İsveç radyosu kayıtlarından Hrant Dink

Hrant Dink’in, bir toplantı nedeniyle 17 Aralık 2006’da İsveç’e yaptığı ziyaret, belki de, ölümünden önceki son yurt dışı gezisiydi. Stokholm’de yaşayan Gazeteci arkadaşı Abdullah Gürgün’le buluştuktan sonra, birlikte, İsveç’in efsane lideri Olof Palme’nin, Sveavägen Meydanındaki vurulduğu yere gittiler. Dink, üzerinde ‘’İsveç Başbakanı Olof Palme 28 Şubat 1986 günü burada öldürüldü’’ yazılı bronz levhayı uzun uzun inceledikten sonra bir demet kırmızı gül bıraktı. Sonra, birkaç yüz metre ötede, Adolf Fredrik Kilisesi’nin bahçesindeki Olof Palme’nin esas mezarına gittiler. Orada duygulu anlar yaşayan Hrant Dink, Palme’nin, büyükçe bir kayadan oluşan gösterişsiz mezarına taşına baktı, baktı ve, ’’Bu dünayada, güzel insanlara yaşam hakkı tanınmıyor!’’ dedi. O’nun bu sözleri, arkadaşı Gürgün’ün beyninde çakılı bir çivi gibi durur hâlâ… .

Bu ziyaret, iki ’’barış güvercini’’ arasındaki ilk buluşma veya son vedalaşmaydı. O karşılaşmadan bir ay sonra, ikinci barış güvercini de, 19 Ocak 2007 günü, İstanbul’da, sokak ortasında kurşunlanarak öldürüldü!

Gazeteci Gürgün ve Hrant Dink, daha sonra Oden Oteli’ne geçerek, İsveç Radyosu için uzun bir söyleşi gerçekleştirdiler. Söyleşinin bazı bölümleri o günlerde ’’Brytpunkten’’( kırılma noktası) programı ve başka yayın organlarında yayımlandı. Abdullah Gürgün, Hrant Dink’in ölümünün beşinci yılında, arşivlerden bu ses kaydını bularak yeniden gün yüzüne çıklardı.

Hrant Dink, o söyleşinin başlangıcında, Ermeni sorunuyla ilgili görüşlerini, ’’Ne inkâr, ne ikrar; ille de idrak’’ sözleriyle fade ettikten sonra, yaşam öyküsünü özetliyor:

’’Malatya’lıyım ben, 1954 yılında doğdum. Çocukluğumdan fazla birşey anımsamıyorum. Bir Deli Gaffar vardı, Malatya’nın sembölüydü. Onun arkasından koştururduk çocukken, taş atardık; o da bize atardı. Bir de dedemi hatırlıyorum. Evinin duvarının dibine hasır bir iskemle atar, sürekli kitap okurdu. Çok Ermeni vardı; bizim mahalle Ermeni’ydi mesela; Salköprü Mahallesi… Alevi Mahallesinin yanındaydı; Çavuşoğlu Mahallesinin… Zannediyorum, yüz, yüz elli aile vardı; şimdi on iki, on beş aile kaldı.1961 yılında İstanbul’a göç ettik. Ben, o zaman 7 yaşındaydım. Babam, daha önce gelmişti İstanbul’a. Bir yıl sonra biz de geldik babamın yanına, annem ve iki kardeşimle. Geçimsizlik yaşıyorlardı annemle; ayrıldılar. Boşandılar ve ninem, bizi Gedikpaşa’daki bir yatılı okula götürdü; Ermeni Kilisesinin bir yuvası vardı. Ondan sonra, orada büyüdük işte. Sonra, lisede, Üsküdar’da yatılı bir okula gittim. Derken Üniversite çağımıza geldik. O yatılı okulda tanıştığım, birlikte büyüdüğümüz bir kızla, eşimle(Rakel’le) evlendik. Bir yandan çalıştık, bir yandan okuduk üniversitede. Bir yandan da çoluk çocuğa karıştık; hayat böyle devam etti.’’

Hrant Dink, söyleşinin bir yerinde devletin, Ermeniler ve diğer yurttaşlara yaklaşımını eleştiriyor:

’’Devletin, yurttaşlarına eşit mesafede kalma anlayışı gerçek bir anlayış değil; gerçekleşmiş bir anlayış değil. ’Türk- İslamSentezi’ diyebileceğimiz, hatta İslami daha ziyade. Sünni- Hanefi (anlayışına) dayandırılmış bir algılama üzerinden toplumu idare ediyorlar…’’

Hrant Dink, Ermeni sorununun başlangıç nedenlerini de şöyle açıklıyor:

’’ Osmanlı’nın güçsüzleşmesi başta geliyor bir kere. Güçsüz Osmanlı, kendi güvenliğini sağlayamıyor. Milliyetçiliğin Batı’dan Osmanlı’ya gelip,Osmanlı’daki milletleri etkilemesi, bağımsızlık mücadelerinin çoğalması, Osmanlı’nın sürekli toprak kaybederek korkuya kapılması…Bu tür sebepler sonunda yaşayan halklar birbirine düşürüldü. Bütün gayrı Müslim halklar Osmanlı’dan koptu, bir tane gayrı Müslim halk kaldı; Ermeniler… Ermeniler, öbürleri gibi bağımsızlık peşinde değillerdi.’’

Hrant Dink, Atatürk’ün, Ermenilere yaklaşımını da şöyle değerlendiriyor:

’’ Atatük’ün Ermenilerle ilişkileri…Kendisinin bizzat katıldığı çatışmalar içerisinde, Ermenilerin tehciri sırasında orada değildir; başka görevlerdedir.’’

Dink, söyleşinin sonunda, Ermeni sorununun çözümüyle ilgili şu öneride bulunuyor:

’’ Diyalog, diyalog işte…Konuşmaları lazım aralarında. Yabancı ülkelerin tekeline bırakmamaları lazım. (yabancı ülkelerin) tekeline bırakmamaları lazım. Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını talep etmelerilazım. Türkiye içerisinde, bu tarihin bütün boyutlarıyla konuşulması lazım. Fikir özgürlüğü lazım. İfade özgürlüğü lazım. Bilginin serbestçe dolaşması lazım ki, Türkiye kendi içinde bu konuları tartışsın ve kendisi ortak bir kanaate varsın. Bu gün, dışardan, Türkiye’ye ’kabul et!’ baskısı yapılıyor. Devlet de, kendi toplumuna ’inkar et’ baskısı yapıyor. Hem bu inkar, hem bu ikrar baskısı, ikisi de bence yanlıştır. Türkiye toplumunun ne ’inkara’, ne de ’ikrara’, şu anda idrake ihtiyacı vardır. Ne inkâr, ne ikrar; ille de idrak!…’’

alinergis@yahoo.se

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here