Soruların gölgesinde…

“Bu kadar yürekten çağırma beni,

Bir gece ansızın gelebilirim…”

Dilimde bir türkü, durmadan söylüyorum. Nereden takıldığını bilmiyorum ama bir türlüde atamıyorum. Son gelişmeler, belki bu sözleri dilime notaları ile birlikte taktı.

Darbe söylentisi, darbe yapmak için tutulan günlükler, darbe için yapılan provalar, savaş oyunları, koşulların hazırlanması için yazılan senaryolar ve senaryoların yüzlerce kişinin önünde oynanması. O oyun sırasında gizlice yapılan kayıtlar ve ortaya yıllar sonra dökülmesi.

Görev başına olmayan emekli askerlerin soruşturma için, polislerin arasında gidişlerini izliyorum. Görev başında dağları değil, ülkeleri yaratan benim gurur ve onuruyla yürüyüşten bir şey kalmamış olduğunu görüntülerden izliyorum. Çekim yapan gazeteciyi, önünde duran polise ikaz ederek, çekimi durdurmasını istiyor. Görev başındayken ekrandan kaçmayanlar, ekrandan kaçar hale gelmişler. Söylentiler, hazırlıklar ve uygulanan operasyonlar…

Operasyonlar, neden sabah erken saatlerinde başlar, neden hep karanlığın en koyu olduğu saatler seçilir?

Sabahın ışığı yeryüzüne vurmadan, arabaların farları vuruyor sokaklara. Mavi kırmızı renkte yanan lambaların eşliği altında. Sessizce olması gerekenler, gürültü ve kamera ışıkları altında oluyor. Evi o anda aranmayan ama aranacak olanların haberleri, bazı TV kanallarında ekrana düşüyor. Evinin aranacağını, arandı diye duyuyor evinde TV bakarken eski rütbeli şimdiki emekli olanlar, lojman evlerinde otururken. Bir süre sonra ise gerçekten aranmak için kapısı çalınıyor. Aranıyor!

Aranıyor, ararken zamanında birilerini. Şimdi roller değişmiş, vatan için kavga edenler, vatan için ‘kötülük yapanlar’ olarak anılıyorlar. Her şey vatan içindi, her şey gelecek içindi.

Kendisine teslim edilen tutukluyu aldıklarında, sevinç çığlıkları uçak gürültüsünün eşliğinde gökyüzüne savruluyor, el ele vurmalar yok şimdi. Uzun yollardan gelirken yüzlerine örtüleri bez parçası yok. Onlar tarihin sayfalarında ve gazete başlıklarında verilmiş poz olarak duruyor. Şimdi önlerinde tek sıra halinde dizilmiş sivil kıyafetli kişiler, kameraların görüş açısını kapatmaya çalışıyorlar.

Darbeli günleri yaşamışlardı, emekli oldukları rütbelerde değillerdi. O zaman verilen görevi laiki ile yerine getirmişlerdi. Her şey vatan içindi ve verilen emir sorgulanamazdı, ne gerekiyorsa onu yapmışlardı. Belki Mamak’ta, belki Metris’te, belki de Diyarbakır zindanlarında, belki adı duyulmamış bir yerlerde emirleri fazlası ile yerine getirmişlerdi. Sağ solu karıştırmışlar, sabahtan akşama kadar ilkeler, marşlar söyletmişlerdi, suçlu olduklarını düşündüklerine. Belki bir kaçı idama gidenlerin son anına şahit olmuşlardı. Darbe yapanlar komutanlarıydı, onların başarıları için her şeyi yapmışlardı. Komutan bir şey biliyordu ve yapıyordu. Her şey vatan içindi. Her şey komutanın verdiği emri yerine getirmek içindi. Asker sorgulamaz, yapardı! Askerin ret etme şansı yoktu, emri ret edende tarihimizde pek gözükmemiştir! Ret edenler ya idam edilmiş, ya da karanlık zindanlarda çürümüşlerdi. Tarih ret etmenin ne anlama geldiğini örnekleri ile içinde yaşatıyordu, haykırıyordu!

Yıllar geçmişti, rütbeleri artmıştı. Her rütbe yeni sorumluluk, yeni görev demekti. Her görev vatanı daha çok düşünmek demekti. Vatanın geleceği için her şey yapılabilinirdi. İttifak içinde yer alınıyordu. NATO adını almıştı bu birliğin adı. NATO’nun çıkarı, ülkenin çıkarı ile eş değerdi. Ordu zaten onların çıkarlarına uygun olarak düzenlenmişti. Birlikten habersiz adım atılmazdı. O yüzden darbe yapanların birlik ile sıkı ilişkiler içinde olması şaşırtıcı değildir. Çünkü birlik, ülke eğer işgal edilirse diye direniş örgütleri kurmuş ve yer altında binlerce silahı bu direniş örgütleri için saklıyordu. Eğer birlik dışı bir hareket olmuş olursa, o silahlar direniş için yeryüzüne çıkacaktı. Bunu bilen darbe heveslileri, o birlik ile, sıkı ilişki içinde ve bilgi alışverişi içinde olmak zorundaydılar. Bizim gibi ülkelerde, NATO bilgisi dahilinde ama hükümetin bilgisi dışında yer altı örgütleri olması şaşırtıcı değildir. NATO’nun bildiğini, savcı bilmek isterse öldürülürdü. Doğan Öz bu yüzden öldürüldüğünü tarih yazmaktadır. O tarafa bakmak bile ölüm demekti. Suikastlar, faili meçhuller, tarihin kanlı sayfasını oluşturur. Kan denizinin yaratmış olduğu bir geçmiş ile hesaplaşmak kolay bir şey değildir, çünkü o yöne doğru atılan her adım, başka kanların akmasına sebep oluyordu. Her adım birlik tarafından dikkatli bir şekilde izlenir ve gerek görüldüğünde önlemler alınırdı.

Yıllar yılları kovaladı, yıllar içinde dışta ve içte çok şey değişti. Değişen yapıya, geleneksel yapı karşı koyamaz, o da değişir. Değişim kaçınılmazdır. Bu kaçınılmaz olandan da o birliğin haberi olur. Değişimi planlayan ve uygulayanlarda onlardır, çünkü onların tasarladıkları yapıyı ancak onların izni ile bozulmaktadır. Ülkede devrim olmadığı sürece, onlara rağmen bir şey yapılamaz! Güç dengeleri öyle düzenlenmiştir ki, onlar hep güçlü konumda kalır.

Ne değişti de, değişim yaşamaya devam ediyoruz? Bu değişim sonucunda ne kazanacağız, ne kaybedeceğiz? Gerçekten kan gölünü yaratanlar, tüm çıplaklığı ile karanlıktan aydınlığa çıkarılacak mı? Sorular, sorular ve soruların gölgesinde bir türkü dilimde, notası ile birlikte…

Darbeyi yapanlar ortalıkta dolaşıyorlar, darbe yaptığından kuşku duyulanlar sorguda. Şimdi soru burada ortaya çıkıyor, bu operasyona izin verenler, neden gerçek anlamda, darbe yapanlar ve sonucu ile hesaplaşmıyorlar? Yapılmamış bir eylem suç oluşturmayacağı yasalar nezdinde ortada olduğuna göre, acaba bu operasyonlarda ne hedeflenmektedir?

Sorular, soruları takip ediyor… Soruların gölgesinde ise bir ezgi dilimde…

Son söz olarak, acaba bu kadar içten darbe çağırtkanlığı yapanlar, darbelere karşı olduğunu söyleyenler, bir sabah marşlar ile uyandıklarında ne yapacaklar? Çünkü o kadar çok konuşulmaya başlandı ki, bir bakmışsınız istenmeyen gelmiş!


—————————————
http://cemoezkan.blogcu.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.