İstanbul soylulaşırken yoksullara neler oluyor, yoksullar nerelere savruluyor?

(Bu yazı daha önce de Şubat 2014’de Evrensel gazetesinde iki bölüm halin de yayınlanmıştır)

İstanbul mahalleden oluşur; bakkalı, manavı, kasabı, fırıncısı, tuhafiyecisiyle; ayakkabıcısı, balıkçısı, kuru yemişçisi, pastanesiyle; kahvehanesi, esnaf lokantası, sokak satıcısı, simitçisi, bozacısı, sütçüsüyle, berberi, nalburu, tamircisi, tüpçüsüyle… Mütevazi işler yapan insanların mütevazı yaşamları vardır mahallelerde… Alın teriyle kazanırlar mahalleliler ekmeklerini… Her zaman dardadırlar belki, kıt kanaat geçinirler ama mutsuz değillerdir; aralarındaki güçlü bağlar, komşuluk ve dayanışma ilişkileri, yoksulluklarını, yoksunluklarını hafifletir, hayatı daha katlanabilir hale getiriri onlar için…

Bu şekilde göğüs gererler zorluklara, kara günlere… Mesela komşulardan birinin evinde tenceresinin kaynamadığı mı duyulur, odunu, kömürü olmadığı, ya da hastasına ilaç alamadığı; hemen mahalle dayanışması harekete geçer bu durumda; zorda olanın öteberisi karşılanır; evine kumanya gönderilir; hastasının ilaç parası ve ya ilacı temin edilir; yaşlı veya düşkün olanların alış verişi yapılır, temel ihtiyaçlarını görmesine yardım edilir… Bakkal, manav, fırıncı mahallenin zor durumda olan ailelerinin kimler olduğunu bilirler genellikle; bunların veresiye alış veriş yapmalarına izin verir, yeri geldiğinde rencide etmeden, gönüllerinden ne koparsa üş beş parça bir şeyler de atıverirler alış veriş poşetlerinin içine… Mahallede bir düğün olsa gelin damat sanki mahallenin gelini, damadıymış gibi hep beraber eğlenilir; herkes kendi düğün evi, kendi oğlu, kızıymış gibi, gelin damadın muradına sevinir. Mahallede birinin ölmesi yine aynı şekilde bütün mahalleyi aynı anda, kendi ailesinden biri ölmüş gibi yasa sokar; bütün mahalleli sessizce komşularının yasına ortak olur, acıları hafifleyene kadar onların yakın çevresinde aşırı sevinç gösterilerinden, taşkınlıklardan kaçınır.

KİMSE KENDİSİNİ YALNIZ, ÇARESİZ HİSSETMEZ MAHALLEDE

Mahalle yaşamı böyledir işte… Kendine has bir büyüsü vardır… Yukarıda da vurguladığımız gibi insana yoksulluğunu, yoksunluğunu daha az hissettiren; zor günlerini kolayca göhüsleyebilmesini sağlayan; bu günlerde yalnız olmadığını, çevresinde destek alabilecek bir sürü insanın olduğunu düşündüren garip, sarıp sarmalayıcı, sımsıcak, rahatlatıcı bir atmosferi vardır mahalle yaşamının. Mahallelerde hayatlar büyük bir ailenin yaşantısı gibidir. Mahalle sakinleri hiçbir zaman kendilerini sahipsiz, kimsesiz hissetmezler mahallelerinde. Hayata zor tutunuyor olsalar da, her zaman arkalarındaki mahalle desteğini; başları ne zaman derde girse omuzlarına dostlukla dokunacak bir komşu elinin varlığını hep hissederler. Bu sadece mahalle kültüründe sahip olunabilecek bir duygudur. Mahallenin dışına çıktıklarında yalnızlaşır, yabancılaşırlar bu yüzden mahalleliler, sudan çıkmış balığa dönerler, hayatlarına dokunan ve yaşamlarını kolaylaştıran bu sihir bir anda yok olur başka ortamlarda… Hayat bütün ağırlığıyla çöker omuzlarına… Mahalle yaşamının rahatına, samimiyetine, komşuluk ilişkilerinin sıcaklığına alışmış mahallelilere dışarıdaki dünya ürkütücü, güvensiz ve zalim gelir…

Gelelim hikayemizin hüzünlü, yürek burkucu kısmına; evleri, mahalleleri yıkılan, mahalle yaşantısının sıcak, güvenceli ortamından kopartılarak kentin acımasız, tehlike ve sefalet dolu çeperlerine sürülen mahallelilerin yüz yüze kaldıkları sorunlara… Kentsel Dönüşüm adı altında yok edilen, mahvedilen, sürgün edilen hayatlara; kıyıma uğratılan, kaybolan komşuluk ve dayanışma ilişkilerine; mahallelileri yeni hayatlarında bekleyen yoksulluk, yoksunluk, kıtlık ve mağduriyetlere… Mütevazı mahallelerinde yoksul ama mutlu bir şekilde yaşayan bu insanların yaşadıkları yerlerin ne kadar da değerli olduğunun birileri tarafından keşfedilmesiyle beraber kaderlerini değiştirecek projelerin gündeme gelmesi ve kentsel dönüşüm adı altında kentlerde başlayan gasp ve talan sürecine… Adeta bir akbaba sürüsü gibi masa başında toplanarak harita üzerinde mahallelilerin yaşam dediği, yuva dediği yerleri parmakları ile gösteren, gözlerinde dolar işaretleri, halihazırda zaten sahipleri olan bu yerleri arsızca, babalarının malıymış gibi paylaşan bürokratlar, politikacılar ve müteahhitlerin buralarda yarattığı rant terörüne…,

Buradaki temel sorun, birilerinin yaşam alanım, yuvam dediği mahallelere, evlere, dışarıdan gelen rantçıların sadece bir zenginlik kaynağı, sermaye birikim aracı olarak bakmaya başlamasıdır. Bunların tek derdi halkı bir an önce buralardan göndermek, evlerini bir an önce yıkıp mümkün olduğunca kısa sürede buralarda inşaatlara başlamaktır. Bu süreçte müteahhitlerle iş birliği içine olan AKP iktidarı da üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır. Gerekli yasal düzenlemeleri eksiksiz yerine getirmekte, hatta kişiye ve duruma özel yasalar çıkarmaktadır. Bu konuda nerede kısıtlayıcı bir hüküm veya engel varsa bunlar derhal bakanlar kurulu kararlarıyla etkisiz hale getirilmekte, her duruma uygun ayrı bir düzenlemeyle her minareye ayrı bir kılıf hazırlanmaktadır. Böylece zaten hali hazırda sahipleri olan, yasa gereği koruma altında olan alanlar bile imara ve inşaata açılabilmektedir. ‘Acele Kamulaştırma’ gibi vatandaşın malına yasa yoluyla el koymanın önünü açan, sırf müteahhitlerin elini güçlendirmek için vatandaşa zorla dayatılan düzenlemeler de bulunmaktadır bu düzenlemeler içinde. Sonuçta bütün bu müdahalelerle daha önceki bütün korumacı yasa ve kurumlar devreden çıkarılarak süreç tamamen denetimsiz hale getirilmektedir. Örneğin tarihi alanları 5366 ile, orman alanları 2B yasası ile, bunların yeterli olmadığı yerlerde de maymuncuk gibi her kapıyı açan ‘Afet Yasası’ sayesinde istenen her yer imara ve inşaata açık durum getirilebilmektedir. Bununla birlikte bir ormanı imara açmak için ağaçları kesmek yeterlidir belki ama sıra mahallelere, yaşam alanlarına gelince, hali hazırda zaten bu yerlerin sahipleri olan insanları ayak altından çekmek öyle kolay olmamaktadır. insanlar ağaç değillerdir ve direnmektedirler; tüm yasal düzenlemelere ve halka karşı oluşturulmuş eşkıya hukukuna rağmen evlerine sahip çıkmakta, bu rantçı akbabalara geçit vermemek için birleşerek mücadele etmektedirler…

SERMAYENİN VE DEVLETİN ACIMASIZ YÜZÜ

Savaş kızıştıkça oyunun kuralları sertleşmeye başlamaktadır. İşbirliği içindeki devlet ve sermaye en insafsız yol ve yöntemlerle halka müdahale etmekten çekinmemektedir. Güzel vaatlerle, tutulmayacak sözler vererek, yalanlar söyleyerek, kandıramadıkları halkı bu kez korkutarak, yıldırarak, baskı ve tacizle yaşadıkları evlerden, yaşam alanlarından gitmeye zorlamaktadırlar. Örneğin ‘ sizin 60 yıldır yaşadığınız yeri bir anda yeşil alan ilan ederek’ sizi işgalci konumuna sokabilmekte, para almanız gereken yerde sizi borçlu çıkarabilmektedirler. Yıllardır bir evinizin olduğunu sanırken, ‘artık yasal olmadığı için’ evinizin kağıt üzerinde bir değeri olmadığını öğrenebilmekte, üstüne üstlük kamuya ait bir alanı yıllarca işgal ettiğiniz için bir de yüklü bir borçla karşı karşıya kalabilmeniz mümkün olabilmektedir. Evinizi terk etmediğiniz sürece borcunuz sürekli olarak artmaktadır. Faiz üstüne faiz bindiği için bir süre sonra borcunuz evinizin gerçek değerinin kat be kat üzerine çıkmaktadır. Sonunda öyle bir borç batağına sürüklenmiş olmaktasınızdır ki, ‘lanet olsun canımdan iyi mi’ diyerek sağlığınızı, aklınızı yitirmemek için direnmeyi bırakıp teslim olmayı kabul etmektesiniz. Bütün bu yöntemler sizi hala çıkarmaya yetmediyse başka hileli yöntemlere de başvurulmaktadır. Hemen taşeron bir firma ile anlaşılmakta, bu firmanın, ‘belediye sizden evlerinizi bedavaya alacak oysa biz karşılığında makul bir fiyat ödeyerek almak istiyoruz evlerinizi’ diye cazip bir seçenekle sunarak karşınıza çıkması sağlanmakta ve halkın onca borç ve harçtan, baskılardan yılmış bir haldeyken bu tuzaklara düşmesi hiç de zor olmamaktadır. Bunlar da yıldırıcı olmazsa evinizin elektriği, suyu kesilmekte, mahallenizde bir anda nereden çıktığını anlamadığınız suçlular ve suç unsurları türemekte, mahallenizde yaşam artık sürdürülemez hale gelmektedir. Böylece çaresizlikten son direnen mahalleliler de gitmek zorunda kalmaktadır… Bu süreç nasıl yönetiliyor bir de ona bakalım…

OYUNUN KURALLARI GİTTİKÇE DAHA SERTLEŞİYOR

Denenen tüm yöntemlere rağmen halen evlerini terk etmemekte ısrar eden mahalleliler için artık çok daha sert yöntem ve tedbirlere başvurmanın zamanı gelmiştir. Öncelikle anlaşan ve mahalleyi terk eden ailelerin evlerinin kapıları, pencereleri sökülerek, camları kırılarak, çatılarındaki tuğlalar veya saçlar dökülerek mahalleye harap, çöküntü bir görünüm verilmeye çalışılmaktadır. Mahallede birden bire önceden olmayan, nereden geldikleri bilinmeyen suçlular ve suç unsurlarının türediği görülmektedir. Mahalleli olmayan, ya da zaten mahallece suç eğilimi olduğu bilinen kişilerden oluşan bir takım mafya bozuntusu, küçük çeteler mahallede terör estirmeye, korku salmaya başlamışlardır. Adım adım etrafta can ve mal güvenliğinin olmadığı kaotik bir ortam yaratılmaya çalışılmaktadır. En temel yaşam ihtiyaçlarının sürdürülememesi için sıra evlerin elektrik ve sularının kesilmesine gelmiştir. Bu da yetmiyorsa kum, çimento, demir gibi inşaat malzemeleri mahallenin orta yerine, her tarafına saçılmakta, mahallede evden eve yürünemez sağlıksız bir ortam yaratılmaktadır. Hırsızlık, gasp olayları artmakta, geceleri korkudan insanlar sokağa çıkamaz hale gelmektedir. Bu şekilde adım adım mahallede normal yaşam koşulları ortadan kaldırılmaktadır. Bu arada mahallelilerin önceden oluşturmuş oldukları dayanışma ve birliği bozmak ve mevcut direnişi kırmak için de bir takım kirli yöntemlerin denendiği görülmektedir. Gerek belediye gerekse işbirlikçisi taşeron firma, fitne ve fesatla, para hırsı ve çıkar hesaplarıyla komşunun komşuya, kardeşin kardeşe, anne babanın evlatlarıyla bir birine düşeceği durumları, olayları adım adım, sabırla hazırlamaktadır. Öyle ki, özellikle çok hisseli evlerde hissedarların birbirlerini tehdit ettiği silah çektiği, sonunda çatışma ya da yaralama ile sonuçlanan vaka sayılarında birden bire artış gözlemlendiği kaydedilmektedir. Bütün bu çirkefçe yöntemlere baş vurulması, yıllar içinde oluşmuş mahalle kültürü, komşuluk ilişkileri ve dayanışma bağlarını da yok etmekte, toplumsal değerlerin bu şekilde yozlaşıp dibe çökmesi sonucunda toplumsal bir bunalımın eşiğine gelinmektedir. Ülkemizde artık her gün bir yenisini yaşadığımız bu sürgün ve kıyım hikayelerinin şüphesiz birtakım kahramanları, süreç içinde öne çıkmış karakterleri de vardır. Bunlardan üç karakterin hikayesini anlatacağız şimdi de…. Hatice abla, Yayla teyze ve Huri teyzenin hikayesini…

HATİCE ABLANIN EN BÜYÜK KORKUSU BİR GÜN KİRASINI ÖDEYEMEMEKTİ…

Hatice abla Sur dibinde, mahallenin tek vakıf arazisine yapılmış, küçük kutu gibi sevimli, bahçeli müstakil bir evde, kiracı olarak yaşardı. Bahçesinde çiçekler yanı sıra salatalık, domates, maydanoz gibi sebzeler yetiştirir; bu yolla bir nebze mutfak masrafını azaltarak ve dikişten kazandığı üç beş kuruşla da bütçesini dengeleyerek kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışırdı. Hatice abla çok genç yaşta eşini kaybetmiş, yetim kalan üç çocuğunu bu günkü gibi dikişle ve ayrıca ek olarak da temizliğe giderek büyütmüştü. Buna rağmen hep tanrıya şükretmişti; bu vakıf evine 80 lira gibi çok az bir kira ödüyor, bahçesinde yetiştirdiği sebzeler sayesinde tenceresinde sürekli yemek kaynıyor, çok kısıtlı bütçesine rağmen, İstanbul’un göbeğinde, en güzel yerlerden birinde, sevdiği insanlarla, güzel komşuluk ilişkileri içinde, ortasında bir parkı bile bulunan harika bir mahallede, harika bahçeli bir evde çocukları ile huzurlu, sağlıklı, korunaklı bir yaşam yaşayabiliyordu; daha ne isteyebilirdi ki.Ama her şey Belediyenin mahalleyi yeşil alan ilan edip insanlara gitmeleri için baskı uygulamaya başlaması ile değişmişti. Özellikle belediyenin Şener Holding adında taşeron bir firmayı, evlerin tapularını toplamak üzere mahalleye sokmasıyla durum daha da kötüleşmişti… Mahallenin o masalımsı büyülü yaşamı bir anda yok olmuş, korku dolu bir karabasana dönüşmüştü her şey bir anda.

Hatice abla evinden çıkmamak için son ana kadar direnenlerdendi. Kaybedecek bir şeyi yoktu çünkü; kiracıydı, buradan çıktığında bu kadar ucuza aynı koşullarda böylesi elverişli bir yer bulması mümkün değildi. O yüzden Vakıf ona çık diyene kadar belediyenin ya da Şener holdingin tehditlerine, baskılarına kulak asmayacak, dayanabildiği son noktaya kadar dayanacak ve evini terk etmeyecekti. Öyle de yaptı. Muhatabı yasal olarak belediye değil vakıftı; vakıftan da çıkması ile ilgili bir belge gelmemişti. Ama Fatih Belediyesi ne yapıp etmiş, minareyi kılıfına uydurarak Hatice ablayı küçük cennetinden kovduracak kararı verdirmişti sonunda Vakıflara. Zaten çevresindeki bütün evler yıkıldıktan sonra Hatice ablanın da yapacak fazla bir şeyi kalmamıştı. Her taraf harap haldeydi, boşaltılan evlerin ki çoğu ahşap evlerdi bunlar, tahtaları, pencereleri, çatıları sökülmüş, bir yandan da inşaatlar başlamış, mahalle koca bir şantiyeye dönüştürülerek her tarafa yığılan inşaat malzemeleri, harç makinaları, kamyonlar, dozerler yüzünden çevrede yaşanabilecek bir durum bırakılmamıştı.

Bu arada Hatice ablanın çıkmasını kolaylaştırmak için belediye bazı cazip tekliflerde de bulunmuş, kira yardımı, uzun vadeli, düşük faizli, ödenebilir aidatlarla taksitle ev alma imkanı vb. gibi çeşitli akıl çelici vaatlerde bulunarak Hatice ablanın inadını kırmaya çalışmıştı. Sonunda Sulukule ve Ayazma halkına verilen sözlerde durulmadığı gibi, belediye Hatice ablaya verdiği sözlerin de hiç birini tutmamış, tuzaklarla, hileyle, baskıyla çıkarmıştı herkes gibi Hatice ablayı da. Neticede Hatice abla 80 lira kira ödeyip, nerdeyse olmayan bir gelirle, aldığı üç beş dikiş siparişinden kazandığı parayla kıt kanaat geçinirken, mahalleden taşındıktan sonra 500 TL’nin altında bodrum katı bile bulamadığı için bir akrabasına sığınmak zorunda kalmıştı; sığındığı aileye yük olmamak için de bu yaştan sonra yeniden evlere temizliğe gitmeye başlamıştı. Küçük saklı cennetinden kovulan Hatice abla için artık hayat eskisinden çok daha zor, keyifsiz ve neşesizdi. Yalnızlığı bir cehennem kadar yakıcı, ıssız, çaresizdi… Eskisinden çok daha yoksul, güvencesiz ve mutsuz hissediyordu kendisini; üstüne üstlük hayatı boyunca bağımsız, kendine yeter halde yaşadıktan sonra bu yaştan sonra bir de sığıntı olmaya mecbur kalmıştı, işte bunu hiç hazmedemiyordu…

YAYLA TEYZE’NİN MAVİ GÖZLERİ BİR DAHA ESKİSİ GİBİ HİÇ IŞILDAMAYACAKTI

Yayla teyze ailesinden kalan Tokludede’deki baba yadigarı evde, “Ölene kadar onu bu evden kimsenin çıkarmaması” üzerine ailesinin vasiyeti olması sayesinde, zaman zaman erkek kardeşlerinin evin satılmasına yönelik baskıları olsa da, yine de oldukça sorunsuz, mutlu bir yaşam yaşamıştı. Yayla teyze içindeyken evi satamadıkları, vasiyetten dolayı rızası olmadan evin satışına yeltenemedikleri için erkek kardeşleri içten içe Yayla teyzeye hep içerlemiş, ona karşı tepki biriktirmişlerdi. Fakat kadıncağızın gidecek başka yeri olmadığı ve vasiyetin de gereği olarak konuyu çok üstelememişlerdi. Yayla teyze de Hatice abla gibi eşini genç yaşta kaybetmiş, tek çocuğu olan kızını küçük yaşta evlendirdiği için, mahallede hep tek başına yaşamıştı. Bununla birlikte ailesinden görmediği sevgiyi, dostluğu, dayanışmayı bu mahallede, komşularından görmüştü. Burası onun için hem başını sokacak yuvası hem de yalnızlığını unutturan ailesi olmuştu. Burada yaşadığı süre içinde bir kez bile hayattan korkmamış, kendini yalnız ya da tehlikede hissetmemiş, en zor günlerinde bile umutsuzluğa kapılmamıştı. Taa ki birileri buralara göz dikip kendileri için bir tehdit oluşturana, zorla mahallelileri evlerinden, mahallelerinden çıkarmak için planlar yapana kadar.

Belediye Tokludede’yi yeşil alan ilan ettiğinde ve Yayla teyzeyi de diğer komşuları gibi işgalci konumuna sokarak borçlandırdığında, erkek kardeşleri bu durum hiç sahip çıkmamış, sanki evle hiç alakaları yokmuş gibi davranmış, belediyeye ödenmesi gereken borçlar konusunda Yayla teyzeyi tamamen kendi kaderi ile baş başa bırakmışlardı. Ne zaman ki Şener holding araya girip belli bir fiyat karılığında evi almak istemişti, erkek kardeşleri hemen tavır değiştirip firmayla aynı safta yer almış, Yayla teyzenin karşısına dikilip, sürekli taciz ederek, üzerine baskı kurarak onu köşeye sıkıştırmaya çalışmışlardı. ‘Bunca yıl Yayla teyze hiç kira ödemeden, onların da hissesi olan bu evde bedava oturmuştu, anne babalarının vasiyeti yüzünden buna yıllarca ses çıkarmamış göz yummuşlardı; ama artık vasiyetin bir geçerliliği yoktu; çünkü bütün evler gibi bu ev de satılacak ve herkes gibi Yayla teyze de mahalleden gitmek zorunda kalacaktı; öyleyse daha fazla beklemeye ne gerek vardı; inat etmenin, ayak diremenin ne anlamı vardı.’ Bu düşünceyle erkek kardeşlerinin Yayla teyzeye uyguladığı baskı ve tacizin dozu her geçen gün artıyor, mahalleye her gelişlerinde kadıncağızı paylıyor, azarlıyor, göz yaşlarına boğuyorlardı. Kendileri gelmediğinde bu sefer de tehdit içeren, gözdağı veren mesajları geliyordu. Yayla teyze uzun süre kardeşlerine direnmiş, gelen gazetecilere, televizyonculara evini ne pahasına olura vermeyeceğini haykırmıştı; ama ne zamanki erkek kardeşleri bıçak çekerek Yayla teyzenin üzerine yürümüşlerdi, zavallı kadıncağız can korkusundan sonunda evin satışına razı olmak zorunda kalmıştı.

Tokludede’yi terk ederken, o berrak açık mavi gözlerindeki küskünlüğü, kırgınlığı, sessiz çığlıklarla yanaklarından süzülen göz yaşlarını kim görse unutamazdı… Artık her anlamda yalnızdı… Evini, mahallesini, yuvam, ailem dediği komşularını, can yoldaşlarını, kurulu düzenini kaybetmişti… Eskisine göre çok daha yoksul çok daha yoksundu, yalnızdı, yapayalnızdı şimdi; çok korkuyordu hayattan, gelecekten; . Adeta içi boşalmıştı; hayat onun için bütün anlamını, büyüsünü yitirmişti. Dört kardeş aralarında paylaştıktan sonra evden hissesine düşen payla ancak İstanbul’un çeperlerinde bir kenar mahallede, bodrum katında kiralık bir eve çıkabilmişti. Burada sudan çıkmış bir balık gibi soluk alamadığını, bulunduğu yeni çevreye bir türlü uyum sağlayamadığını söylüyordu. Onu tanıyanlar, görüşenler de, o berrak mavi gözlerin, Tokludede’den ayrılırken döktüğü gözyaşlarının ardından bir daha hiç eski ışıltısına kavuşmadığını, içi hep gülen o güzel gözlerin, hayata neşeyle, sevgiyle bakan bu vakur kadının bir daha hiçbir şeye eskisi gibi mutlulukla, ağız dolusu gülemez olduğunu ifade ediyorlardı…

HURİ TEYZENİN HEP BİR ‘SOKAKLARA DÜŞME’ KORKUSU VARDI

Hatice ablanın ve Yayla teyzenin sürgün hikayesi böyleyken, defalarca basın önünde baygınlıklar geçiren; Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’i protesto etmek için kışın ortasında kendini belediyenin havuzuna atmayı bile göze alan Huri teyzenin hikayesine gelelim şimdi de. O da genç yaşta eşini kaybetmiş ve tek sahip olduğu oğlu ile birlikte uzun yıllardır Tokludede’de iki göz bir odada, kiracı olarak yaşamıştı. Oğlu babasız, zor yaşam koşullarında yetişmekten dolayı oldukça asabi tabiata sahip bir delikanlıydı. Psikolojik sorunları yüzünden hiçbir işte sebat edemiyor, sürekli iş değiştiriyordu. Hırçınlıkları ile evde annesine, Huri teyzeye de eziyet ediyor, onu üzüyor, hırpalıyor, adeta hayatı yaşlı kadına zehir ediyordu. Buna rağmen Huri teyze ‘evlat’ diyor ondan vazgeçemiyor, bütün sıkıntılarını sineye çekerek yine de oğlu için çırpınıp duruyordu. Onun bu çırpınışları, ondan bundan rica minnet iş istemesi sayesinde oğlu tüm sebatsızlığına ve uyumsuzluğuna rağmen yine de uzun süre işsiz kalmıyor, bölük pörçük de olsa eve bir para getirebildiği için aç ve açıkta kalmıyor, kıt kanaat geçinip gidiyorlardı.

Tokludede’de oturdukları eve verdikleri kiranın çok düşük olması, ayrıca Huri teyzenin mahallede tavuk besleyerek, sebze yetiştirerek, bunların bir kısmını da satarak, Hatice abla gibi onun da mutfak masraflarına, oğlunun kazancının yetmediği yerlere bu üç beş kuruşla destek çıkabilmesi, gerçekten önemli ölçüde ellerini rahatlatıyor, geçimlerine önemli bir katkı sağlıyordu. Bununla birlikte yaşlı ve hasta olduğu için sebze ve tavukları dışında bir işe koşamayan Huri teyze, oğlu sürekli bir işten çıkıp diğerine girdiği için bir türlü yarınından emin olamıyor, her an sokağa düşme korkusuyla geceleri endişeden rahat uyuyamıyordu. Bununla birlikle esas dünyası başına, mahalle yeşil alan ilan edilince ve belediye mahallelilere taşeron firma aracılığıyla ‘evlerini boşaltmaları için’ baskı uygulamaya başladığında yıkılmıştı. En kötü hissettiği an ise önceleri evi satma niyetinde olmayan ev sahibinin evini Şener holdinge satmaya karar verdiği an olmuştu.

Huri teyzenin yüreğindeki sokaklara düşme korkusu dağ gibi büyümeye, ciddi bir ihtimal oluşturmaya, endişesi bütün benliğini ele geçirmeye başlamıştı. Bütün bu gelişmeleri bir türlü kabullenemiyor, ev sahibinin, firmanın ‘evi boşaltması’ için uyguladığı baskıları çaresi olmadığı, gidecek yeri olmadığı gerekçesi ile hep reddediyor, bu mahalleden ancak cenazesinin çıkacağını söylüyordu. Sonradan baskılar artınca telaşı, korkusu iyice artmaya başlamış, nerede bir fotoğraf makinası, kamera, basın görse kendini önüne atmaya, ağlayıp sızlamaya ve bu şekilde çaresizliğini tüm Türkiye’ye anlatmaya çalışmıştı. Yayla teyze ne kadar sessiz ve derinden haykırdıysa çığlıklarını Huri teyze o kadar yaygara ile, yüksek sesle, var gücüyle savuruyordu haykırışlarını, öfkesini, isyanını. Ama gösterdiği hiçbir tepki, öfke, bağırıp çağırmalar, ayılıp bayılmalar, hıçkırık nöbetleri bir işe yaramıyordu; bu insanların ranttan gözü dönmüş körelmiş vicdanlarına hiçbir dokunuş ulaşmıyor, küçücük bir iz bile bırakamıyordu hafızalarında. Sonunda, çaresizlik ve gözyaşları içinde herkes gibi o da mahallesini, evini terk etmek zorunda kalmıştı.

Şu anki durumuna gelince, oğlu hala hiç bir işte uzun süre sebat edemediği için, bir ay çalışıyorsa bir ay boşta olduğu için, Huri teyze artık geceleri kabus görmeden uyuyamıyordu; Şimdi aç kalma, sokakta kalma ihtimalinin eskisinden de güçlü olduğunu bilmesi yüreğini korkudan deli gibi sıkıştırıyor, nefes alamaz hale geliyordu. Gerçekten de aç kaldıkları, kiralarını ödeyemedikleri zamanlar oluyor; bu zamanlarda kiralarını şimdilik bizler, mahalle mücadelesinde onu tanıyan bazı arkadaşlar aramızda topladığımız para ile karşılamaya çalışıyorduk. Ama bu daha ne kadar sürdürülebilirdi, bu şekilde taşıma suyla bir hayat daha ne kadar idame edilebilirdi bunu bizler de bilmiyorduk.

DEVLET GÜVENCESİ

Hem tek Huri teyze değil ki, bu şekilde mahalle yaşantısının sağladığı avantajlar sayesinde hayata tutunup, sonradan bu koşulları yitirdiği için sokağa düşme, evsiz ve aç kalma tehdidi ile karşı karşıya olan bir sürü Kentsel Dönüşüm mağduru insan vardı; bütün bu insanlara bireysel çabalarla sahip çıkmak, yardımcı olmak kesinlikle mümkün değildi. Bu işin devlet güvencesine alınması, sağlıklı konut hakkının, barınma hakkının her insanın en temel haklarından biri olduğu unutulmayarak, devletin bu konudaki sorumluluğunu bireylere yüklediği, ya da tamamen insanları kaderlerine terk ettiği şu anki yaklaşımından derhal vazgeçmesi gerekliydi. Bu süreç bu şekilde hızlı ve acımasızca ilerledikçe Kentsel Dönüşümün topluma maliyetinin ileride çok daha vahim boyutlara ulaşacağı bir gerçekti. Bu konuda gerçekten ciddi tedbirlerin alınmasına ve önemli bir yaklaşım değişikliğine ihtiyaç vardı. Bu durum sürdürülebilir bir durum değildi; gerekli tedbirler alınmadığında ülkemize bekleyen sonun Gezi isyanından çok daha büyük toplumsal patlamalar, çok daha tehlikeli halk ayaklanmaları olacağı, biraz sağduyu sahibi olan herkesin açıkça görebileceği bir gerçeklikti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five + 14 =