‘Soykırım’da Son Perde

Nihayet beklenen oldu ve ABD başkanı Biden, 1915 Ermeni olaylarının 106. yılını anarken, o sihirli sözcüğü telaffuz etti. Başkanın 1915’i resmen ‘soykırım’ olarak tanıması, kuşkusuz siyasi bir adımın ifadesidir. Başkanın bu adımı atmasında, kendi seçmeninin baskısı ve Türkiye’yi ‘cezalandırma’ arzusu gibi etkenlerin önemli rolü olduğu tartışma götürmez. Fakat Türkiye’de yaygın şekilde sanıldığının ve savunulduğunun aksine, ABD başkanının ‘soykırım’ sözcüğünü kullanması, sadece siyasi hesapların değil, bu sözcüğün 1915’in doğru adı olduğuna gerçekten inanmasının da bir sonucudur. Bugüne kadar ABD başkanlarını inandıklarını söylemekten alıkoyan siyasetti, ama aynı siyaset, değişen dengeler nedeniyle, bu sefer şimdiki başkana inandığını söyleme imkânı verdi.

Hiç şüphesiz ki, ABD ile Türkiye arasındaki dengelerin bozulması, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinde görülmemiş ölçüde yalnızlaşmasının bir neticesidir. Bu neticeye varılmasında, AKP iktidarı ve ‘şahsı’ Recep Tayyip Erdoğan birinci derecede sorumludur. Biden’ın ağzından çıkan ‘soykırım’ sözcüğü, S-400’lerden Suriye’ye dek dışarıda izlenen sorunlu politikaların bedelidir. Keza, içeride parti ve belediye başkanlarının, milletvekillerinin, gazetecilerin ve sivil toplum önderlerinin hapislerde süründürülmesi gibi tasarrufların da bedelidir bu sözcük (Türkiye’nin dronları ve paralı mücahitleriyle Azerbaycan-Ermenistan savaşına doğrudan müdahil olması da hesabın içindedir muhakkak). Çok muhtemeldir ki, bütün bunlar yaşanmasaydı, ABD başkanı bu sene de dilinin ucundaki sözcüğü telaffuz etmeyecek, kendine saklayacaktı.

Lâkin gerçek şu ki, bu bahar olmasa başka bahara, er ya da geç o bakla çıkacaktı ağızlardan. Zira gidişat bu yöndeydi ve zincirin bir noktada kopması kaçınılmazdı: 1915’in bir soykırım olduğu fikrinin, ABD de dahil olmak üzere, dünyanın—en azından Batı’nın– belli başlı ülkelerinde zaten genel kabul gördüğü ve kamuoyunca içselleştirildiği malum.

Ülkemizde bu durumu Türkiye aleyhtarı önyargılara bağlamak âdettendir. Ancak dünyada bu önyargıları taşımayan herhangi birinin, olayın esasına baktığı zaman, 1915’in bir soykırım olduğunu düşünmesi zor değildir. Bugün eğer Ruanda’da, Sırbistan’da hatta Uygur ülkesinde cereyan eden olaylara kolaylıkla ‘soykırım’ denebiliyorsa, 1915’in simgelediği hadisenin de bu kelimeyle anılmaması için geçerli bir neden yoktur. 

Türkiye’ye dışarıdan bakan biri ile, ülkenin mazisine içeriden bakan birinin konumu elbette aynı olamaz. ‘Geçmişle yüzleşmek’ denen şey, söylemesi kolay, yapması zor bir iş. Hele de bu geçmiş, kişinin bizzat kendi toplumunun geçmişi ise. Görünen o ki, bugün Türkiye’de pek az insan 1915 olaylarını bir soykırım olarak görmeye hazırdır. Hrant Dink suikastının ardından düzenlenen ‘özür’ kampanyasına katılanlar arasında bile, ‘soykırım’ nitelemesine karşı çıkanlar veya tereddütle yaklaşanlar az değildi.

Bireylerin soykırım gerçeğini kabullenmeleri yeterince zordur, fakat devletlerin görmesi büsbütün müşküldür. Çünkü bireylerden farklı olarak devletlerin, türlü siyasal hesaplar yüzünden, eli ve vicdanı hemen hiçbir zaman serbest kalmaz. T.C. devleti de, tazminat sorunu gibi konulardan kaynaklanan çeşitli maddi ve siyasi endişelerle, en ağır baskılar altında bile soykırım açıklamasını bir dayatma olarak algılayacak ve muhtemelen daha katı ve inkârcı pozisyonlara çekilecektir. 

Şerden gelen hayır misali, denebilir ki soykırım ilanıyla birlikte Türkiye’nin tepesinde onyıllardır sallanıp duran Demokles’in kılıcı bir bakıma kalkmış oldu. Zira oyun bitti: artık, soykırım kelimesi söylevlere ve metinlere girmesin diye Washington kapılarında beklemeye, lobicilik şirketlerine büyük servetler ödemeye, eldeki çeşitli siyasal ve ekonomik kozları sırf bu uğurda boş yere harcamaya gerek yok. Bundan böyle, diken üstünde oturup her olumsuz hamle karşısında verimsiz sonuçları başından belli gürültülü tepkiler vermeye de gerek kalmayacak. Büyükelçiyi geri çekmek, ABD ürünlerini boykot etmek, gösteriler tertipletmek falan gerekmeyecek. Türkiye, usulen ‘‘soykırım nitelemenizi kabul etmiyorum, siz kendi günahlarınıza bakın’’ deyip, sakince yoluna devam edecek.

Bu tavır doğru mudur, ya da sürdürülebilir mi, tartışılır. Fakat T.C. soykırım lafını kabul edemeyeceğine göre, şu aşamada meseleyi önemsemez gibi yapmaktan ve sıradanlaştırmaktan başka bir çaresi yok gibi görünüyor. 

Yetkililerin hep söylediğinin tersine, 1915 olayları üzerinde hüküm verecek olanlar tarihçiler değildir. Tarihçiler yapacağını çoktan yaptı; tablo bellidir, bundan sonra yapılacaklar teferruattır. Diğer taraftan, bu hükmü verecek olan parlamentolar, hükümetler de değildir. Teknik anlamda sözkonusu hükmü verecek olan, yüksek tanınırlık ve meşruiyete sahip uluslararası bir mahkemedir. Fakat bu mahkeme hangi şartlarda ne zaman oluşur, şimdiden öngörmek pek mümkün değil.

O günlerin pek yakın olmadığı kesin. Anlaşılan o ki, daha uzun bir zaman T.C. hükümetleri düşük profilli bir ‘reddiye’ çizgisi üzerinde ilerleyecek. Muhtemelen, Demokles’in kılıcı kabilinden yeni ve başka tehditler de tepelerinden hiç eksik olmayacak. Alt perdeden ve ölçülü tepkisine bakılırsa, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da şimdiden yelkenleri indirme ve soykırım konusunu gündemden kaçırma gayretine girdiği görülüyor. Kendini ve Türkiye’yi getirdiği noktada, başka türlü davranma şansı da pek yok zaten—bir bakıma eli mahkûm.

 

Önceki haberAlmanya’da “ülkücü tehlike” uyarısı
Sonraki haberOxfam: Salgında en çok kadınlar etkilendi
Adnan Ekşigil
Adnan Ekşigil 1953’te Istanbul’da doğdu. UCLA’da (University of California at Los Angeles) siyasal bilimler okudu, 1974’te mezun oldu. 1975 – 1981 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980 darbesinin ardından, YÖK’ün de kurulmasıyla birlikte fakülteden ayrıldı. 1982 – 1987 yılları arasında Fransa’da yaşadı, çeşitli yayın ve çeviri işlerinde çalıştı ve gençliğinden beri hobisi olan tarımla bağlantılı bazı projelere katıldı. 1983 – 84 yıllarında Sorbonne’un (Université de Paris) Felsefe Fakültesi’nde en sevdiği Fransız düşünürlerden olan Jacques Bouveresse’in seminerlerini izledi ve DEA yaptı. 1991’de, Trakya’da önceden başlatmış olduğu kavak yetiştiriciliğini genişleterek, fide ve fidan üretimine dönük çiftlik kurdu. 1992 – 2004 yılları arasında, Boğaziçi Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde, Yeditepe Üniversitesi’nin de Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarım ve tam-zamanlı olarak belirli aralıklarla dersler verdi. 2007’ten beri zamanının önemli bölümünü Kanada’nın Montreal kentinde geçirmekte olup, halen eski ve “arkaik” tohum koleksiyonculuğu, ağaç fidesi üretimi ve fidancılık ürünleriyle ilgili çeşitli ticari ve deneysel faaliyetlerde yer almaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fourteen − 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.