Sürdürülebilir yönetim aczi

Sürdürülebilir yönetim aczi

0
PAYLAŞ

Bir yönetim aczi var ortada, fakat bu durum sürüyor ve sürdürülüyor. Böyle bir durumun varlığı çelişkili durumu ifade eder. Zira, yönetilemeyen durum sürdürülemez, çöker. Fakat, Türkiye’de siyasetin böyle bir havası sezilmektedir. İşler o denli sarpa sarmış olmalı ki, olması gereken yönetim biçimi bir tür sıkı denetimli yönetime, adeta sivil sıkıyönetime dönüştürülmüştür. Tabii, bu arada algı yönetimi bağlamında bolca demokrasi ve özgürlüklerden dem vurulmaktadır. Zaten, demokrasi ve özgürlük sözcüklerinin böylesi havada uçuşmaları, aslında o konuda çok ciddi eksikliklerin olduğunun en bariz kanıtıdır.

Yönetimin aczinin en güçlü kanıtı toplumun her kademe ve ünitesinin sıkı denetim altında olmasıdır. Medya, iletişim organları, her kademe yargı organları, üniversiteler, sendikalar, hatta spor kulüpleri yönetim ve kararlarının dahi siyasetin en üst düzey karar kademesi tarafından karara bağlanmaya çalışılması, hatta çoğu durumda bağlanması derin paranoya işaretidir. Bu görüntünün bireysel psikolojik boyutu yanında, ondan çok daha önemli ve önemli olduğu kadar da vahim sosyal psikoloji ve etik anlayışı ile ilgili boyutu sırıtmaktadır. Konunun bireysel psikolojik boyutu teknik yönü ile konum dışı olduğundan burada ele alınması etik anlayışa uygun düşmez.

Meselenin toplumsal boyutuna çok yönlü yaklaşım yapmak olası olmakla beraber, burada meseleyi, güç etrafında çıkar odaklanması açısında ele almak istiyorum. Kısa analiz sonucunda şunu görürüz ki, yoksulluk ve güce tapma eğilimi paralel seyreden toplumlarda siyasiler yoksulluğu giderici değil, geçici telafilerle sürdürücü yollara başvurarak siyasi hakimiyetini sürdürmeye yeltenirler. Türkiye’de de sadaka kültürünün beslenerek yaygınlaştırılması aciz içindeki yönetimin yaşam kaynağı haline dönüştürülmüştür.

AKP % 60 muhalefete karşı % 40 oy oranı ile siyasi hakimiyetini güç gösterisi ve sadaka kültürü ile sürdürmektedir. İktidarın sürdürülmesinde iki sütun olarak ortaya çıkan güç ve sadaka kültürü olgularını yakın mercek altına aldığımızda, maalesef, siyaset kültürü ve ahlakının ne denli zaafa uğratıldığını görürüz. Birinci konu olarak güç dokusunu ele alalım. AKP iktidarının siyasi gücü yoğunlaştırması iki süreçle gerçekleştirilmiştir. Birincisi, demokrasinin vazgeçilemez ilkesi olan kuvvetler ayırımı kuralı çiğnenerek nerede ise kuvvetler birliği şekline dönüştürülmüştür. Böylece oluşturulan kuvvetler birliği ise en yukarıda tek yetkili karar vericiye bağlanmış olup, de jure demokratik görüntü içinde de facto despotik yönetim oluşturulmuştur. Yasama, yönetme ve kaza organları ile bunların alt üniteleri olan güvenlik ve sair güçlerin tek merkeze bağlanması, birey algılamasında güvensizlik oluştururken, üst kademeye korkuya dayalı ve her an karşı çıkılabilir kırılgan nitelikli güç sağlamaktadır. Korkuya dayalı kırılgan güç en ufak toplumsal hareket karşısında ürker ve onu şiddetle baskılar. Nitekim, Gezi direnişinin sosyal kalkış olarak nitelenip şiddetle baskılanması ve her protesto ve gösterinin anayasal hak olduğu göz ardı edilerek şiddetle baskılanması böylesi kırılgan güç hakimiyetinin davranış şeklidir.

Güç tepeye doğru odaklanırken, nasıl oluyor da tedricen güç kaybına uğrayan idari, adli ve her kademe ilgilileri sessizce güce teslim oluyorlar. Bunun yanıtı da, bir boyutu ile alanımız dışında kalan psikolojik faktörlerde aranabilir olmakla beraber, burada üzerinde duracağım konu sadaka kültürünün yaygınlaşmasıdır. Sadaka sözcüğü, klasik anlamı ile varsılın yoksula aktardığı kaynağı ifade eder. Burada varsıl ve yoksul sözcüklerinin anlamı açık olmakla beraber, bir toplumda “her insanın bir fiyatı vardır” ifadesinin yaygınlaşması sadaka kültürünü de rüşvet ve yağmaya dönüştürerek yozlaştırabilir. Parlamentoya girmenin bireye ve ailesine olağanüstü avantaj sağladığı görece geri toplumlarda parlamento bir hizmet yeri olmaktan çıkar iş yerine dönüşebilir. Parlamentoya girmenin böylesi bir ivme kazanması durumunda, amaca ulaşmak için yapılacak siyasi örgüt seçiminde hiçbir etik ve ahlak anlayışı gündeme gelmez. Parlamentoya dahil olmak için görece en güçlü siyasi örgüt seçilirken, örgütün diğer elemanlarının niyet ve eylemlerine destek verildiği, hatta söz konusu eylemlere açık onay sağlandığı dikkate dahi alınmadan, suçun bireyselliği ilkesi arkasına sığınılır. Oysa, etik düzeyi yüksek toplumlarda toplumun en büyük sigortası bir siyasi örgüt üyelerinin diğerlerini iç denetime tabi tutarak, çürük elmaları ayıklama görevlerini sadakatle yerine getirmektir. Zira, siyasilerin eylemleri ile kovuşturmaların ilk aşamaları parlamentoda yapılır.

Bir siyasi örgüt ya da yönetimin icraatı ekonomik ya da hukuki yönden suç oluşturmamak kaydı ile eleştirilebilir, hatta söz konusu eylemlere karşı şiddetle itiraz geliştirilebilir. Ancak, eğer bir siyasinin ya da siyasilerin eylemleri var olan yasalar ve etik açıdan suç ise bu duruma karşı eleştiri değil, karşı çıkış yapılır. İşte burada etik sahibi bir siyasinin tavrı ne güce tapmak ne de sadakayı sus payı olarak kabul etmek olabilir. Ne var ki, böyle durumlarda güce karşı çıkmak ve sadakayı elin tersi ile itebilmek için, daha başlangıçta güç onayı ile parlamentoya girmeyi reddetmek ve sadakaya tenezzül etmemek gerekir! Gerçek anlamda sadaka, salt Allah rızası için yoksula verilen kaynaktır. Gerçek anlamda yoksula verilen sadaka da yasaya bağlanmış “vatandaşlık hakkı” olarak değil de, şu veya bu şekilde parti ile bağlantılı yardım şeklinde yapılıyorsa, bu aktarım sadaka olmaktan çıkar, rüşvete dönüşür. Birinci durumda rüşvetin sadakaya dönüştürüldüğü koşulda rüşveti alan da veren de suçlu olduğu halde, ikinci durumda sadakanın rüşvete dönüştürüldüğü koşulda sadakayı veren, daha doğrusu sadakayı rüşvete dönüştüren siyasetçi suçludur, ahlak yoksunudur.

Bu yollara başvuran bir siyasetçi yönetim aczi içindedir. Bu aczin millet iradesi ile aşılması milleti de, siyasetçiyi de kurtarır. Umalım, önümüzdeki seçimde böylesi bir sonuca ulaşırız!

BİR CEVAP BIRAK