İstanbul’da bir Yahudi ailesi

Yaşayan bir padişah ilk defa sürgüne gidecek ve sürgün edildikten sonra boğdurulmayacaktır.
 
Doğum tarihlerinin tam bilinmediği ama yaklaşık olarak olaylardan çıkarılan tarihlerde doğmuş olan bir Yahudi kızın başından geçenleri, belgesel izler gibi, roman sayfaları arasında kelimeleri ve cümleleri izliyoruz. Sıcak ve içten yazılmış bir belgeseldir. Kapısını hiç çalmadığımız bir dünyaya açılan kapıdır. Bu kapının arkasında neler olduğunu, neler yaşandığını, nasıl bir aile içi rekabetin, dayanışmanın olduğunu okuyoruz. Bitmiş olayların tarihi olur, sürmekte olanlar tarihi yazılmaya devam ediyor demektir. Başlangıcı ve sonucu belli olandır roman.
 
Roman, 1898 ya da 89 yıllarında doğumu ile başlar ama o dönem o kadar kargaşa hakimdir ki, hangi olayın arasında dünyaya geldiğini tam olarak bilemez. İstanbul’un Yahudilerinin oturduğu bir semte dünyaya gelir, tanrı onu orada dünyaya hediye edecektir. Anne babasını ve dinini seçme özgürlüğünü bırakmadan. Onun kaderi doğum ile başlayacaktır. Ataları İspanya göçmenidir. Onlar göçmendir ama bu göçmenler yerleşik hayattan gelmektedirler. Yerleşik hayattan bir başka yere sürgün gitmek yıkım demektir, sürüldüğü toprakları unutmamak demektir. Göçmenlerin içinde en zoru olan yerleşik hayattan kopmaktır.
 
O yıllarda doğumların kaydı ve ölümlerin kaydı sağlıklı değildir. Bir bakarsınız, ölmüş birinin kimliğini taşırsınız, bir bakarsınız, çok küçük yazılmışsınızdır. Görünümdür, kişinin yaşını ele veren, çoğu zaman kimliklerdeki rakamlar değildir.
 
O yıllarda, Osmanlı başkenti bir mozaik görünümündedir, kimse kimseye karışmaz, ticaret yerleri ortak, yaşam alanları farklıdır. Her kültür bir alan içinde kendisini yaşatmaktadır. Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerin oturdukları semtleri bellidir. Tam bir mozaiktir. Oturum yerleri gibi ibadetleri de farklı noktalardaki kutsal evlerde olmaktadır. Doğumları, hastaneleri ve kayıtları….
 
Yangınların ve ayaklanmaların bol olduğu yıllardır, genelde yoksul mahalleler bunlardan çok etkilenmektedir. O dönemde yaşayabilen çocuklar şanslıdırlar, çünkü salgın hastalıklar sürekli aralarından arkadaşlarını alır götürür. Her ayaklanma sonucu göç dalgaları olurdu, başkent gittikçe büyümekteydi, İstanbul mozaiğine sürekli yeni renklerin katıldığı yıllardır. Renkler ve kültürler karışmadan yan yana gelerek büyük Osmanlı resmini yapıyorlardı. İstanbul’a tepeden bakan biri olsaydı, acaba ne görürdü? Hangi resim / renk oraya hakimdi?
 
Evler, yangınlar ile ayaklanmalar sonucu yoksulluk artmaktadır ve kalabalıklaşmaktadır, çünkü mülkünü kaybeden en yakının evine sığınır. Ev kalabalıklaşır, kalabalık olan yerde idare karmaşasında olması da doğaldır. Küçük evlerin kapıları sokaklara açılırken, sokakların kokusu da evin içini doldurur. Geçmiş belki bu kokuda gizlidir.
 
Komşular ile ortak yaşam alanındaki sohbetler, hangi çocuğun hafızasında kalmaz ki? Eskiden, komşular ile sohbetler olur, en hayati ihtiyaçlar bu sohbetlerde dile gelir ve imece usulü sorun çözülürdü. Sokakların arka tarafında bahçeler olurdu, kadınlar orada güneşi görür, komşuları ile sohbet ederlerdi. Bu alanların kapalı olması önemliydi, çünkü dış dünyadan gelecek bir bakış bile rahatsız ederdi. Kapalı toplumlar dışarıdan gözükmek istemez, onlar hep sırları ile yaşarlardı.
Yaşam olağan akardı, çocuklar hangi yaşa geldiklerinde ne yapmak zorunda olduklarını bilirlerdi. Erkek çocuklar ve kızlar ayrı bir yaşam çizgisi üzerinde aynı zamanı paylaşırlardı. Her kültür kendisine ait bir yetiştirme kültürünü içinde barındırırdı, Yahudiler de öyle. Sayfalar içinde bu kültürü tüm çıplaklığı ile görürsünüz.
 
Çocukluk yılları içinde farklı olduğunu hisseder, çünkü normal yaşıtlarına göre uzun ve dikkat çekiciydi, buda iyiye işaret olarak kabul edilmezdi. O bakış açısı onda dünyaya isyankar bir bakışın yerleşmesini sağlamıştı. Bu bütün yaşamını biçimlendirecekti.
 
Bayramlar, yaşamın akışının belirlerdi, bu bayramlar cemaatin kalıcılığının güvencesi olarak görülür ve algılanırdı. Heyecanlar, sohbetler ve korkular yaşamın vazgeçilmezidir. Her çocuğun, çocukluk zamanında korkusu vardır ve öteki olma durumu düşüncelerinin içinde bir yerde saklıdır. Öteki olmaya karar veren çocuk, usluda olsa yaramazdır ve sakardır!
 
Çocukların gelecekleri ve ne olacakları aile büyükleri ve cemaatin ileri gelenleri karar verirdi. Bu durum çocuk ile aile arasında bir egemenlik savaşında dönüşürdü, çatışma kaçınılmaz olurdu. Karmaşanın hakim olduğu yıllarda, aileler çocuklarını daha güvenli bir yerde, daha iyi eğitim alması için çaba gösterirdi. Çünkü onlar göçmendi ve kendilerini hep ispatlamak ile yükümlüydüler. Mozaiğin bir rengiydiler ama her an kopma korkusu taşıyorlardı. O yüzden belki politik gelişmelere sadece kendi çıkarları açısından bakmayı getiriyordu. Uzak duruyorlardı, fakat uzak durmayanları da vardı. Mahallenin duvarları dışında güvensiz ve bilinmeyenlerin bol olduğu yıllardı. Bazı gençler o duvarın dışındaki gelişimlerin kendilerini de etkileyeceğini söylemekle yetiniyorlardı, içlerinden bazıları ise, o dış dünyada kendisine yaşam alanı açacaktı. O yaşam içinde dram yazılacaktı, arkadaşları tarafından sadece atalarının dini görüşü yüzünden, tam sahiplenmeyecek, hatta ajan olarak damgalanacaktı. Din yaşamını etkilemeye devam ediyordu, her ne kadar kendisi, diğerlerini kendi gibi görüyor olsa da, diğerleri onu öyle görmüyorlardı. Yaşam, dramını içinde barındırır, gerçeklik tokat gibi suratımıza çarpar.
 
Değişimin yıllarıdır, o yıllar içinde mozaik halinde yaşayan mahallelerde ki değişimi roman içinde görürüz. Sevgi, tutku ve yollar. Alışkanlıklar ve değişimler, romanın cümleleri arasında bize sunulur. Fransa günleri, okuma hırsı ve ailenin parçalanması bu romanın teması içindedir. Aile parçalanması gibi ülkede parçalanmaktadır ve parçalanan ülkede, yeni bir düzen kurulması anlatılır. Ülke yeni liderleri ile biçimlenirken, ailede birbirinden uzak diyarlarda, yeni bir biçim almaktadır. Kardeşlerin kaderi birbirinden farklı olarak gelişir. Her yaşam, dönüşüm dönemindeki dramın izlerini içinde taşır. Ablası öldüğünde, onun çocuklarına bakmak için İstanbul’a dönüş ve o yıkıntılar içindeki kenar mahalledeki yaşamı. Yeni bir aşka yelken açar, o yelken açtığı genç bir Beyaz Rus romantiğidir. Onun ile gizli girdiği ilişki, uzun bir süre İstanbul’da devam eder, işgal yılları ve Fransa’ya göç. ( ilişki içinde olduğu dönemde, Rus kaçakların dramı da gözümüzün içinde canlanır.) Geride bıraktığı sadece anılar değildir, sevgilisini de bırakır. Gittiğinde bir daha dönemeyeceğini düşünmez, ama gitmiştir. Geri dönüşü olmayan bir yolculuktur. Son durakta olmayacaktır. Her gittikleri yerde mozaiktirler. Mozaik olmaya zorlanırlar. Onlar isteseler de onlar gibi olamazlar, çünkü atalarının geleneği buna engeldir.
 
Fransa kargaşa yılları, Yahudi düşmanlığının yükseldiği zamanlar ve yeniden göç kaçınılmazdır. Çocuklar ve içine gömdüğü sevgisi. Yazı yazarak hayatını kazanmaya başlar ki bu geleneğe karşı yapılmış büyük saldırı olarak algılanır. (Çünkü Yahudi kadını çalışamaz, eve bakmaya erkek yükümlüdür!)  Bu çıkışı başka çıkışları da davet eder. Son olarak cemaatten artık uzaktadır, uzakta bir yerdedir, kafası içinde sorular ve cevap verilemeyen bir geçmiş gizlidir.
 
30 Ocak 1033 yılında yeniden evlendiğinde, Hitler Almanya başbakanı oluyordu. Kitaptaki anılar sonlandığı tarihtir. Artık tarih kesindir, doğumundaki gibi bilinmez değildir, tarihe küçük bir not düşer, o küçük not ise bize komşu duvarının arkasındaki yaşamı yansıtır.
 
İstanbul başkent olmaktan çıkarken, mozaikler içinde neler yaşandığını ve düşünüldüğünü öğrenmek için bu kitabı mutlaka okuyun derim. Kısa olarak anlattığım kitap 424 kitap sayfasından oluşur. Uzun bir yaşamın, kısa tarihidir. Kitap bir anı üzerine kurgulanmıştır.
 
Kitabı Brigitte Peskine yazmış, Elâ Güntekin tercüme etmiş. İnkilâp Kitapevi’de 2005 yılında Fransızca orijinalinden tercümee kitabını basmış. Kitap içinde bir çok Yahudi sözü orijinal söylem biçimi ve anlamı da bulunmaktadır. Kitabın tam adı: İmparatorluk Çökerken İstanbul’da Bir Yahudi Ailesi.



http://www.cemoezkan.de
http://cemoezkan.blogcu.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen + fifteen =