‘Stratejik maden borda geç kalındı’

Son günlerde internette TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’den gönderilen bir mail dolaşıyor. Türkiye’de özelleştirme adı altında satılmadık bir kurum ve kuruluş kalmadığının altını çizen bu mailin değerlenirmesini Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesinin 7. Dönem Yönetim Kurulu Başkanı Eylem Tuncaelli ile yaptık. 1999 yılında mesleğe başlayan ve halen bir şirkette çevre mühendisi olarak çalışan Tuncaelli ile Yazı İşleri Müdürümüz Birsen Altıner görüştü.


– Sayın Eylem Tuncaelli, Açık Gazete’nin yazarlarından Yrd. Doç. Dr. Birol Ertan, sizin başkanı olduğunuz TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nden aldığı bir mailden yola çıkarak “Bor madenleri satılıyor mu” diye bir yazı yazdı. Şu sıralar internette dolaşıyor bu mail. Bu mailde Türkiye’de satılmadık kurum kalmadığı gözler önüne seriliyor. “Türk Telekom’u, Arap’lar almış. Telsim İngiliz’e teslim olmuş. Kuşadası Limani Israilli’ninmiş. İzmir Limanı artık Hong Konglu’nun malı. Araç muayene işini de Almanlar kapmış.”diye başlayan ve devam eden bu yazıya göre Türkiye’de özelleştirme adı altında satışa çıkarılmamış daha doğrusu satılmamış kurum yok gibi gözüküyor. Siz Türkiye’de yapılan özelleştirme hamleleri hakkında ne düşünüyorsunuz?


 – Öncelikle anılan mailin bizim tarafımızdan kaleme alınmadığını, Şubemizin isminin iznimiz ve bilgimiz olmaksızın kullanıldığını tekrarlamak istiyorum.


Son dönemlerde “küreselleşme” rüzgarı daha da hızlı estiriliyor. Her akşam ana haber bültenlerinde sanki leziz bir yemekmişçesine soframıza konuyor. Oysaki parlak ışıltılar altında sundukları tabak içerisinde ulusötesi sermayenin küreselleşmesi var. Bunun getirisi de hızlandırılmış bir yağmalama süreci ve emeğin acımasızca sömürüsü.


Türkiye’de 80’lerden bu yana izlenen neoliberal politikalar, AKP döneminde daha da derinleşti, çeşitli sosyal alanda ve özellikle çevre alanında yarattığı tahribat ile de kendisini gösteriyor. AKP döneminde derinleşen bu dönem, “yeniden yapılanma” adı altında devlette “reformu” hedefleyen, devletin küçültülmesi, özelleştirme, yerelleşme ve yabancılaştırmaya dayanan Dünya Bankası ve IMF programları ile ekonomik, sosyal, kültürel ve çevresel alanda son derece karamsar bir tabloyu ortaya çıkardı. Genel politika süreçleriyle büyük bir “uyum” içinde çevre alanı da yıllar boyunca istismar ediliyor, doğal varlıklarımız bir talan ve yağma alanı olarak yerli ve yabancı sermayenin hizmetine sunuluyor.


Biliyorsunuz son dönemlerde özelleştirme kelimesi ile su yan yana kullanılmaya başlandı. Ulusötesi sermaye bu yüzyılda suyu, petrol yerine koyup bir metaymışcasına alınır satılır hale getirmek niyetinde. Dünyada örnekleri mevcut. Yaşamın nasıl hiçe sayıldığını görmek için bu örneklere bakmak yeterli.


Neoliberal politikalar yaşamın her alanında “müşteri olmayı” dayatıyor. Dayatılan politikaların anlamı şu : “Müşteri değilseniz var olmanızın bir anlamı yok” Geliyorlar, size ait olanı alıyorlar ve tekrar size satıyorlar.


Sadece kurumların özelleştirilmesi olarak yaşanmıyor süreç, kamu hizmeti niteliğindeki neredeyse tüm hizmetler de taşeronlaştırılıyor. Kar hırsı ile verilen bu hizmetler de, gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle kamunun canına kast ediyor. Sadece İSKİ’nin 2007-2008 yılında ihale ettiği işlerde yaşanan ölümleri sıralamak bile sorunun ne denli can alıcı olduğunu gösteriyor.


–  Şubenizin göndermediğini söylediğiniz maile göre şimdi sıra Eti Bor A.Ş.’ye gelmiş. Biliyorsunuz bor çok önemli bir maden.  Borla çalışan araba üretildi, geleceğin enerjisi borla sağlanacak. Dünya bor rezervinin yüzde 70`inin Türkiye’de olduğunu düşünürsek Eti Holding’in özelleştirilmesi kararı ne derece doğrudur?


– Eti Bor zaten AŞ haline getirilerek özelleştirmenin kapsı açılmıştır. Diğer yandan bor işletmelerinin birçok işi dışarıdan hizmet alma yoluyla özelleşme aşamasına gelmiştir. 


ETİ holding yalnızca bordan oluşmuyordu. ETİBANK olarak kurulan bu kurum çinko, kurşun, alüminyum, bakır, krom, wolfram, gümüş, ve bor olarak birçok madenin işletilmesi, finansmanını sağlamak amacıyla da banka işlemleri yürüten büyük bir sanayi devi iken, holding konumuna dönüştürülerek, parça parça satışı yapılmıştır. Bu işlemler özelleştirme adı altında yapılırken de hiçbir yasaya uyulmadı, hepsinde kanunsuz uygulamalar yapıldı. Bu uygulamalarla tesislerde bulunan bütün varlıklar dönemin iktidarlarına yakın kişilere peşkeş çekilmiştir.


Şimdi sıranın borda olduğu söylemi geç kalmış bir söylemdir. Çünkü borlarla ilgili olarak rakip firmalarla ortak pazarlama şirketleri kurularak, borlar dünya tekellerinin hizmetine sunuldu zaten. Geriye içerideki işletmelerden elde edilecek gelirin paylaşımı kaldı. Çeşitli hizmet alımları adı altında bu işler de paylaşılmaktadır.


– Dünyadaki bor rezervlerinin büyük bölümünün Türkiye’de olduğu söyleniyor. Bunun parasal karşılığı hakkında birçok mail dolaştı internette. Yaklaşık değerini öğrenebilir miyiz?


– Bu mali bilgiler her gün değişir. Emtia fiyatları nasıl değişiyorsa bu da öyledir. Ancak burada sorgulanması gereken dünyada emtia fiyatları 2002 den 2008 kadar 4-5 kat artmışken bor fiyatları neden yerinde saymıştır? İşte özelleştirmenin bir yolu budur! Diğer yandan borların toplam kütlesine bakarak bir fiyat belirlemek doğru bir yaklaşım değildir. İleri teknolojilerin olduğu yüksek teknolojik malzemelerin kullanıldığı bu dönemde ham bor fiyatından değer hesabı yapmak akılcı değildir.
Önce zarar ettiğini söylüyorlar… İnsanlara kurumları yük olarak gösterip bir an önce özelleştirilmesi ile kasaya para gireceğini söylüyorlar. Siz olsanız, zarar eden bir kurumu almak ister misiniz? Nedense alıcı bulmakta da hiç zorlanmıyorlar.
Telekom’un satışı daha uzun yıllar konuşulacaktır. Bizler bu hizmetleri alabilmek için hem vergi ödüyor hem de hizmeti satın alıyoruz.


– Borun işlenmemiş ve işlenmiş hali arasında değer anlamında çok fark var. İşlenmiş haliyle satmak varken neden işlemeden satmayı düşünüyoruz? Türkiye’de boru işleyecek teknoloji bildiğim kadarıyla var. Örneğin nanoteknoloji konusunda ciddi işler yapılıyor Türkiye’de. Tabi bu yeterli olmayabilir. Türkiye yarının teknolojisinin anahtarını elinde tutuyor ama acaba know – how üretmek için yeterli altyapıya sahip miyiz? Arge çalışmalarını ve Türkiye’nin bilimsel atağını bu kadar stratejik bir maddeyi elinde tutan bir ülke için yeterli buluyor musunuz?


– Nanoteknolojiler konusunda Türkiye için yapılan değerlendirme doğru değil. Çalışmalar yabancı şirketlerin patentinde olmaktadır. Bunların Türkiye için bir anlamı yoktur. Yalnızca bilimsel ve teknolojik işçiliği yapılmaktadır.


– Bandırmada batan Ro Ro gemisinde 500 ton bor olduğu söylendi. Bu rakam komplo teorileri üretmeye yetecek bir rakam mıdır? Bu konu hakkında ciddi bir çalışma yapıldı mı acaba?


– 500 ton ham borun ekonomik olarak değeri bu konularda değerlendirilmeye alınacak kadar önemli değildir. 500 x 300=150 000 $ eder.


Asıl can sıkıcı konu, Ro Ro gemisi batar batmaz bu hesaplar yapılmaya başlandı. Oysaki insanlar kayıptı ve kimse geminin batmasındaki nedenleri ya da kayıpları konuşmadı.


– Her devletin stratejik olarak satmamsı gereken kurumları varır. Türkiye’de özelleştirme o kadar abartıldı ki, sanki buna dikkat edilmiyor gibi geliyor bana. Hatta hatta kar eden kurumları bile satıyoruz.


– Özelleştirmenin mantığı yok et üzerine kuruludur. Kar bir yana, özelleştirme aşamasında yasadışı işlemler uygulanmakta, yargı kararları hiçe sayılmaktadır. Bu konuda odalarımızın sayfalarına bakınca gerçekler görülecektir.


Herhangi bir kamu kurumunun kamuya karşı zarar ettiğini söylemek anlamsız; işin mantığına ters. “Sahibinden ve ihtiyaçtan satılık değildir” özetle…


– Siz çevre mühendisisiniz. Biliyorsunuz Sayın Başbakanın 22.08.2008 günü çevre bilimi literatürüne girecek bir açıklaması oldu. “Ben çevrecinin daniskasıyım” dedi. Bu söz sizce literatüre nasıl geçecektir? Bu ifadeyi duyduğunuzda ne düşündünüz? Üzüldünüz mü yoksa tebessüm mü ettiniz?


– Nedense hiç şaşırmadım. Bu üsluba alıştık sanırım. İfade üzerine düşünmek de gerekmiyor. Kendini çevrecinin daniskası olarak ilan eden Başbakan’ın ve başında bulunduğu hükümetin icraatlarına bakmak yeter. Bu durumda literatüre çevrecinin daniskası şöyle geçti:


“En iyi çevre politikasının politikasızlık olduğunu kabul eden; çevre ile ilgili kurumları işlevsizleştiren, bu kurumları çevrenin korunması mantığı ile değil doğal varlıkların işletmecisi olarak konumlandıran; orman alanları ve kıyıların rahatlıkla yağmalanması için kanunlar çıkaran, kıyıları dolduranlara ödül veren; su havzalarında mutlak koruma alanlarını daraltan, su kaynaklarının kirlenmesine göz yuman, susuzluk yaşandığında topu kuraklık ve küresel ısınmaya atan, çözüm için yağmur dualarından medet uman; kentsel altyapıyı geliştirilmek yerine rantsal dönüşüm projelerini uygulamaya koyan; yenilenebilir ve temiz enerji kaynakları yerine nükleer enerji gibi eski, kirli ve dışa bağımlı teknolojilerin kullanımında bilime ve akla rağmen inat eden; madencilik dendi mi sit alanı, milli park tanımayan, siyanür ile halkın zehirlenmesini gözardı eden, bu konuda yargı kararlarını hiçe sayan; uluslararası tekellere ve yerli işbirlikçilerine hoş görünen;  bol bol çevre mühendisliği bölümü açıp, mezunlarına iş olanı sunmayan, böylece serbest piyasa koşullarında emeğin iyice sömürülmesini sağlayan kişi”


Zor zanaat yani çevrecinin daniskası olmak. Şair diyor ya:


“Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla: Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.”


Varsın Sayın Erdoğan “çevrecinin daniskası” olsun, biz ise vatan hainliğine devam eden yaşam savunucuları olmaya razıyız hala…


– Anayasanın 56.maddesi ile “herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip” olduğunu, “çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ve vatandaşların ödevi” olduğunu söyler. Sizce anayasadaki bu hükmün gereklerini yerine getiriyor muyuz?


– Tuzla’daki insanlar sağlıklı bir çevrede yaşam hakkına sahip değiller miydi ki piknik yaptıkları topraktan zehirli atık varilleri çıktı; o varilleri oraya gömen, gömülmesine göz yuman, gömdüren veya denetlemeyen kişi ve kurum görevlileri bunun bir ödev olduğunu bilmiyorlar mıydı? Bu sadece tek bir örnek. Sayfalarca benzer örnek verilebilir ki bunun için konunun uzmanı olmaya gerek yok. Çevrenin daniskası tanımını yinelemeyelim, değil mi?


– Nükleer santraller konusunda ne düşünüyorsunuz? Türkiye nükleer enerji ve santrallere sizce hazır mı?


– Biliyorsunuz gelişmişlik göstergesi olarak kişi başına kullanılan enerji miktarının artması gerektiğini savunuluyor. Oysaki enerji verimliliği ancak enerji başına üretim miktarının arttırılması ile sağlanabilir. Bu esasla birim mal üretimi için Türkiye’de AB’ye göre 2,5 kat enerji harcanmaktadır.


Elektrik enerjisinde en önemli sorunlardan birisi de üretilen elektriğinin yüzde 18’ine karşı gelen bir kısmının teknik veya diğer nedenlerle ortaya çıkan kayıp-kaçak olmasıdır. Bu da yılda yaklaşık olarak 1,7 milyar dolarlık bir kayba karşı gelmektedir. Kayıp-kaçak oranı AB’de yüzde 8 kadardır.


Tüm bunları nükleer bahaneler olarak sıraladıkları şeylere istinaden söylüyorum. Dünyada bütün gelişmiş ülkeler çevre dostu, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelirken ülkemizde nükleer enerji inadı alabildiğine sürüp gitmektedir. Ülkemiz, yenilenebilir enerji kaynakları açısından değerlendirildiğinde birilerinin aklına sadece nükleer enerji gelmesi de gerçekten ilginçtir.


Nükleer enerji ile ucuz elektrik üretimi sağlanacağı bir hayaldir. Ülkemizde elektriğin ucuz kullanılması isteniyorsa, kamu yatırımlarının önünün açılması, ülke potansiyelinin değerlendirilmesi; hidrolik kaynaklarımızın, rüzgar ve güneş enerjisinin, kömür rezervlerimizin çevreye duyarlı yaklaşımlar içerisinde dikkate alınması gerekmektedir. Türkiye’nin linyit potansiyelini değerlendirme oranı yüzde 40, hidrolik potansiyeli değerlendirme oranı ise yüzde 30‘lar düzeyindedir. Yani ülkemizin değerlendirebileceği kaynaklarının mevcut olduğu resmi rakamlarla ortadadır. Bu hükümet döneminde yapılan rüzgar atlası çalışmasıyla da 48 bin megavatlık ülke potansiyeli hesaplanmıştır. Tüm bu veriler ortada dururken, nükleer enerji gerekliliğinin açıklanması mümkün değildir.


Finlandiya örneğinin gösterdiği gibi nükleer santral inşaat maliyetleri öngörülenin 6 katı artmış durumdadır. Nükleer santralin pahalı bir seçenek olduğu artık bilimsel ve ekonomik çevreler tarafından da kabul edilmekte, ülkemizde yapılmak istenen 3. Nesil teknolojinin de sözde fiyat avantajının dahi ortadan kaybolduğu bilinmektedir.


Nükleer santrallerin yarattığı tehdit, yalnızca patlama ile sınırlı değildir. Nükleer atık sorunu hala çözülememiştir. Nükleer çılgınlıktan vazgeçilmeli; ülke gerçeklerine dayanan, akılcı, yenilenebilir enerji politikaları benimsenmelidir.


– Türkiye’de enerji sorunun çözümü olarak gösterilen nükleer santrallerin ne gibi avantajı ve dezavantajı vardır?


– Hiçbir avantajı yok. Bir ülkenin enerji politikası bağımsız olmalı, dışa bağımlılığı ret etmelidir. Nükleer enerji ise ülkemiz için tamamen dışa bağımlı bir enerji elde yöntemidir.


Bu tip santrallerde yaşanan tek kaza Çernobil değildir. Sadece Çernobil örneğini incelemeniz bile dosyayı kapatmanız için yeter şart olmalıdır. Ülkemiz gibi önemli deprem kuşağında yer alan Japonya‘daki dünyanın en büyük nükleer santrali Kashiwazaki Kariwa‘da Temmuz 2007‘de meydana gelen depremler sonucunda; yangın çıktı, nükleer sızıntı oluştu, radyoaktif radyasyona maruz kalan soğutma suyu denize karıştı. Mayıs 2008‘de Çin‘de deprem sonrası meydana gelebilecek nükleer sızıntı tehlikesi baş gösterdi. Depremden sonra, 15 radyoaktif maddenin teknisyenlerin hala giremediği yıkıntıların altında gömülü olduğu açıklandı.


Nükleer santrallerde sadece depremler nedeniyle tehdit ortaya çıkmıyor. Nükleer tesisler faaliyetleri süresince de tehlike saçıyorlar. Fransız nükleer güvenlik ajansı ASN, 7 Temmuz 2008 tarihinde Triscastin nükleer tesisinde, uranyum içeren 30 metreküplük bir sıvının yayıldığını doğruladı. Nehirler kirletildi, sudaki radyoaktivite düzeyi standartlardan bin kat daha fazlaya çıktı. Suyun kullanımı yasaklandı.


Bu son sızıntı da göstermiştir ki, nükleer santrallerin güvenli olduğu söylemi inandırıcı olmaktan uzaktır. Nükleer santrallerin yöre halkı başta olmak üzere tüm çevre için ne derecede ciddi riskler taşıdığı bir kez daha ortaya çıkmıştır.


Diğer taraftan Türkiye kendi nükleer atıkları yanı sıra başka ülkelerin de atık deposu olma tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor. Dünyanın birçok ülkesinde ilk yatırım ve işletim maliyetleri çok yüksek, 35-40 yıllık ekonomik ömürleri boyunca sıkça arıza ve güvenlik sorunları yaşayan, atık sorunlarına çözüm bulunamayan bu pahalı enerji üretiminden vazgeçerken Türkiye‘de nükleer santral kurulamaz.


– Bir de her yaz ayında içimizin yandığı orman yangınlarını yaşıyoruz. Her yıl binlerce hektar orman yanıyor. Orman yangınları çevre ekolojisini nasıl etkiliyor?


– İnsan vücudu için akciğer ne ise orman da ekosistemde odur. Akciğerlerinizde meydana gelebilecek bir tahribatı düşünün… Buna rağmen ülkemizde orman yangınları bir önceki seneye oranla artmaktadır.


Ormanlarımızın üzerindeki tek tehdit de yangınlar değildir. Çevre ve Orman Bakanlığı, 2B, 2A arazileri ve satış – işgal kıskacındaki orman varlıkları üzerine uyguladığı politikalardan vazgeçmeli, taşocakları, müteahhitler, turizm yatırımcıları için bir rant alanı olarak görülen ormanlarımızın fabrikalara, konutlara, villalara, otellere, iş ve alışveriş merkezlerine, golf sahalarına dönüştürülmesine izin verilmemelidir.


– Gelelim su sorununa. Su sorunu nasıl giderilir? Eğer ivedilikle çözüm bulunamazsa 50 yıl sonra dünyamızı nasıl bir tablo bekliyor?


– Temiz içilebilir suya erişim tüm dünya halklarının hakkıdır. Su yönetimi ile ilgili tüm politikalar; toplumun tamamının su kaynaklarına ulaşım hakkı olduğu ve su kaynaklarının kamu yararına uygun kullanımı temelinde oluşturulmalıdır. Herkesin ücretsiz, temiz su hakkı güvence altına alınmalıdır.


Su varlıklarının korunması ve gelecekteki ihtiyaçların karşılanması için, gerekli araç ve teknikler geliştirilmeli, bu noktada yeni bir bakış açısı öne çıkarılmalıdır. Ulusal ve yerel ölçekte, kamucu bir su politikası oluşturulmalıdır.  Bireysel ve küresel ölçekte, eşitlikçi, doğa korumacı uluslararası bir su politikasının tesisinde Türkiye öncü ülke olmalıdır. Su varlıklarının korunması, geliştirilmesi, doğru ve planlı kullanımında, yasal düzenlemeler bilim ve toplum yararı ekseninde yapılmalıdır.


Su politikası ve yönetiminde, görev ve yetki karmaşasını çözecek merkezi, yerel örgütlenmeler ve tüzel düzenlemeler, yeni bir anlayışla ele alınmalıdır.


Mevcut su varlıkları, miktar ve kalite olarak korunmalı ve iyileştirilmelidir. Ülkemiz yeraltı ve yüzey suyu envanteri, kullanım ve tüketim senaryoları, kamusal bir bakışla ve katılımcı bir anlayışla yapılmalıdır.


Hükümetler, ilgili kamu kurumları, üniversiteler ve meslek odaları ile işbirliğini, özellikle su konusunda acil ve öncelikli bir yaklaşım olarak ele almalıdır.


Tarımda, sanayide ve konutlarda, suyun verimli kullanımına yönelik program ve projeler geliştirilmelidir.


Su varlıklarının, atık sular, katı atıklar, tarımsal ilaç ve gübre kullanımı ile kirlenmesinin önüne geçilmeli, bu alanda proje ve yaptırımlar öncelikle tesis edilmelidir.


Kentsel altyapı hizmetlerinin  geliştirilmesine önem ve öncelik verilmeli, bu alanda da kamucu politikalar hayata geçirilmelidir.


İller Bankası ve DSİ Genel Müdürlüğü gibi kurumların, su politikaları ve su yönetimi alanındaki görev ve sorumlulukları yeniden tanımlanmalı, havza yönetimi temelinde yetkileri genişletilmelidir.


Uluslararası su tekellerinin, kent ölçeğindeki su yönetimi politikalarına, bu alandaki projelerine ve özelleştirme  uygulamalarına karşı, kentsel su dağıtım şebekeleri ve arıtım sistemleri hemen kamulaştırılmalı, İller Bankası ve belediyeler eli ile yönetilmelidir.


Suyun en temel yaşam gereksinimi olduğu gerçeğinden hareketle; ticarileştirilmesine ve metalaştırılmasına dönük her türlü politika ve programın şiddetle karşısında durulmalıdır. Su bir haktır ve alınıp satılabilir değildir. Bu gerçeği ret eden uygulamalar gerçekleştiğinde yoksulların suya erişimi engellenecek; yaşam hakları gasp edilecektir. Bu uygulamalar sonrasında olacakları görmek içinde 50 yıl beklemek gerekmeyecektir. Cochabamba, Güney Afrika, Hindistan, Londra ve Fransa’da suyun başının ulusötesi sermayeler tarafından tutulması sonrasında yaşananlar bilinmektedir.


– Dünyada artık gözle görülür bir şekilde iklim değişikliği yaşanıyor. Kyoto Protokolü biraz da bu yüzden çok önemli. Bir anlamda bu protokolü imzalamak, karbon dioksit ve sera etkisine neden olan diğer beş gazın salınımını azaltmaya söz vermek demek. Türkiye bu protokolü imzalayacağını resmen açıkladı. Ama sanırım halen imza atılmadı. Neden geciktiriliyor?


– Dünyanın yaşadığı iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğu ve bundan en fazla sorumlu olanların gelişmiş zengin ülkeler olduğu artık bilim insanları ve tüm çevrelerce kabul edilmektedir. Dünya nüfusunun yüzde 15’ini oluşturan zengin ülkeler, toplam CO2 salımının yarısından sorumludur. Dünya atmosferine salınan sera gazlarının çok büyük bir kısmının kaynağını zengin ülkeler oluşturmasına rağmen iklim değişikliğinin en yüksek faturasını yoksul ülkeler ve onların vatandaşları ödeyecek gibi görünmektedir.


Daha fazla tüketimin bir refah göstergesi olarak sunulduğu ekonomik sistemde, Kyoto Protokolü gibi araçlarla küresel ısınmanın olası etkilerinin en aza indirilemeyeceği açıktır. Daha çok tüketim, sınırsız büyüme anlayışı devam ettiği sürece “sera gazı emisyonları” azalmayacak sadece yer değiştirecektir. Kyoto Protokolü’nde öngörülen mekanizmalardan biri olan emisyon ticareti, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeleri sömürmeye devam etmesi için başka ve yeni bir araçtır. Protokolün “havayı kirletme hakkı” olarak tanımlanabilecek emisyon ticaretine kapıyı açması, fakir ülkelerin emisyon salımı haklarını gelişmiş ülkelere satmaları anlamına gelmektedir. Bu haliyle Protokol’ün amaçladığı yüzdelik indirimlerle görünüşte bir azalmadan söz edilebilirken, gerçekte atmosfere aynı miktarda gaz salınacaktır. Çevre sorunundan fırsat kollayanlar havamızı da ticari bir metaya dönüştürme, kendine yeni pazarlar yaratma çabası içindedir.


Özetle birçok çevre tarafından çıkışmış gibi gösterilen  “Kyoto Protokolü”nü küresel iklim değişikliğine çözüm getiremeyecektir. Çevre sorunlarını parçacı ve mekanist yaklaşımlarla ele alınmamalıdır.


Bu protokolün düzenlenebilmesi için yapılan toplantılarda da küresel iklim değişikliğinin ya da insanoğlunun geleceğinin değil, çok uluslu sermayenin geleceğinin tartışıldığı bilinen bir gerçektir.


Odamızın bu konulu yaptığı basın açıklamasının başlığı bile durumu oldukça net açıklamaktadır: “İKLİMLER ÇOKTAN DEĞİŞTİ KYOTO PROTOKOLÜ NEYİ DEĞİŞTİRİR? Atmosfere salınan ve salınacak olan sera gazı emisyonlarının yerini mi?”


Türkiye’nin bu haliyle bile neden geciktirdiği sorularına Sayın EROĞLU yaptığı konuşmalarda “Doğrusu ben de daha önce ‘Kyoto bize büyük sorumluluk yükleyecek’ diye düşünüyordum. ‘Gelişmekte olan ülkeyiz, niye imzalayalım, niye onaylayalım’ diyordum. Tüm raporları dikkatlice okuyunca, bunun böyle olmadığını fark ettim. Bu yüzden onaylanmasına karar verdik” diyerek en yetkili ağızdan yanıt verdi sanırım.


– Her konuda olduğu gibi çevre konusunda da bilinç düzeyi yüksek bireylerin varlığı kadar, örgütlü davranışların da olması gerekiyor. Sizce Türkiye’de çevre konusunda örgütlü davranışlar yeterli midir? Elbette yeterli olmasa bile bireysel çabalar oluyordur ama örgütlü davranışlar yeterli midir? Bu durum diğer ülkelerde nasıldır?


– Çevre konusundaki bilinçli ve örgütlü davranışlar yeterli olsaydı bu röportajda sorduğunuz soruların içerikleri de yanıtları da değişmiş olurdu. Bir önceki sorunuzda dünyanın uzun zamandır tartıştığı bir konunun, ülkemizde bu konudaki en yetkili kişi tarafından yeni incelendiğini ister kendi açıklaması deyin ister itirafı deyin kendi sözleri ile verdim. Anayasa ile güvence altına alınmış sağlıklı bir çevrede yaşam hakkımızı sonuna kadar savunmamız ve birlikte davranmamız gerekiyor. Çevre Mühendisleri Odası, üstlendiği miras ve sorumlulukla kamuoyunu bilgilendirmeye ve bilimsel ve kamucu yaklaşımlarını, çözüm önerilerini paylaşmaya devam ediyor.


FOTOĞRAF: Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesinin 7. Dönem Yönetim Kurulu Başkanı Eylem Tuncaelli


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER


İzzettin Önder: On soruda kriz
‘Çanakkale geçilseydi, Lenin devrim yapamazdı’
‘Sendikal haklarda dışa başka resim veriliyor’
‘Bir Fethullah Gülen devleti tasarlanıyor…’
‘Her midye yenilmez’
İsmail Çoban ile Aşık Veysel üzerine
Bozcaadalı bir Rum’un gözünde ‘Anayurt’
İstanbul’un en önemli sorunu yönetimidir’
‘Karadeniz’deki yokoluşa karşı çıkalım’
Dişli’ uyarı
‘Fotoğrafta görsel kirlilik oluştu’
Türkiye’ye 45 kez turist olarak geldi
‘Bir karşı devrim olmaktadır’
‘Turizm sektörü iyi başladı ama…’
‘Yerli turiste pahalı değiliz…’
‘Türkü giren eve kötülük girmez…’
Boris’in babası, dedesi Ali Kemal’i anlattı
‘KKTC turizminin sorunu ulaşım’
Antalya ormanlarına ‘turistik’ kıyım!
‘AKP’nin Alevi açılımı; evlilik içi tecavüz’
`Bugün ezilenlerin rüyası yok!`
‘Denizlerin talepleri hala Türkiye’nin temel ihtiyacı’
‘Antalya’yı kolay yağmaladılar’
‘Biz devrimciler büyük bir ailenin üyeleriyiz’
‘Abidin’in büyük sanatçılığı yeterince bilinmiyor’
‘Devrim artık şart olmuştur…’
‘AKEL’in zaferi, tüm ilericiler adınadır’
‘Türban MHP’nin taktiğiydi…’
‘AKP gecikmiş bir baroktur!’
‘Figuran değil müdahil olmalı’
İranlı yazar Erad: Aşk, Türk’ü, Kürt’ü sevmektir
AKP’nin Alevi sınavı…
“Çerkes Adil Paşa’nın tahsildarlık günleri”
Sıra şeytanda…
Selek: Feminist kitabevi Amargi bir okul…
İstanbul’un turizmi bu atölyede şekilleniyor
Neden Patara ve neden şimdi?
‘Terörün panzehiri ekonomik gelişmedir’
‘Türkmenlerin hakları, bizim Kürtlere de tanınmalı’
‘Mahalle baskısı değil, ideolojik baskı’
‘Meclis’teki partilerin kadın politikası yok’
‘Merkezde bir yeniden yapılanma olmalı… ‘
Fotoğrafın büyücüsü: Aykan Özener
Savaş karşıtı eylemlerin fotoğrafçısı: Hüsnü Atasoy
Uras: Desteği için Baykal’a teşekkür ediyorum!
‘AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek’
Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı’
Yeşiller bağımsızları destekleyecek
Türkiye sağlık turizminde atakta
‘Hayallere tanık olmak istedik’
‘İngiltere’de işkence yaptılar…’
Akın Birdal: CHP Kürt sorununu unuttu
‘Düşünceye militarizm de engel…’
Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker
‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’
‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
Hırant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
‘Sol hareketin çoğu kapitalizmin versiyonu’ VIII
‘Yurtseverlik karşılıksız ve zararlı bir taktik’VII
‘İslamcılar’la flörtü kaygıyla izliyoruz!’ VI
‘Türkiye’de antiemperyalist islami hareket hayal’ V
Liberal ve milliyetci savrulma yaygınlaştı IV
‘Siyasal İslam’la isbirliğine gitmeliyiz’ III
Dünya solu karamsarlığı attı II
‘Emperyalizme kurşun sıkanlar müttefikimdir’ I
Hayalet yazar Hüdai Nabit
Çitlembik ağacıyla söyleşi
‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
İran PKK’yi neden bombalıyor?
Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
Merve Kavakçı: Dini bir mesele
Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
‘Beni en çok korkutan: Google’
‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
O bir ‘peynir avcısı’
‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova
Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
12 Eylül iddianamesine ne oldu?
Akın Birdal: Evren yargılanmalı
Hitler ile söyleşi…
‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
Türk solu titreyip kendine gelmeli’
‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
ABD işdünyasında çöküş…
‘ABD Anayasası Patara’dan’
Çocuklar öldürülmesin!
‘Bir Gün Mutlaka’
‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
Kaş’taki gözyaşı
‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
Devrim Bize Yakışırdı!
G-8 protestosundan gözlemler…
Başkalarının hayalleri…
Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
Fokları, katliamdan kurtaralım!
Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
Çocuk İşçiler
Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
Faşizm neden Almanya’da kök saldı?
Demirel davasında tekelci medya da suçludur

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.