Süreci algılamak

PAYLAŞ

Siyasal iktidarların, yetkileri dahilindeki güçleri kullanarak, gidişatı yönlendirmede oldukça etkili olduğu yadırganmamakla berber, bizzat AKP’nin iktidara oturması da dahil olarak, oluşan süreçleride başat rolü tarihsel süreçlerde aramanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Önce şu saptamayı yapalım. Bir sistemin temel istinatlarından biri hukuk sistemi ve hukuk kurumları, diğeri görev ve yetkileri yasalarla belirlenmiş olan bürokrasi ve silahlı kuvvetlerdir. Hal böyle olunca, hızla değişen koşullarda, değişime en fazla direnen odaklar da, doğal olarak, genellikle belirtilen kurumlar olmaktadır. Her üç kurumun direnmesinde ana etken de, görev ve sorumluluklarının yasalarla ve yasalar çerçevesinde oluşturulmuş geleneklerle belirlenmiş olmasıdır. Hukuk sistemi ve onu belirleyen yasaların ise, soyut ortamda değil, varolan ekonomik ilişkilerin şekillendirdiği koşullarda oluşturulduğu, ancak değişim hızlarının reel yaşamdaki değişimleri izleyecek düzeyde yüksek olmaması nedeniyle, bir anlamda “çağın gerisinde kaldığı” görülmektedir.

Bu yaklaşımı iki soru ile açmak istiyorum. Birincisi, genel olarak hukuk sistemin çağın gerisinde kalmış olması ne anlama gelir; diğer bir deyişle bu ifade hukuk sistemin gerici ya da tutucu olduğu anlamına gelir mi? Bu sorunun yanıtı kesinlikle olumsuz olarak verilemez. Başka bir ifade ile, yasal sistemin görüntüde çağ dışı kalmış olması, aynı zamanda maddî anlamda ve toplumsal yarar açısından da çağ dışında kalmış olduğu anlamına gelmez. Sorunun yanıtı farklı dönemlerdeki sosyo-ekonomik alt-yapının karşılaştırmalı analizi ve yorumu yardımı ile oluşturulur. Eğer kapitalizm giderek daha vahşileşiyor ve insanı ve çevreyi acımasızca tahribe yöneliyorsa, açıktır ki, zamanlararası ekonomik yapıların analizi geçmişi şimdikine tercihli gösterir. Zira, geçmişte daha yaygın bir sosyal devlet ve tüm toplumu kucaklayan kamusalcı anlayış geçerli iken, günümüzde ferdiyetçi anlayış ve özel sektör mantığına oturtulmuş bir sistem dayatılmaktadır. Hukuk sistemlerin ekonomik alt-yapıyı yansıttığı varsayımı ile, denebilir ki, varolan sitemle çatışma halindeki hukuk sistemi şeklî anlamda çağ-dışı görüntüsüne rağmen, toplumsalcı ve kamusalcı olması niteliği ile maddî anlamda gerici değil, ilerici olarak savunulur. Günümüzdeki siyaset ile hukuk arasındaki çatışmanın bir yönü de, siyasetin temsil ettiği ekonomik gücü simgeleyen bireyselci görüş ile hukuk sisteminin temsil ettiği görece kamusalcı ve toplumsalcı görüşlerin çatışmasıdır.
İkinci soru ise, söz konusu sistemle görev ve sorumlulukları belirlenmiş olan kurumların çağ dışı kalmış görüntülerinin nasıl yorumlanabileceği ile ilgilidir. Yukarıdaki tartışmanın ana fikri ikinci soru için de geçerlidir. Geçmişteki toplumsalcı ve kamusalcı yasalarla görev ve sorumlulkları belirlenmiş olan kuruluşların,doğal olarak, günümüz koşullarına uyması beklenemez. Bu durum, genelde yasa sistemi için geçerli olan savlarla açıklanabilir. Şöyle ki, söz konusu kurumların varolan sisteme ve uygulamalara uyum göstermemesi, hatta bunlara direnmesi şeklî anlamda çağ dışı olarak yorumlanabilir, ama toplumsal yarar açısından maddî anlamda aynı şey söylenemez.

Sözü edilen iki soruda da hakim görüş, iç ve özellikle de dış öğelerin dayatmasıyla kapitalist sistem değiş geçirirken, insana ve çevreye karşı daha saldırgan olmakta ve güç dengesizliği kutuplaşama yaratmaktadır. Siyasal iktidarlar, sınıfsal tabanları itibariyle, sermayenin yanında yer alırken, doğal olarak, toplumun büyük bölümünün yoksulluğa sürüklenmesine seyirci kalmaktadır. Siyasal erk bir yandan özel sermaye birikimine hizmet sunarken, diğer yandan da yoksulluğu sürdürülebilir düzeyde tutarak sistemin devamını sağlamaya çalışmaktalar. Süreç böyle algılanınca, ne AKP iktidarı, ne yaygınlaşan dincilik, ne sözde liberalleşme, ne de kamu kurumları arasındaki çatışmalar sürpriz olmaktadır.

Bu konunun irdelenmesi öncelikle küreselleşmenin gözden geçirilmesini gerektirir. Çağdaş emperyalizm olan küreselleşme merkez ekonomilere kaynak aktarımı yaparken çevre ekonomileri yoksullaştırmaktadır. Hal böyle olunca, çevre ekonomilerde merkez ekonomilere dost, kendi ulusuyla iktisat dışı alanlarda uzlaşmacı bir iktidarın işbaşında bulunması gerekmektedir. Ancak böyle bir iltidar ile, merkez tarafından sömürülen bir çevre ekonomisi bu soygunun farkına varamaz ve iktisat dışı alanlarda uzlaşma içinde olduğu siyasal kadrolara destek verir. Bu ulus, böyle bir iktidara verdiği destekle, aslında emperyalistlere destek verdiğinin farkında olamaz. Aslında, bir çevre ekonominin siyasal liderinin herhangi bir merkez ülke tarafından benimsenmesi, bazı payelerle taltif ediliyor olması, sömürü altındaki ulusa çok anlamlı bir mesaj olmakla beraber, ekonomik körlük ya da miyop durumu, bu manzaranın algılanmasını ve yorumlanmasını engeller.

Böyle bir senaryo ile siyasal iktidar koltuğa oturtulduktan ve yeri oldukça sağlamlaştırıldıktan sonra, sıra ulus devlet konumunda yapılanmış olan bürokrasinin, yargı erkinin ve silahlı kuvvetlerin hizaya getirilmesine gelir. Söz konusu yapılar, konumları itibariyle, emperyalizmi algılayabildikleri gibi, yüzleri emperyalistlere değil halka dönük olup, emperyalistlerle doğrudan ilişki içinde bulunmayıp, geri safta konumlanmış olduklarından dolayı, emperyalistlere karşı, uluslararası temaslarda veya doğrudan bire bir ilişkilerde bulunan siyasîlerin gösterdikleri zaafı göstermek durumunda kalmamaktalar. Emperyalistlerle karşı karşıya ilişkide bulunmanın siyasîlerde yarattığı dezavantaja karşın, siyaset dışı kamu kurumları geri planda kalmanın avantajına sahip bulunmaktadır. Siyasîlerle çeşitli kamu kuruluşlarının arasındaki sürtüşmede emperyalizme karşı konumlanışlarındaki farklılığın büyük rolü bulunmaktadır.

Emperyalizmin saldırgan tavrı ve çevreye yaptığı tazyik bazı durumlarda borçluluğun koz olarak kullanılmasıyla, bazı durumlarda ülkeye para sokularak yapay müreffeh görüntü yaratılmasıyla, bazı durumlarda ise fiilî silahlı müdahale ile gerçekleştirilebilir. Bu ve benzerî yöntemlerle yaratılan tedhiş havası siyasal iktidarları, geri plânda kalan kamu kurumu yöneticilerine oranla daha fazla tedirgin eder ve ürkütür. Zira, yaşanabilecek bir aksiliğin faturası siyasîlere çıkarılacağından dolayı, siyasal erk dış baskılara karşı daima daha duyarlı ve teslimiyetçi olmak zorunda kalır.

Görülüyor ki, buraya kadar emperyalistlerle çevre ülke siyasîleri arasında yaşanan hiyerarşik ilişkide, siyasîleri tümüyle aklamamakla beraber, genellikle objektif öğelerin ön plâna çıktığı söylenebilir. Ancak, bu durum tablonun tümünü yansıtmamaktadır. Zira, siyasal iktidar, özellikle de siyasal lider konumundaki kişiler, başta meclis olmak üzere, bürokrası, yargı kurumları, üniversiteler ve silahlı kuvvetler gibi tüm kamu kurumlarını ellerinin tersiyle iter, tek kişi olarak emperyalistlerin karşısına çıkarsa, emperyalistler bu “lider zehabına kapılan kişi”yi pohpohlar ve teslim alır. Oysa, siyasal temas ve kararlarda siyasal kişi tüm kamu kuruluşları ile tam bir ittifak halinde emperyalistlerle karşı karşı karşıya geldiğinde, o lider “emperyalistlerin ajan-lideri” değil, “halkın gerçek lideri” olabilir. İşte, bu noktada ve böylesi davranışlarda siyasîler kesinlikle suçludur.

Kamu kurumları arasındaki sürtüşme ve zaman zaman yaşanan çatışmalar içsel dinamiklerin akıl, basiret ve gücünü aşan bir görüntü sergilerken, bu proje ile emperyalistlerin hedefinin sorgulanması bize iyi bir zihin idmanı sağlar. Emperyaklistler var olan durumdan hoşnut olmakla beraber, geleceği de garanti altına almak ister. Bu amaçla, sadece siyasîleri kendi emelleri doğrultusunda güdümlemek, diğer kamu kurumlarını kendi haline bırakmak emperyalistlerin işine gelmez. Emperyalislerce yapılması gereken, dünya konjonktüründen ve içte siyasal erkin kuşkularından yararlanarak, tüm kamu kurumlarını aynı orkestranın içine sokmaktır. Bu sürecin gerektirdiği akıl ve güç emperyalistlerde vardır. İçerideki işbirlikçileri ise işi daha da kolaylaştırmaktadır.

_______________________

* Bu yazı, Evrensel gazedtesine gönderilmiş yazıların birleştirilmesinden oluşmaktadır.

.

CEVAP VER