mahkemesi, Genelkurmay Başkanlığı ve TSK vs yıpratılmış olacaktır.

AKP sadece içte burjuvazinin ve tarikatların gücü ile direnmemekte, AKP’nin arkasında, ne hazin bir tecellidir ki, bize demokrasi dersi verebileceğini düşünen AB ve ABD bulunmaktadır. Dış sömürgeci kuruluş ve devletler, hangi gerekçeye dayanarak, bize ne yapmamız gerektiğini söylerken AKP ile ilişkilerin iyi olduğunu ve Türkiye’de yine bu iktidarı görmek istediklerini açıkça ifade etmekten çekinmemekteler. Genelkurmay Başkanlığı’nın mesajını çürütmek için AKP’nin tekrar iktidara getirilmesi gerektiğini ileri süren AB çevreleri, 4,5 yıllık AKP iktidarının partiler yasasını değiştirmemesini, % 10 seçim barajına el dahî sürmemiş olmasını nedense görmezden gelmekteler. Yine bu çevreler, % 32 dolayında bir oy tabanı ile parlamentonun % 60’ının üzerinde sandalyeyi işgal eden AKP’yi nasıl demokrasi ile bağdaştırabiliyorlar, anlaşılır gibi değil! Mesele demokrasi değil, mesele kendi amaçlarına hizmet eden bir iktidarı işbaşında tutmaktır. Bu iktidarın asıl görevi, Türkiye ekonomisini Batı sömürgecilerine kanatmak, bu esnada yaygınlaşan yoksulluğu halkın gözünden kaçırarak, halkı Batı ile bütünleştirmek için, tarikatlar eliyle dinciliği yaygınlaştırarak halkın kutsal duygularını sömürmektir.

AKP küreselleşmeyi iyi okuduğu için Batı tarafından desteklenmektedir. Evet, AKP küreselleşmeyi iyi okudu! Peki, küreselleşme nedir; küreselleşme neyi dayatmaktadır? Bunu anlamalıyız ki, AKP’nin hangi emri iyi okuduğunu ve büyük bir sadakatle neye uyum sağladığını anlayabilelim? Küreselleşme, dünya insanlarının ve kültürlerinin, birbirlerini kucaklayıcı ve destekleyici nitelikli bir araya gelişi değil, krize girmiş olan gelişmiş merkez ülke kapitalizminin, başta çevresel ekonomiler olmak üzere, tüm dünyayı kendine köle yapma politikasının gösterişli politik ifadesidir. Diğer bir deyişle, küreselleşme, ekonomi yöntemleriyle geliştirilmiş yeni sömürgecilik yöntemidir. Krize girmiş olgun üretici sermaye kendisine hem tüketici hem de üretici piyasa, spekülâtif sermaye ise, güvenli ve yüksek getiri sağlayan finansal piyasa aramaktadır. İşte, AKP’nin iyi okuduğu söylenen küreselleşmenin talepleri bunlardır. Türkiye, 2000 IMF politikaları ile tam da böyle bir raya girmiş ve 2002 seçimleri ile iktidara gelmiş olan AKP ise, başlatılmış olan bu programı büyük bir sadakatle yürüterek, IMF’nin ve Batı dünyasının büyük beğenisini kazanmıştır. Nasıl kazanmasın ki, AKP yönetimi, faiz-dışı fazla dayatması yanında, yüksek faiz politikası ile sömürücü iç ve dış sermayeye fevkalâde güvenli ve yüksek kazanç sağlayan bir spekülâtif sermaye piyasası oluşturmuştur. Dünya faiz oranı % 3 – 5 dolaylarında seyrederken, Türkiye her durumda % 10’un üzerinde net faiz ödemekte ve hiçbir koşulda borç reddinde veya erteleme talebinde  bulunmamaktadır  Sermaye için bu ne büyük bir nimettir: risksiz yüksek kazanç! 

AKP’nin doğru okuduğu küreselleşmenin gerçek yüzü işte budur! AKP, doğru okuma ezberi ile, ekonomiyi sömürücü sermayenin emrine sunarken, aynı zamanda IMF’yi paravan yapıp, Merkez Bankası’nı sözde “bağımsızlaştırarak” iki işleve koştu. Böylece, Merkez Bankası’nın birinci işlevi, enflâsyonu denetleme bahanesi ile, para basma işinden uzak durarak, borçların ödenmesinde “monetizasyon” politikasının engellenmesi şeklinde belirlendi. Monetizasyon engellenerek, alacaklılara yapılan ödemelerin reel değerinin korunması sağlanmış oldu. Alacaklıların alacağının reel değerinin korunması, bütçenin ve halkın bir kesiminin şiddetle baskılanmasını gerekli kıldı. Üstelik de, halkın sırtına yüklenen borç, gerçekten halkın borcu olmayıp, içleri boşaltılan ve şahsî malvarlıklarına eklenen bazı banka varlıklarından ya da devlete vergi vermeyip, borç veren sermayenin yükümlülüklerinden ibarettir.

Merkez Bankası politikaları ve bütçe baskılamaları ile enflâsyonun kısmen denetlenmesini, anlamlı kontrol olarak halka anlatanlar, bunun bir sömürü olduğu gerçeğini gizlemektedir. Yükselen carî açığın halka nasıl yük yıktığı gizlenerek, halkımızı soyarcasına giren dövizlerle yaşanan yapay zenginliğin, ileride nasıl bir çöküşü de beraberinde getirebileceği halkın gözünden kaçırılarak, “carî açık finanse ediliyor” ya da “enflâsyon önlendi” gibi aldatmacalarla, yükselen işsizlik, derinleşen yoksulluk, ekonominin kırılganlığı, yükselen carî açık ve tüm bunları perdelemede ideolojik kılıf olarak yükselen gericilik halının altına itilerek, IMF güdümlü AKP yönetimini aklamak sağduyuya ve ahlâka aykırıdır. Ama AKP iktidarını övmek, Batılı ve iç sömürücü sermayenin çıkarınadır. Sermayenin dini sömürü ve kazançtır!

Ekonomi kanatılırken, bunun hissedilmemesi için halkın bir şekilde uyutulması gerekmektedir. AKP, bu görevini de, dinci/tarikatlı örgütlerle işbirliği içinde yerine getirmeye çalışmaktadır. Diyalektik yöntemdle, eğer herhangi bir tarihsel kesitte bir olgu yaşanıyor ise, mutlaka bunu tetikleyen geçmişte bir olgunun olması gerektiği gibi, bugün yaşananın da yarını tetikleyecektir, diye düşünmek gerekir. Bu bakış açısı ile, bazı çevrelerce, günümüzde giderek yükselen dinciliğin yanlış veya sapkın bir gelişme olmadığı ve geçmişteki baskılamaların bir sonucu olduğu ileri sürülebilir. Dar mantık çerçevesinde ve ilk bakışta haklı gibi görülebilen bu çözümlemede çok ciddî bir yanlış/kasıtlı bir düşünce gizlidir. Söz konusu yanlış/sapkın düşüncenin açığa çıkarılması için, odağa koyulan gelişmenin kendiliğinde oluşan “asıl olgu” mu yoksa güdümlü olarak oluşturulan “sürükleyici olgu” mu olduğunun saptanması gerekir. Tartışma konumuz olan gericilik, kendi özgünlüğü ile ortaya çıkmış bir sosyal doku olmayıp, dünya kapitalizminin yürüyüş çizgisinde, yaygınlaşan ve derinleşen yoksulluk karşısında sistemi koruyucu bir “ideolojik aygıt” olarak ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, gericilik ya da dincilik olarak nitelenen sosyal patoloji, iktisadî sistemin koruyucusu ve sürdürücüsü olarak projelendirilmiş ve sömürücü kapitalizm tarafından yaygın olarak uygulamaya koyulmuştur. “Ilımlı İslâm” politikası böyle bir sosyal desteğin resmî adıdır.

Toplumlar yoksullaştıkça sisteme karşı tepkili olmaları diyalektiğin doğal sonucudur. Dincilik ya da gericilik ise, söz konusu doğal diyalektiğin olağan açılım kanalı değil, tam tersine toplumsal olumlu açılımların önündeki engeldir.

Diğer yandan, gericilik ya da dincilik samimi dindarlıkla da ilgili olmadığından, bir amaç olmayıp, başka bir amaca ulaşmada kullanılan bir araç olarak devreye sokulmuştur. Gericilik ekonomik süreçlerle ilgilidir ve o kaynaktan beslenmektedir. Bu yönü ile gericilik ya da dincilik kendiliğinden ortaya çıkmış bir tepki olmayıp, ekonomik kaynaklardan beslenerek, insanın önündeki doğal gelişme çizgisini saptıran ve insan özgürlüğüne ters gelen bir baskılamadır. Diyalektik, toplumların özgür irade ve davranışları ile oluşan bir yürüyüş çizgisini ifade ederken, dincilik veya gericilik, insanlığı bu yürüyüş çizgisinden saptıran güdümlü saptırmadır.

Hal böyle olunca, dincilik ve gericiliği demokrasi ve özgürlüklerle eş tutmak kesinlikle söz konusu olmadığı gibi, tam tersine, gericilikle ve dincilikle ve ekonomiden beslenerek bu politikaları genel uğraş edinen tarikat yuvaları ile mücadeleyi, insanlığın önünde demokrasi ve özgürlük yolunu aşan olumlu yürüyüş çizgisi olarak görmek gerekir.

ABD, AB ve AKP bunların üçü de A parantezine alınabilir; demokrasi, özgürlük, insan hakları vb gibi olması gereken çağdaş düşüncelerle, hepsi sahtecilik sahnesinde, orada da birbirinin gözünü oyarak elele yürümektedir. 

________________

* Prof. Dr. İÜ 
 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.