Sonbahar ve İtalyanlar Viyana’da…

Sonbahar ve İtalyanlar Viyana’da…

0
PAYLAŞ
İsmail Bayer
İsmail Bayer
İSMAİL BAYER – Her sonbahar, Viyana yeni bir yıla başlar gibi. Sonbahardan yaza, yeni programlar başlıyor. Opera, bale ve konser salonların da. Müziğin tınıları, renkleri, yeni coşkularla, dünyadan, yaşamdan, eskilerden, yenilerden esintileri, Viyana’ya gelen dünya insanlarına taşıyor.
Opera ve konser salonlarında, Eylül’ün son günleri, Ekim’e taşınırken, İtalyan bestecilerin operaları sahneler de. Konser salonlarında da, İtalyanlar adeta Viyana’ya taşınmışlar gibi.
Akdeniz’in esintileri, Viyana’da yaprakların dökülüşüne ve şarkılarına eşlik ediyor. Güneş alabildiğine güzel. Yeşillikler içinde, parklarda, caddelerde yürürken içiniz ısınıyor. Tanımadığınız, bir Çin’li ya da Güney Afrika’lı, bir Japon ya da Amerika’lı selamlaşıyorsunuz. Dünya insanları, adeta Viyana’da buluşuyorlar gibi. Müziğin tınılarının yayıldığı her salonda da, adeta burada, Viyanalı da var herhalde diye düşünmekten de, kendinizi alamıyorsunuz.
Boşuna söylenmiyor bazı sözler. Dünya müziğinin başkenti Viyana’dır diye. Bu yazı da, bir Viyana güzellemesi değil doğal olarak. Size yaşattıklarının ve duyumsattıklarının bir kısmının, kelimelere dökülmesi sadece.
Viyana’nın kalbinde, tarihi asırı devirmiş, görkemli konser salonu. Musikverein. Bu yapının içinde, dört ayrı salon var. Bazı pazar günleri, bir gün içinde sabahdan akşama, üç-dört ayrı konser programının gerçekleştiği bile oluyor.
Eylül veda etmek üzere. Musikverein’in en büyük salonu, GroBer Sall. Hafta sonu da değil. Perşembe akşamı. Salon da bir tek boş koltuk yok. Son anda sahnede, orkestranın arkasında bir sandalye buluyoruz tesadüfen. Sahnenin içindeyiz. Şefin orkestrayı nasıl yönettiğini, gözlerine bakarak izliyeceğiz.
Sahnede İtalyanlar. İtalya’dan gelen bir orkestra. “Orchestra dell’ Accademia Nazlonate di Santa Cecilla Roma” sahnede yerini aldı. Genç bir şef geliyor, tabii o da İtalyan. Sır Antonio PAPPANO.
Ve müzik başlıyor. Doğal olarak, yine önce bir İtalyan besteci. Gioacchino ROSSİNİ. “Semiramide” Operası’nın Uvertürü. Şef orkestrayı adeta parmakları ve gözleri ile yönetiyor. Bir şarkıyı söyler gib,i gülümsemesi ve yüzünün değişimi, enstrümanların notalar dizesinde yerlerini almalarını sağlıyor.
Bir İtalyan bestecinin eserini, bir İtalyan şefin yönetiminde, bir İtalyan Orkestra’dan dinlemek ve izlemek, hem de Viyana’da bir başka ayrıcalık. İtalyanlar adeta, Viyana’yi müzik ile fethe gelmişler gibi. Tabii eser bittiğinde, bu fetih, büyük alkışlarla karşılanıyor.
Şef ikinci eser için sahneye yeniden gelirken, yanında bir başka sanatçı. Piyano Virtiözü. Ağır adımlarla sahneye gelip, piyanonun başına geçiyor. Şimdi de, Beethoven’in tınıları ile yola çıkacağız. Piyano ve orkestra için 3.Konçerto ile yolculuk başlıyor. Rudolf BUCHBİNDER’in parmakları tuşlar üstünde adeta dansediyor. Salondakiler bir büyüye kapılmış gibiler. Şef sadece orkestrayı yönetmiyor. Orkestra, piyanist ve şef birlikte, tınılarla izleyicileri bir başka dünyaya taşır gibiler.
Gözlerimi, şefin gözlerinden izleycilere kaydırıyorum. Hangi ülke insanları bunlar. Şu veya bu demek öylesine zor ki. Asyalı, Arkalı, Amerakalı, yüz ve renklerinden adeta ülkelerinn şifrelerini veriyolar. Ancak bu şifreler, bir ayrımın göstergesi değil. Bir bütünleşmenin resmi. Müziğin, Beethoven’in tınıları, insanları yüzyıllar içinde yoğurarak, birleştirmeyi sürdürüyor.
Müziği dinliyorum da, insanları izleyerek, müziğin etkisini görmeğe çalışırken, ben de kaptırmışım kendimi, şefin parmakları arasında yolculuğa katılmış gibiyim.
Beethoven’in tınıları sona eriyor ama, salonda ki alkışlar sona ermiyor devam ediyor. Bunun sonunda bir bis de gelecek herhalde diyosunuz doğal olarak.
Konserin ilk yarısı bittiğinde, salonda, fuayede geziniyorum. Erkeklerin nerdeyse tamamı siyah takım elbiseler, papyon ve kravatları ile uyumlu. Kadınlar ise adeta bir defileye gelmiş gibiler. Bu sözcük, 15 yaşından 80 yaşına kadar her kadın için geçerli. Evden çıkarken, en azında bir kaç elbise değişiminden sonra karar verilip, ayna karşısında da belli bir süre vakit geçirilmiş, hazırlanılmış. Yanımdan tekerlikli sandalyesinde, 8o’leri belki de aşmış bir kadın geçiyor. Şık bir kıyafet ve özenle gerçekleştirilmiş hafif bir makyaj.
Ve beyaz ya da kırmızı şarap bardakları, şampanya bardakları ellerde, küçük atiştırmalık, tuzlu ya da tatlılar veya sandoviçler. Ve kimsenin kimseyi rahatsız etmedeiği, küçük seslerle süren sohbetler. Hangi dilden açıklamak öylesine zor ki. Dedim ya dünya vatandaşları, diller de ayrı olsa, onlar günlük değerlendirmeleri müzik ile birlikde sürdürüyorlar.
Zil çalmağa başladı. Konserin ikinci yarısı başlıyacak. Salonda insanlar yerlerini almağa başladı. Orkestra üyeleri de sahneye gelmeğe başladıklarında, izleyicileri gözlemlemeğe çalışıyorum. Balkon, loca ve salon da, hala bir boş sandaye yok. Salonun arka tarafında ayakta izleyenler arasında da, kalabalık var. Yani konserin ikinci yarısında, salondan ayrlan yok.
Alkışlar ve şefin sahneye gelişi. Gülümseyerek, birinci bölümün mutluluğu ile adeta orkestra arkadaşlarını kutlayarak, bizleri yeni bir yoculuğa çıkarmaya hazır.
Bu kez, orkestra içinde bir başka enstruman Orgel ve başında, Daniele ROSSİ. Camille Saint-Saens’ın 3 Senfonisi’ni dinliyeceğiz. “Orgelsymphonie”
Bu kez tınılarla başka bir yolculuk. Bir dünyadan bir başka dünyaya taşınır gibiyiz. Eser ne zaman başladı ve ne zaman sona erdi. Aklımda kalan, şefin sürekli gülümseyerek, orkestra üyeleri ile konuşur gibi ve parmakarı. Bazen sözün yerini, sözden daha etkili nelerin alabildiğini düşünüyorum.
Yolculuktan kendimize gelmemizi sağlıyan, yine sürekli alkışlar ve şefin sahneye gelerek, orkesra elemanlari ile izleyicileri  selamlaması. Bir bis isteği ve alkışlar da devam ediyor tabii.
Konser sona erdi. Yavaş yavaş aşağıya iniyorum. Şef, CD’lerini imzalıyacak. Sayıları onu aşan, bir çok CD’nin bulunduğu platformun arkasına, sahnede ki o güleç yüzlü şef, yani PAPPANO geliyor.
Bizim tarzanca diye niteliyebileceğimiz bir tarzda, derdimi anlatmaya çalışıyorum. İki buçuk yaşında bir torunum var, ona imzalıyacaksınız, seçimini siz yapın diyorum. Anlaşıyoruz. Gözlerini masanın üzerinde ki CD’leri arasında dolaştırıyor ve hemen, ROSSİNİ’nin üvertirlerinin toplandığını CD’sini alarak, gülümseyerek, adına imzalıyor.
Yıllar sonra bu CD’yi dinlerken, dedem, bu şefden ve bu eserleri, Viyana’da dinledi diyecek mi. Bilmem.
Kısa, bir kaç günlük Viyana sonbahar buluşmasını tamamlayarak, müzikle hoşca kal Viyana diyoruz.
Ankara. 10 Ekim 2016. Pazartesi.  ismail.bayer@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK