İstanbul’da yabancı olmak… (ÖYKÜ)

İstanbul’da yabancı olmak… (ÖYKÜ)

0
PAYLAŞ

Gece gökyüzünü aydınlatmıştı, gökyüzü şehrin ışıkları etkisi ile kıpkırmızı gözüküyordu. Sıcak bir yaz akşamı, nemin doruk yaptığı bir ortamda yedi tepeli şehrin seması kıpkırmızıydı. Şehir bir önceki gece gibi gökyüzünü kızıla boyamıştı. Yaz aylarında şehir daha ağırlaşır, sesler daha yüksek çıkardı. Sabaha yakın bir saatte sesler yerini sessizliğe bırakırken, biraz sonra başlayacak kuş seslerini bekliyor olacaktı. Bu bekleme anında sessizce camdan dışarıya baktı.

Derin bir nefes çekti içine doğru. Göğsünün şiştiğini hissetmişti. Eskisi gibi genç değildi, dışarıya bakan gözler neler görmüştü o ana kadar, gözlerini yumsa sanki hepsi geçecek gibi. Gözlerini karanlığa doğru yönlendirdi, uzakta parıldayan ışığın dokunuşlarını hissetti.

Sokak lambaları hala yanıyordu. Sokaklar sessizliğin içinde, uzaktan giden araçların sesini yankılanmasına neden oluyordu. Araçlar nereden giderdi bu saatlerde?

Karanlık odasında, dışarında gelen ışık süzmeleri içinde kendi yansımasını camda gördüğünü düşündü. Cama bakmamıştı oysa… Karanlık tüm ihtişamı ile yeryüzünü kucaklıyordu. Şehir evrenin o ışıltı dünyasını yok ediyordu.

Yıllar öncesini düşündü, ilk geldiği günleri. Orient’e giden tren ile yolculuğu ve ilk heyecanı. Şimdi hissetmiyordu bile. O heyecan yerini bir boşluğa bırakmıştı.

Boşluğun içinde, ilk geldiği günleri düşünürken buldu kendisini. İlk mesleğe adım atışını. Gerçi yaptığı işi meslek olarak görmemişti, gönüllü bir evlilik. Evlilik şartnamesine uymuştu, arada küçük düşünsel kaçamakları yok sayarsak…

İkinci dünya savaşı sonrası çocukların sokakları doldurduğu günlerde bu işe ilk adımı atmıştı, çünkü ailesi atılan bombaların altında yok olup gitmişti, kendisinin nasıl kurtulduğunu bile bilmiyordu. Gözünü açtığında dumanların arasında, toprağın havayı doldurduğu ortamda gözlerini açmıştı. Gözlerini açtığında çok korkmuştu, bu korkuyu üzerinden hiç atamayacaktı.

Gözlerini kapadığında kendisini toprak tozu altında nefessiz kaldığını hissediyordu. Belki bu gece o anımsadığı gecelerden biriydi, gözlerini yumamıyordu. Birazdan hava aydınlanacak, kuş sesleri her tarafa hakim olacaktı ama o hala yatağına uzanıp, gözlerini kapamayı düşünmüyordu.

Vücudu yorgun olduğunu söylüyordu ama gözleri ve beyni aksini söylüyordu derinden derine…

İkinci dünya savaşı, insanlığın yaşam ile ölüm arasındaki toplu imtihanı. Bir anda yaşadığınız şehrin savaş alanı olması, gözünüz gibi baktığınız evin bir bomba ile yok olmasını görmek… yılların birikim, umutlarınız, gelecek, çocuklarınız, hepsinin bir an içinde yok olabileceğini can yakıcı şekilde hissetmeniz. Askerinizin sokakları doldurduğunun ertesi günü düşman askerlerinin doldurmayacağını kimse garanti edemediği günler. Savaş aslında gelecek duygusunun ortadan kalktığı günler demektir.

Savaş, en yakınındakine sıkıca sarılmak demektir, üstellik hiç tanımadığın biri ile candan konuştuğun an bile denilebilir, çünkü yukarıdan aşağıya doğru gelen bombaların sesleri altında, korkunuzu yok edebilmek için beklide bastırabilmek için yanınızdaki ile anlamı ya da anlamsız konuşmalara girmeniz gibi. Bombaların sesinin bittiği anda, duyulan o haz kimse anlatamaz, anlayamaz. Kendinizden önce çevreye bakarsınız, çocukların varsa eğer, onlar önceliklidir, başka şeyi gözünüz görmez, bir an önce onarla sarılmak istersiniz… savaş geleceğin yok olduğu günlerde, gelecek güvenceniz sadece çocuklarınız kalmıştır…

Savaşın yıkıcı günlerini çocuk olarak atlatmıştı. Henüz tam anlayamadığı bir çatışmanın ortasında büyümüştü, ailesinin sıcaklığını tam duyamadan onlardan ayrı düşmek zorunda kalmıştı. Diğer ailesiz çocuklar gibi, sokakları yani sokak görünümünü eskide bırakan yıkıntılar arasında kalmıştı. Yıkıntılar onun yeni eviydi. Bir birini tanımayan çocuklar bir arada olmuştu, nasıl olmuştu, kendisini de hala çözememişti. Bir aradaydılar ve birbirlerini cesaretlendiriyorlardı.

Geçmişleri yoktu, ne anneleri ne babaları ne de kardeşleri, yoktu… Kim söyleyebilir, onun adını? Kim bilir onun doğum anını? Her şey bir anda yok olmuştu. Şehir yeni biçimi içinde toparlanmaya çalışıyordu. Yarı sönmüş yangınlar, çığlıklar seslerin hakim olduğu bir şehir.

Gürültü şehir gürültüsü değildi, yıkıntının gürültüsüydü teslim alan. Sadece yıkıntı teslim almamıştı, düşmanları da almıştı. Hiç bilmediği bir dil sokaklara hakim olmuş, sürekli bağırıp duruyorlardı. Emir verdiklerini ses tonundan anlıyordu, korkulu gözler ile onlara yanaşmıyor, olabildiğince kaçıyordu. Neden kaçtığını dahi bilmiyordu, içinden bir ses ona kaç demişti ve o kaçıyordu. Yıkıntılar arasında saklambaç oynar gibi, bir oradan bir oraya gidiyor, düşman askerlerinden uzak duruyordu. Bazen hiç tanımadığı insan topluluğun içine düşüyordu, korkulu gözler ile birbirlerine bakıyor, sonra ana dili ile konuştuklarını anladığında bir sevinç duyuyordu. Neden duyduğunu kendisinde bilmiyordu, o an kimse bunun hesabını da yapacak durumda değildi.

Savaş, her şeyin yok olması anlamına geliyordu, bütün birikimlerin yıkıntılar altında kalması… Geçmiş, düşler her şey yıkıntı altındaydı…

Çocukları toplamışlardı, çünkü ne kadar kaçarsan kaç sonuçta yakalanılıyordu. Şanslıydı, kız çocuklarının genelde yakalayan ırzına geçerdi. Düşman askeri genelde öyle davrandığını gözleri ile görmüştü, o anı gördüğünde çok korkmuştu, korkusu onun geleceğini belirleyecekti.

Çocukları toplamışlar ve yaşam alanı yaratılmıştı. Kimsesiz çocuklar bir arada savaşın ilk etkisini üzerinden atmaları için şartlar oluşturulmuştu. En azından yemek yiyebiliyordu, yemek dediğinizde eskiden olduğu gibi değil, bir somun ekmek, bayat taze hiç fark etmezdi, bir de su…

Savaşın sonlanması ile birlikte yeniden yapılanmaya doğru gidiliyordu. Hiçbir şey eskisi gibi değildi, dün gibi de olamazdı, çünkü yıkıntılar içinde yeni bir şehir yaratılıyordu. Gelecek düşü olmayanlar içgüdüsel olarak barınak yapıyorlardı, güdüler insanı yönlendiriyordu.

Çocukların biraz büyümüşleri kiliseler bünyesine alıyor, kendi yuvalarında daha iyi koşullarda bakmaya çalışıyordu. Şanslıydı, onu da kilise sahiplenmişti. Belki babasının annesinin hayır işleri ona bu şansı tanımıştı. Yerleri cennet olsun diye içinden geçirdi…

Kilisede kalmak istediğini ve rahip olmak istediğini belirtti, gördükleri ve yaşadıklarından sonra ne çocuk yapabilirdi, ne evlenebilirdi. Onu kurtaran, besleyen rahibeler gibi olmak istemişti. İsteğini iletmişti, memnunlukla karşılanmıştı ama zamanı vardı ve o zaman dolduğunda tekrar karar vermesini söylediler. O bütün dini ritüellere gönülden katılıyor, tıpkı rahibeler gibi davranıyordu… Yardıma ihtiyaç duyanlara karşılıksız yardım ediyordu… Ne söylenirse sorunsuz yerine getiriyordu. O kendisini sevdirmişti, kendiside yaşadığı yeri sevmişti.

Kısa zamanda gözdesi olmuştu, koşuyor, koşturuyor, hiç düşünmemek için sürekli hareket halindeydi, kendisi ile baş başa kaldığında annesini ve babasını düşünüyordu. Kaybettiği geçmişini… İlk zamanlarda her düşündüğünde gözlerinden yaş geliyordu, ama zaman içinde azalmıştı… Zaman gerçekten acının ilacıydı!

Değişik kiliselerde görev yapmıştı, Katolik dünyasının dünyasında kendisine ait bir evren yaratmıştı ve o yarattığı evren içinde mutluydu. Rahibeler ile birlikte sabah duasına gider, sonra günlük işler içinde üzerine düşeni yerine getirirdi. Kilisenin kuralları içinde bir de dış ülkede hizmet vardı. Hep aynı yerde olmayacaktı. Ona Orient’e gitmesi gerektiği bildirilmişti. İlk defa korkmuştu, çünkü konuştuğu dilin dışında bir de başka dinin hakim olduğu bir yerde görev yapacaktı. Korku, endişe ile besleniyordu…

İstanbul hakkında bütün bilgilere ulaşmıştı, İstanbul yani Kostantinpolis hakkında her türlü yazıyı okumuş, bir anlamda içini rahatlatmıştı, ama yine endişe duyuyordu. Dil sorunu vardı, inancını rahat yaşayıp yaşayamayacağı korkusu vardı, çünkü duydukları onda şüpheler doğmasına sebep olmuştu. Oradan görevden dönen hemşireler ile karşılamış, onların anlatımları endişelinin artmasına sebep olmuştu. Görev verilmişti ve bu görevi diğerleri gibi laiki ile yerine getirecekti.

Viyana’dan bindiği tren onu alıştığı toplumdan ve büyüdüğü topraklardan koparıyordu. O artık doğunun gizemi dünyasına doğru trenin hızı il birlikte yaklaşıyordu. Yeni görev yeri İstanbul’da bulunan hastaneydi. Orada da bildiği tüm iyilikleri yapacaktı… Belirli bir süre için yola çıkmıştı ve o belirli süre çabuk dolup geri dönecekti. Arkadaşlarından ayrılırken gözleri dolmuştu. Ailesiz yaşadığı bir geçmiş geride kalıyordu, yeni bir geleceğe tren hızı eşliğinde trenin sesi ile birlikte koşuyordu sanki.

İstanbul, bin bir gece masallarının masal diyarı. Kartpostallarda gördüğü minareler, boğazı ile ayrı bir dünya… Yemekleri görenekleri havası suyu ile ayrı bir evren gibi…

İstanbul’a yaklaştıkça yolun yorgunluğu onun endişelerini yok ediyor gibiydi, çünkü o kadar yorulmuştu ki, bir an önce yatağa uzanıp gürültüden uzak sessizliğin içinde uyumak istiyordu. O sirkeci garına gelene kadar gündüzleri çevreye bakmış gece ise arkadaşları ile birlikte sohbet etmiş, dualar ettikten sonra uyumaya çalışmışlar… Bir yaz günü İstanbul’a geliyordu. İstanbul ayrı bir kokusu ve havası vardı sanki hep onu hayal etmişti… Bir beklentisi vardı, o beklenti hayal kırıklığına uğratacak mıydı, onu bilemiyordu…

Lokomotif gürültülü şekilde vagonlarını çekiyordu. Rayların üzerinde vagonlar daha çok gürültü çıkarıyor giydiler… Kulakları alışması gerekliydi ama alışmamıştı. Rahatsız etmişti ama sesini çıkarmıyordu…

Sirkeci garı, hiç Viyana’daki gara benzemiyordu. Bütün tren garları birbirine benzer derler ama bu benzemiyordu… Bayraklar ile süslü bir gardı. Şehrin dış mahallerinden şehrin merkezine doğru yol almışlardı. Gelirken şehrin siluetini görmüş ve heyecanını saklamamıştı. Camları açıp dışarıya olabildiğince bakmıştı. Arkadaşları ile gülüyor ve heyecandan camların dışına taşmışlardı…

Garda kendilerini bekleyenler vardı. Hastane çalışanları elleri ile koymuş gibi bulmuşlardı, kıyafetleri gerçi hemen ele veriyordu ama hiç soru dahi sormamışlardı. Gelmişler ve eşyalarının aşağıya indirmesine yardım etmişlerdi. Sıcak bir gülümseme ile karşılanmışlardı. Tanrının selamı karşılıklı verildikten sonra yeni devletin topraklarına adım atmışlardı.

Yolculuğun vermiş olduğu yorgunluğun yanına yeni yeri görmenin heyecanın da yorgunluğu binmişti. Adım atacak gibi değillerdi. Konuşmak ve sohbet etmek yerine bir an önce yerlerine gitmek istiyorlardı. Çevrenden onlara bakanları fark etmişlerdi, biraz çekinmişlerdi, çünkü alışık oldukları toplumun çok dışındaydılar ve nem yüzlerini yıkıyordu sanki. Nefes almakta güçlük çekiyor gibi gelmişti, bir anda sanki suyun altında geçmiş giydiler. Buranın havası çok farkıydı, trenin yaratmış olduğu rüzgarda yoktu.

Tren garından hastanenin olduğu Galata’ya doğru yola çıkmışlardı. Camiler, mısır çarşısı, galata köprüsü onlara açılan ayrı bir pencere gibi gelmişti. İlk defa görüyorlardı bu kadar yakından. Kartpostallarda ki gibi değildi. Daha büyük ve heybetliydi. Deniz ilk anda koca bir nehir gibi gelmişti, fakat Marmara’ya doğru baktıklarında denin güzelliği karşısında nefeslerini tutmuşlardı. Galata onları kucaklamaya hazırdı. Araç dar sokaklardan kıvrıla kıvırla hastanenin olduğu yere kadar getirmişti. Sokaklarda bu aracı döndürmek marifet işiydi, o kadar dar ve keskin ki, o keskinliği şoförün marifeti sayesinde aşmışlardı. Hastaneye vardıklarında kalacakları lojmanında hemen içinde olduğunu görmüşlerdi. Eşyalarını hastane personeli bir anda odalarına kadar taşımışlardı. Sanki eşyalar kuş olmuşta uçmuş gibiydi. Onlardan tecrübeli hemşireler yani rahibeler onları kendi dillerinde karşılamışlardı. Canı gönülden hoş geldiniz demişlerdi ve hoş görmüşlerdi ama bir de şu yorgunluk olmaza…

İstanbul’a Galata’dan bakmak ayrı bir duyguydu. Odasının penceresinden olağanüstü bir manzara vardı. İşleri düşünmüyordu, başının dönemsi eşliğinde bir masal ülkesine geldiğini düşündü. Beklediğinden farklı bir yere adım atmıştı ve ilk görüşte sanki aşık olmuştu. Aşk; hiç bilmediği duyguydu, ağzı alışkanlığı ile söylenmiş bir söz gibi geldi.

İstanbul, aşıkların şehir olmaya adayıydı. Gözünde ilk gördüğü sisin altındaki, nemin boğucu etkisi altında bunları düşünmüştü. Kulaktan dolma masalları gözünde canlandığı an olarak düşündü. Avusturya hastanesi Galata Kulesinin hemen altında yer alıyordu sanki. İngiliz hastanesinin yanında, küçük bir sinagogun önünde yer alıyordu. Sokaklar dar ve dik yokuştu. Hastalar her zamanki mesailerindeydi sanki, martılar her an olduğu gibi gökyüzünün en üst noktalarına çıkmış selamlıyordu. Galata çok kültürlü bir yerleşim alan olduğu dışarıdan gelen değişik dillerden konuşmadan anlıyordu. Almanca sanki bu ülkede binlerce yıldır konuşuluyor gibi buranın yerel dili gibiydi. Çevresinde almanca konuşan tıpkı kendisi gibi rahibeler, günlük kıyafetleri içinde gülümseyerek hastalara hizmet etmeye devam ediyordu.

Galata’da zaman durmuş gibi, sokaklar kurulduğu günden beri dar ve dik olduğunu düşündü. Çöplerin sokakları doldurduğuna şahitlik yapmıştı, geldiği şehirlerde ki gibi değildi. Sokaklar hırpani kıyafeti insanların ve çöplerin bol olduğu yerdi. Hiç görmediği kadar insan vardı, sürekli hareket halinde ve nereden gelip nereye gittikleri belli olmayan insanlar.

Galata’da hastanede kısa bir süre zorunlu hizmetini yaptıktan sonra gidecekti ama gönlünü ilk günden vermişti, geçmişinin bir bölümü yıkıntılar altında bıraktığı topraklara dönmeyecekti. O zamanı durdurmuştu, dönüş tarihi sürekli erteleniyordu, hep işleri vardı ve bir gün emekli olacaksın dediler ama o emekli olmayı hiç düşünmemişti. Olmadı da… Son nefesini verdiği güne kadar o orada hastanedeki odasında kaldı ve canı gönülden hizmet etti… son nefesini verdikten sonra bütün çalışanları hemen yan tarafta duran Avusturya lisesi içinde yer alan kilisede son görevini yapmışlardı. Onun cenazesi almanca ve Türkçe olarak yapıldı ve tanrıya dualar edildi… Son yolculuğu sevdiği ve aşık olduğu topraklara doğru oldu… O Galata’lıydı öldüğünde ve kendisini Galatalı olarak tanımıyordu… Galata onu bağrına bastı… Tıpkı yüreğine bastığı gibi…

İstanbul’da yabancı oluğunu hiç hissetmedi, o hep burada doğmuş, burada yaşamış, burada acı çekmiş gibiydi… Son nefesine kadar burada kendi ana dilini özgürce kullandı, Türkçe konuşmaktan zevk aldı… Zorlayan olmadı, sen şunu konuş, bunu yap diye, çünkü o hep gönüllü yaptı yapacaklarını… Tanrı onu uzun yaşatarak insanlık daha çok yararlansın istemişti o da uzun yaşadı ve doya doya insanlığa hizmette bulundu…


—————————————
http://cemoezkan.blogcu.com

BİR CEVAP BIRAK