Üstümüze çöken dünya

İnsanlar kendi ayakları üzerinde durmaktansa birilerinin üzerine yıkılmayı birilerine yanlamayı yeğliyorlar. Bir tür sinsi ya da gizli sömürücülüktür bu. Gündelik ilişkilerde de kadın erkek ilişkilerinde de görüyoruz bu kolaycılığı. Kadın erkeğin üzerine yıkılıyor çok zaman. Bazen de erkek kadının üzerine yıkılıyor. Yolu yok, biri öbürünü taşıyacak. Yanyana olmak, birlikte savaşmak, birlikte ayakta durmak bir düş bile değil. Birine yanlamak varken kendi gücüyle neden ayakta dursun ki insan. Biz bu işe karışmayalım, herkes bildiği gibi davransın diyebilirsiniz. Demeyin. Bu sömürme toplumsal ahlakı kökten sarsıyor olmasa tamam karışmayalım. Bu durum öncelikle bilinç yetmezliğine tanıklık ediyor. İnsanın insanı sömürmesi ve insanın bile bile kendini birilerine sömürtmesi kişisel düzeyde de toplumsal düzeyde de bir bilinç bozukluğunun sonucudur. Bilinç bozukluğu dünyanın dengesini altüst ediyor, insanları birbirine düşürüyor, aileleri parçalıyor, kurumları sarsıyor.

Yaşamı birlikte kurmak birlikte yaratmak varken, güçlükleri birlikte omuzlamak varken bir şeyleri birilerinin sırtına yıkmanın anlamı ne? Ayakları üzerinde durmak varken birilerine yanlayarak yaşamak onursuzluğunu ne diye seçer insan? Ne diye seçecek, emek vermeden yaşamak gibisi var mı? Hemen her yerde görünür görünmez küçük çaplı orta çaplı büyük çaplı sömürüler var. Büyük çaplı sömürüleri daha kolay görüyoruz da küçük çaplı sömürüleri gözden hep kaçırıyoruz. Küçük çaplı sömürüler deyip geçmeyelim, bunlar bir araya geldiklerinde bir toplumu hatta bütün insanlığı sarsacak boyutlara ulaşıyor. Birçok insan büyük çaplı sömürüye karşı daha duyarlıdır. Uluslararası sermaye güçlerinin sömürü yöntemlerini konuşuruz. Ama üç çocuklu bir apartman görevlisini yirmi yıl enaz ücretle çalıştırmaktan rahatsız olmayız. Yirmi yıl boyunca işi çarka bağlayıp hiçbir araştırma yapma gereği duymadan aklına geldiği gibi ders anlatan sözde eğitimciyi yadırgamayız. İki çocuk doğurmanın dışında elini işe sürmeden nerede akşam orada sabah yaşayan kadına yalnızca gıpta ederiz. Saçı sakalı ağarmış olmakla birlikte sınavda kopya çeken ya da soruları şu ya da bu yolla çalmış olan kişi bizim için işini bilen biridir. Alıcıyı sömüren satıcı bizi hiç tedirgin etmez.

İnsanoğlu vermekten hoşlanmıyor almaktan hoşlanıyor. Her türlü kişisel ya da toplumsal sömürünün yasası buna göre düzenlenmiştir. Sömüren insan gerçekte hak sahibi gibidir: kendisine yararlı gördüğü şeyleri aldıkça mutlu olacaktır. Burada görenekleşmiş yani kemikleşmiş değerler de bir ölçüde belirleyicidir. Bunlara değerden çok toplumsal önyargılar demek daha doğru olur. Bu önyargılardan biri de vergi vermenin enayilik olduğudur. Vergiye giden paranın tam bir ziyanlık olduğu düşünülür. Kocam olmayı bildiğine göre bana bakmayı da bileceksin diyen kadının özellikle bir anne olarak değerler dünyasındaki yerini düşünelim. Örnekleri çoğaltabiliriz. Her türlü sağlam düşünselliğin ve yoğun duygusallığın dışında, her türlü özverinin dışında köstebek gibi yaşamak ülküsüdür bu. Birileri bunun yaşamı paylaşmak olduğunu söyleyebilir. Yaşamı paylaşmak bir adanmışlığı gerektirir. Büyük devletler küçük devletlerin sırtından geçiniyorlar, bunu yaparken bir eli yağda bir eli balda insanların daha da zenginleşmesine çalışıyorlar. Küçük devletler çaresiz halk insanlarının üzerine yıkılmaktan geri kalmıyorlar. İyiden iyiye yoksul ülkelerde bile varsıllar yoksulların üzerinden yaşam hakkı elde etmeye bakıyorlar. Bu arada kadınlar erkeklerin bazen de erkekler kadınların üzerine yıkılarak kolay yaşama yolunu tutuyorlar. Kurumlarda yukarıdaki aşağıdakinin sırtına çıkarak yükseliyor. Üstteki alttakinin omuzlarına acımasızca bastırıyor, ondan kendisi için bir takım iyilikler yani yararlar derlemeye çalışıyor.

İnsanların üst düzey sorunları olmalıydı. Bu sorunlar yok değil ama kimse onlarla ilgilenmiyor. Felsefenin sorunlarını düşünelim örneğin. Yaşam tümüyle gündeliğin düzeyine indirgenmiş görünüyor. Görünüşte hepimiz ciddi sorunlarla uğraşıyoruz, Caddelerdeki koşuşturma bile bir takım ciddi sorunların peşinde olduğumuz izlenimini vermiyor mu? İnsanoğlu bugünün tüketim koşullarında zihnini bir günlük dünyalarda bir sabahla bir akşam arasında havaiyat üretmekte kullanıyor. Teknolojide her buluş yaşamı tüketmek için tasarlanmış sanki. İnsan eziliyor, daha doğrusu insan kendini eziyor. Kişi ezilmişliklerinin acısını birilerini ezerek çıkarmaya bakıyor. Bu kargaşada elde edebilen tek şey bir takım köksüz kazançlardır. Basite bayağıya göre düzenleniyor yaşam. Törenler çirkinliği örtmeye yetmiyor. Kimse çirkinliklerden rahatsız değil. Birçok insan boş şeylerden beslenmenin kıvancını yaşıyor. Birbirimizi çirkinliklerimizle sevmeye alışıyoruz. Kendimizi de çirkinliklerimizle seviyoruz yazık ki.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.