Son şehitler için iki şiirsel söylem…

Sevgili Açık gazete okurları
 
ABD de Türkiye den yayın yapan DFH kanalı bugün bütün haberlerde  Erzurum’da elektirik tellerine çarparak yere çakılan bir helikopter kazasını görüntüledi.


Benim babam deyim yerindeyse omuzu kalabalık bir askerdi. Bu yüzden Memetçikler, asker abiler, ordu evleri, babamın peşine takılıp gittiğim tatbikatlar, lojmanlar, cipler, jemseler,Yaşa varol Harbiye ler ve bitmez tükenmez yolculuklar, tayinler ve askerlik terimlerinin her biri, talimler, tayinlar, tertipler, karavanalar hepsi içimde bir başka tele dokunur. Sonra birbirini izler tınılar, her tınıda uyanır, uyanmayı bekleyen  hatıralar… hatıralar.


Biz daha çocukken bile garip bir boyun eğişle karşılardık kayıp haberlerini. Kaç memetçik şehit olmuş ezbere bilirdik, örneğin; babamın Kore öyküleri. Kunuri muharebeleri… Sonra bana oyuncak olan japon bebekleri… güzelim fincanlar..Müzik kutuları… Gizemli uzak doğunun bilinmeyen tanrılarına çaldığı o incecik sesli çan çanları…


İyi ki o günlerde doğmamışım. Koskoca bir geminin güvertesinde anneme el sallayan babamın ardından ağlamamışım.
İyi ki döndüğünde babama sormamışım..
(Ya da sorduysam sadece şöyle demişimdir:
-Baba uzak değil mi KORE..)
Oysa şöyle sormam gerekirdi; “niçin onca asker telef oldu bir başkasının savaşında göz göre göre..”


İşte böyle alışıktık biz; ya öykülerden ya korkulardan dolayı her an gelebilecek ölümlere.


Bir gün önce bir subay balosunda görüp hayran olduğumuz bir havacı teğmenin bir kaç ay sonra düştüğünü öğrenirdik. Üzülürdük;  ama gençlik işte… ve aynı  alışkanlıkla onlar için ölümün de görevleri dahilinde olduğunu düşünüp başımızı iki yana sallar, sonra unutur, sonra bu unutuşu perçinlemek, bu acı hatırayı bilinç altımıza çivilemek için olur olmaz gülerdik..


”Fırat kenarında yüzer kayıklar”… içli içli söylerdi bir askercik, onu dinlerdik. Babamın makam arabası göründüğünde selam duracağına kaçmaya başlardı bir tabur acemi er, işte o zaman onları daha çok severdik.


Babalarımıza nasıl sormamışsak kendimize de öyle sormazdık:
“Nasıl unutulur o yüz ,o bakış, nasil unutulur böyle birden bire..
 
Ve yığılırdı üstüste unutulduğu sanılan herşey. Bilir miydik ki; Olmadık bir zamanda  şairin dediği gibi “memleketimden uzak bir limanda su yüzüne birden çıkan denizaltılar gibi çıkacak hatıralar. Onları yeniden bağlayacak bize, duygulardan örülü kopması artık olanaksız  halatlar…


İşte bu nedenle şimdi memleketimden uzak bir limanda daha büyük bir dalgayla geliyor üstüme üstüme geçmişin film kareleri. Bir kabuk çatlıyor, kanıyor ince ince nice yaşanmışın; acısı artık zevk veren yareleri.


Bir an, bir an unutuyor insan, böyle anları bekleyen o kupkuru mantığı . Boş bulunmayacaksın asla.. Mantık hatıraları rotuşlayan bir heykeltraştır..Mantığın sayesinde bazı insanların belleği geçmişi geleceğe en yararlı  biçimiyle taşır. Benim mantığım da sorularla aldatır beni.


Soruların hükmü başlar bir gün, sulara takılp gelen derin deniz bitkileri gibi… Tıpkı on yıl önce bir gösteri uçuşunda şehit olan  filo komutanı ağabeyimin ardından sorduğumuz sorular gibi…


Niçin bir tek allahın kulu çıkıp ta o helikopterin düşüşündeki teknolojik ihmal ve kusurları sormuyor?


Ve daha fenası o beş gencecik insanı savaşta ölmüşler gibi kabul edip,; bundan sonraki yine teknolojik ihmallere dayalı her kazayı şehit ağıtları yakarak unutacağımızın işaretini veriyor?


Bari şöyle sorsalar; pike yapma şansını veren gafil lövye neden çekilemedi?


 Hangi kahrolası düşman vida çalışmadı, hangi gavur motor kaç fitte durdu da uçak yere çakıldı?


Sevgili Açık gazete okurları biz belki hiç sormayacağız bu soruları..Ama bir gün gelecek bu sorular bir başka biçimde belki de bizden daha iyi bilenlerde bulacak yanıtlarını.


Hem soruları soranlar artık vidaları, lövyeleri de bir yana bırakıp savaşları, savaşları mecbur kılan silah satışlarını, bu kahraman evlatların bazen Kore, bazen göz gore denizde havada karada toprağa gizli mayında ve hayın pusuda yitirmeyi  sorgulayacaklar.


Barışın mantığının yaşama nedeni olduğunu anlayacaklar. Ama hala soru sorma zamanındayız. Dilerim yanıtları yarınlara barış olarak bırakırız..


Güya mizah gazetemizin  tanıtımını yapacaktım..Elvermedi yüreğim,neyleyim…Aşağıdaki iki şiirsel söylem son şehitler içindir.


BİR DAHA DÜŞÜN MATEMATİKÇİ


Göze alarak hiç i
Hani şu elmalarla armutlar meselesi
Ya da kömürlerle elmaslar
Toplanır mı bunlar?
Sayıyla bile sayılsalar
Insan bile olsalar..


Diyelim ki kömürler yoksullar
Şu bitik ömürler yitik gölgeler
Elmaslarsa varsıllar
Şu parlak gövdeler.


Söyle matematikçi
Bu işlemden bir toplum çıkar mı
Ya da bir toplum bilinci


***


Sen söyle fizikçi
Bir eleman aynı anda
iki ayrı yerde olamaz değil mi?


Oysa bir yoksul olarak ben
Duvar diplerinde yürürken
Az ilerde şehrin en parlak ışıkları
Ve onların izdüşümü
Şu insanlardan biri oluyorsam
Bu benim giz –düşüm mü?


Sen söyle Tarihçi
Tek başına yenemez değil mi
Dev gibi orduları
Tek başına bir kişi


Ama savaşlarda ancak
Bu topraklar bizimdir
Sonrası bellidir
Kazansak bile savaşı 
Bize kalan ucuz şaraptır
Kutlarız ölgün barışı
Topraklar varsıla kalır.


Yoksulluk çirkindir demiş yazar
Belli ki bu yoksulluk onun alt bilincine
bir isyan gibi sızar.


Sen söyle kimyacı
Bu isyana öfkemi katsam
Bundan hangi element çıkar?
Zincirleme reaksiyona girer mi,
Hücremizdeki atomlar.


Kör ve sağır olsa da
Gün gelir nice toplumlar
Sonunda böyle mi patlar


Ve en son
sen söyle general
Fışkırırken uzaktan
yedi tepeli Pompe’i den lavlar
Hala uyur gezerse bir ülke
Değer  mi asker evlatlarının
Buzlu dağlarda döktüğü kanlar !!


***


SAYINLAR VE MAYINLAR


MEMET’İN MEKTUBU 


Yazamadım anacım savruldu cümle kağıtlar
Yak anacım yak, bugün bana yansın ağıtlar
Sen yollarıma gül döktün ya anacım
Asfalt dökemedi o büyük büyük Sayın’lar…


Toz toprak yolda pusuda bekler mayın
Kimdir bu uzaktan kumandalı hayın
Soramadım, sorum da kaldı yarım
Benimle sonu gelir mi bu zalım dünyanın…


Sen yollarıma gül döktün ya anacım
Onlar ölüm döktüler nedir ki benim canım
Memetcik Memetim ben, bilir bu topraklar
Dün Yemen elleriydi bugün Hakkari’ler Şırnak’lar…


Geliyordum anacım bir türkü tutturmuştum
Kara gözlüm efkârlanma gül gayrı
Derdin ki, Ana-Oğul yalnız vatan için kalır ayrı
Ötesi yok bu yürek ya tükenir ya hep sayrı…


Döşesin şimdi asfaltı döşesin Sayın’lar
Bir Memet kurtulur, bir gül açar
Durur anam, bir yol verir yüreğinden
Oğlu, tezkereci tertibe bir selâm çakar…


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.