Sömürgeciliğin gölgesinde çocuk yazını

 II.Meşrutiyetle birlikte canlanmaya başlayan ve daha çok “militarist” bir eğitim kaygısıyla oluşturulan dönemin çocuk yazını, 1900’lü yılların başlarında Fransız,  1940’larda, Alman; 1950’lerden sonra da Amerikan kültürünün izlerini taşıyan eğitim anlayışı ile modernizmin nimetlerini  Türk çocukları ile tanıştırdı.


1869’da yayın hayatına başlayan ilk süreli çocuk yayını olan Mümeyyiz’in ilk sayısında  bakın dönemin çocuklarına nasıl seslenilmiş: “ Biz okuyoruz, mektebe gidiyoruz, çalışıyoruz derseniz size şöyle cevap veririz ki biz sizi görüyoruz. Vak’a mektebe gidiyorsunuz, cüzler ve kitaplar okuyorsunuz ve akşamlara kadar sallana sallana çalışıyorsunuz.  Ama sair milletlerin mekteplerini ve çocukların güzel güzel mektebe gidip geldiklerini , çalıştıklarını görüyoruz da sizin mektebdeki fırsat buldukça ettiğiniz gürültüleri ve mektebden azad olduktan sonra sokakdaki hallerinizi beğenmiyoruz (…) Siz ahmak değilsiniz a! (…) Bir de size mektebden çıktığınızda sokak ortasında birbirinize yaka paça döğüşün diye kimse öğretmiyor. Ya buna ne dersiniz? Artık burada suçlusunuz. Ne ise şimdiye kadar olan oldu (…) Böyle sizin gibi sokaklarda döğüşür  hiçbir milletin çocuğu kalmadı.”                               


Çocuklara seslenen bir dergi için bu gün pek anlaşılır gözükmese de, dönemin koşullarının ve batı karşısında ezilmişliğin, aşağılık kompleksinin, geri kalmışlığın faturasını çocuklara kesen bir eğitim anlayışının  doğal bir sonucu bu.  I1. Dünya savaşı sırasında, kulaklarını  lambalı radyolara  dayayıp, Hitler’in Rusya’ya ne zaman gireceğine kulak kabartan büyüklerin  telaşlı koşuşturmaları ile, çocukların ve gençlerin Alman şövenizmi ile tanıştırılmasının aynı dönemlere   denk gelmesi tesadüf değildir. İstanbul başta olmak üzere İzmir ve Antalya gibi Anadolu kentlerinde fink atan Alman propagandistlerin, bürokratları ve taşranın yerel  yöneticilerini  manüple etmelerinin yanında bir görevleri de, matbuatı ve dönemin kitle iletişimini kontrol etmekti.


Alman propagandası yapan radyoların  yanı sıra, çocuklara yönelik basılan kitaplarda da küçük zihinlere, geç kalınmış Alman kolonyalizminin telaşı ile kaba bir Alman  hayranlığı  aşılanıyordu.


1908 yılında İngiltere’de başlayan ve hemen ardından,  1910 yılında Osmanlı toplumunda karşılık bulan ve hızla yayılan izcilik  kurumunun da bu topraklarda bu denli çabuk kabul görmesi ve buna paralel olarak kurulan “Genç Dernekleri”nin  başına 1916 yılında Alman Miralay Von Hoff’un getirilmesi, bu tür propaganda yöntemlerine ne kadar açık olunduğunun  bir göstergesidir. “… Çıkartılan geçici  kanunla 12- 17 yaş arasındakilerin “gürbüz”  17 yaşından yukarı olanların “dinç” adı altında üye olmalarının zorunlu tutulduğu örgütlenmede artık Türkçülük, Türkçecilik ve Orta Asya çağrışımları iyice kendini hissettiriyordu…”


Bu gelişmeleri takip eden yıllarda, Ömer Seyfettin  hikayeleri orta ve orta üst sınıfın ilk gençlik çağı çocuklarının düşünce bayrağı oluyordu. Hikayelerin dayandığı ana unsur,  genelde Türkçülük  ve Türk kimliğinin kendini yeniden tanımlayabileceği örgüler içinde geçerken, bir taraftan da Osmanlı aristokrasisine karşı da inceden muhalefet ediliyordu. Başta Piyer loti olmak üzere, dönemin oryantalistleri ile dalga geçiliyor , onların doğuyu keşfetmeleri karşısında duydukları şaşkınlık alaya alınıyordu. İslamcı geleneğin
Çocuk yazını konusunda neredeyse yok sayıldığı yıllarda, meydan Türkçüler ve Turancılarındı. 1950’lere kadar Alman peykçiliğinden beslenen bu akım, 1950’lerde esen demokrasi rüzgarları ile Amerikanlaşıverdi.


Ülkenin geçirdiği siyasi savrulmalara göre yön değiştiren çocuk  yazını, İslamcı yayınevlerinin 1970’lerde çocukları keşfetmeleriyle iyice karmaşıklaşır. Yıllarca, menkıbeler, destanlar, cenk öyküleri, Hayber Kalesi hikayeleri  ve cemaat liderlerinin yaşam öyküleri ile yetiştirilen çocuklara artık “özgün” çocuk kitapları ile seslenmek gerektiğini anlamışlardı. Aslında bu hikayelerin özgünlüğü kendinden menkul, biraz Ömer Seyfettin, biraz Kemalettin Tuğcu, biraz da İslami ve geleneksel hikayelerin bir harmanıydı. Melodramatik bir örgüsü olan bu hikayelerde, yoksulluk, çaresizlik, Gavur – Müslüman ayrımı, iyilik – kötülük gibi kalıplar kabaca, bir çocuğun algı düzeyine inilerek anlatılıyordu. Kitapçı dükkanı bile bulunmayan Anadolu kasabalarında, bakkallarda bile satılan bu hikayeler bir döneme damgasını vurdu. Hem Türkçülük, hem de İslamcılık ekseninde yazılan çocuk kitaplarının ortak özelliği; kadınların, kızların hep ikincil, yan, yardımcı, ev kadını, anne, bacı gibi kavramlarla işlenmesi ve çoğunluğunda ortaya çıkan, namus, ahlak gibi kavramların “tecavüz”  “sarkıntılık”   “dinini –milletini”  aşağılamak gibi vurgularla, okuyucunun kimliğinin, aidiyetinin kalınca altının çizildiği etkili bir dili, toplumun genelinde hakim kılıyordu. Bu anlayış, 1960- 1970’lerde  Yeşilçam sinemasının da ortak dili olmuştur . 
 
CİN ALİ’DEN, TOP ALİ’YE ALİ’LER GEÇİDİ  …
Yine Milli Eğitim Bakanlığı tavsiyeli olan ve  başına “Ali” adı konularak uzayıp giden Ali serisi, ayrıca incelenmeye değer bir durum. Hepimizin aşina olduğu “Cin Ali” ile başlayan; Atik Ali, Özgün Ali, Tonton Ali, Top Ali,  Aliş ile Gülüş gibi adlarla uzayıp giden Ali serisi … Özellikle Cin Ali’nin ünü bütün dünyada oldukça yaygın. Japonya’dan, İngiltere’ye kadar pedagoji literatürüne girmiş durumda. Fakat hangi özelliği ile girdiği konusunda iyimser bir tahmin yürütmek zor.  Genellikle, kolaycılık anlayışının bir ürünü olan Ali serilerinde de “dozu ayarlanmış”  bir cinsiyet ayrımcılığı göze çarpıyor. Hizmetçi hala, kurabiye pişiren, örgü ören, piknik sepeti hazırlayan, bulaşık yıkayan, ütü yapan meyve soyan anne ve abla –kız kardeş  modeline karşın;  baskın baba ve erkek kardeş figürleri öne çıkıyor. 
                                 
İNEK VE KEÇİ NASIL BİSMİLLAH DER ?
Mehmet Paksu’nun yazdığı, Nesil yayınlarınca yayımlanan ( İst-2001) “Nur Dede” isimli çocuk kitabında ise, 8-11 yaş arası çocuklara Said-i Nursi’nin hayatı anlatılırken, ilginç dini bilgiler de veriliyor.


Kitabın önsözünde, “ Nur Dedemiz, dini ilimleri öğrenmiş, matematik, fizik, kimya okumuş, felsefe alanında yeterli bilgi sahibi olmuş, çeşitli bilim dallarında 90 kadar kitabı  ezberine almış, hoca olmuş, öğrenci yetiştirmiş,   kitap yazmış, okumuş, okutmuş, öğrenmiş öğretmiş, 90 seneye varan hayatı hep böyle geçmiş….”  


 Bu girizgahtan sonra, çocuklara hayvanlar hakkında verilen bilgilerde de aynı dilin izleri sürülüyor;


Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der (…) Meee!  Mooo! Mooo! Aaaa!… Keçi ve inek dili, keçice ve inekçe sesler. Sadece keçi ve inek mi konuşur? Tabii ki hayı! Diğer canlılar da konuşur… Bu hayvanlar ara sıra sesli konuşsalar da, çoğu kere içlerinden konuşurlar. Keçi ile ineğin bitirdikleri bir okul var mı acaba? Bir kurs görmüşler mi?


Yine aynı kitaptan aktarmaya devam edelim: “Şu dünyadaki cansız ve bilinçsiz maddeler, orada canlı ve bilinçlidir. Buradaki insanlar gibi  oradaki ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen ‘filan meyveyi bana getir!’ getirir. Filan taşa desen ‘gel!’ gelir. Baktınız ki pırıl pırıl,  renkli mi renkli bir kuş, süzüle süzüle uçuyor, gönlünüzü okşuyor, içinizi ferahlatıyor, neşenize neşe katıyor, keyfinize keyif veriyor. Bir an için düşündün ‘ eti, tadı nasıl acaba?’  diye aklınızdan geçirdiniz, anında kızartılmış olarak önünüzde hazır. Afiyetle yediniz, bitti. Tekrar aynı hale gelmesini istediniz, hemen kemikler toplandı, birden kuş oldu ve pırrr uçuverdi  gözünüzün önünde.


VE HAVUÇ KUŞAĞI ÇOCUKLARI
Günümüzün  “Havuç” kuşağının  çocukları bu tür kitaplarla ne kadar ilgilenir bilinmez. Fakat hala Anadolu’da bu tür kitaplar evden eve dolaşıyor. Çocukların  pedagojik gelişimlerini en kolay sağlayabilecek bir araç olarak sunulan, okuma, öğrenme sevgisini kazandıracak olan kitapların  içeriklerinin bilimsel değerlendirmeden uzak, kitaplarda sunulan rol modellerin  çarpık sonuçlar doğuracak  olması, sağlıklı  kuşaklar  yetiştirilememesinin vahim   sonuçları olarak ortada duruyor.


Sonuç olarak, kabaca yüz yıla dayanan çocuk yazını geleneğimiz içerisinde;  bu kadar Ali figürü, bu kadar hamaset, bu kadar şövenizm, bu kadar İslam  sosu kullanılmasına karşın, içinde yaşadığımız  zamanın olaylarını anlamaktan uzak, sömürge kompleksinden kurtulalamış bir  laubalilik olduğu ortada.


Bu alandaki  örnekleri çoğaltmak mümkün olsa da, günümüzde  herkesin diline düşerek  karikatürize olan ‘eğitim şart’ cümlesinin bu denli içeriğini yitirmesiyle birlikte söylenecek sözlerin ‘şimdilik’ pek bir şey  ifade etmeyeceğini kestirmek zor değil.


 Yusuf Yavuz  yavuzyusuf@superposta.com


 


 


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.