Süresiz açlık grevleri ve taleplerin gündemleştirilmesi

Süresiz açlık grevleri ve taleplerin gündemleştirilmesi

0
PAYLAŞ

12 Eylül 1980, Askeri faşist darbesinden beri, açlık grevleri ve ölüm oruçları, politik tutsaklar bakımından cezaevi yaşamının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş bulunuyor. Tutsak edilmiş bir bireyin kendisini savunabilmesinin tek silahı açlık grevleridir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz açlık grevi direnişi, teslimiyete ve tasfiyeciliğe karşı bir eylemdir. Sayılar hızla artan ve binlerle ifade edilen süresiz açıklık grevinde bulunanların ileri sürdükleri iki temel talep bulunuyor. Birincisi tutsakların ana dilde savunma yapma haklarının sağlanması, ikincisi Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması ve özgürlüğüne kavuşturulmasıdır.

Binlerce KCK tutsağı, ana dilde savunmak yapmak için mücadele ediyor. Mahkeme Başkanları, Kürtçe savunma yapan tutsakların savunmalarını kesiyor. Duruşmada men cezası veriyor. Hatta kendi ana dilinde savunmaya çalışan tutsağa adeta hakaret ederek, tutanaklara ‘bilinmeyen bir dilde konuştu’ biçiminde geçiliyor. Anadilde savunma hakkının kısıtlanması, dahası zorla elinde alınması, Kürtlere yönelik izlenen asimilasyoncu-tasfiyeci politikaların en somutlaşmış biçimlerinden biridir. Bu bakımda son derece meşru ve insanı bir talep olan anadilde savunma hakkının istenmesi, uluslar arası insan hakları sözleşmelerden doğan bir haktır. Bunu hiç kimse engelleyemez. Ama bu ülkenin başbakanı ortaya çıkıp, ‘ana dilde eğitim bir hak değildir’ diyerek en pespaye bir şekilde konuşuyorsa, tutsakların kendi taleplerini gündemleştirmesi de bir o kadar değerli ve onurludur.

Öcalan’ın özgürlüğü talebi hem gerilla, hem tutsaklar için stratejiktir. Öcalan’ın, bütünlüklü çözüm ve irade gücü olduğunu, hem uluslar arası güçler, hem de Türkiye’nin sistem güçleri tarafından çok iyi biliniyor. Bu bakımdan AKP Devleti, bütün olanaklarıyla Öcalan’a saldırmaktadır. Tutsaklar için Öcalan, bir önder olmasından öte, uğruna mücadele ettikleri, yaşamını feda etmekten çekinmedikleri ideolojik-politik ve felsefi kuramın oluşturucusudur. Bu bakımdan, Öcalan’a karşı tahminlerin üzerinde bir duyarlılıkları var.
Bu iki talep esasen, Kürt sorunun çözümü bakımından önemli bir adımı oluşturmaktadır. AKP devleti bu gerçeğin farkındadır. Bu bakımdan görmemezlikten geliyor. Öyle ki medyası dâhil olmak üzere sistemin bütün kurumları üç maymunlara oynamaktadırlar. Binlerin politik taleplerini görmezlikten gelerek, 2 yıldır sistematik olarak uygulanan bütünlüklü tasfiye politikasını kesintisizce sürdürdüklerini göstermeye çalışıyorlar. Son 4-5 aydır Kürt gerilla güçleri karşısında askeri olarak çok belirgin bir yenilgi alan AKP devleti, bunun intikamını tutsaklardan almaya çalışıyor. Ölüm sınırına varmış ve her an onlarca ölümün olacağı, cezaevlerindeki direnişe kulaklarını kapatarak, direnişi ‘yok hükmünde’ saymak istiyor.

Her sıkıştıkça ‘Oslo’ sözcüğünü ağzından geveleyen Başbakan’ın derdi Kürtleri oyalamaktır. Bunun için Kürtlerin meşru demokratik taleplerine yanıt vermek istemiyor. Her şekilde yenilgi alan ama hala savaş çığırtkanlığından vazgeçmeyen Erdoğan, ‘ana dilde eğitim hakkı olmaz, özerk yönetimler olmaz’ diye bağırıyor. Böylesi bir zihniyet, Kürt sorunun çözmez.

Kürtlerin tasfiyesinde aktif bir strateji uygulayan AKP devleti, Ölüm oruçlarını durdurma sorumluluğunu taşımak gibi bir derdi bulunmuyor. Askeri çözüm mantığından ısrar edenler, açlık grevini yürüten ve ölüm noktasına gelen tutsakların iki politik talebini karşılama niyetinde olmayacağı açıktır. AKP devletinin ruhunu, psikolojisini, felsefesini, ideolojik-politik bakış açısını anlayan herkes, bilir ki, AKP’nin Kürt sorunu eksenli hiçbir noktada çözüm rolü üstlenmez/üstlenmiyor.

Demokratik muhalif toplumsal güçler harekete geçmeden, medya kendi rolünü üstlenmeden, aydınlar bütünlüklü olarak sorumluluk almadan, kitlelerin sokaktaki eylemsel gücü artmadan AKP adım atmaz. Onları zorlayacak olan budur. Ülkede ve Avrupa’da güçlü kitlesel eylemler örgütleyip içte ve uluslar arası alanda kamuoyu oluşturulması, devleti çok belirgin olarak çözüme zorlayacaktır.

Sorunun anlaşılması birkaç noktaya dikkat çekmekten yarar var: Birincisi, açlık grevlerinin bitirilmesinin Erdoğan’ın ‘iki dudağı arasındadır’ beklentisi, politik saflıktan ileri gelen iyi niyetten başka bir değer taşımaz. Aynı zamanda toplumsal refleksi kırar. İkincisi, bu işi sadece ‘Öcalan çözer’ değerlendirmesi de, Öcalan’ın mevcut konumunu zora sokmaktır. Ayrıca kitlelerin eylemsel gücü olmadan, bir baskı unsuru oluşturmadan Öcalan ile görüşülmesi de oldukça zordur.

Tutsakların çok belirgin iki talebi var. Kamuoyunu bu iki talep üzerinde yoğunlaştırmak gerekir. Bu taleplere ilişkin bazı adımlar atılmazsa, ölüm sınırına dayanmış tutsakların, açlık grevlerini bırakmaları zor görünüyor. Bu bakımdan çözümün esası, iki talebin gündemleştirilmesi, kamuoyuna çok daha net olarak duyurulması ve hatta gerekiyorsa parlamentoda bazı yasal adımların atılmasının sağlaması için özellikle aydınların, kitle örgütleri temsilcilerinin, politikacıların, kanat önderlerinin içerisinde yer aldığı ‘Çözüm Grubu’nun kurulması ve hiç zaman kaybetmeden görüşmelere başlanması ilk adım bakımından önemlidir.

Bu çözüm grubunun bir ayağını da Avrupa’da oluşturmak gerekiyor. Bunun için zaman kaybetmeden somut bir adım atılarak en kısa zamanda bir toplantı yapılması sağlanmalıdır. Özgür Politika Gazetesi yazarları tutsakların talepleri içeren bir çağır ile bunun ilk adımına atabilir.
İnisiyatif ve sorumluluk alma zamanıdır.

BİR CEVAP BIRAK