İSVEÇ’TEN… Aşık Nesimi

İSVEÇ’TEN… Aşık Nesimi

0
PAYLAŞ

Aşık Nesimi’nin babası Kalaycı Bavık, Demirci Kawa  gibi işinin ustası bir adamdı…

Bakır kaplara kalayın en iyisini o atardı.Dibi delik çamaşır kazanlarını, tencereleri örsün üzerinde çekiçle döver,lehimin en iyisini o dökerdi.

Hele bir de saban demirine, baltaya, bıçağa su vermesi vardı ki, İsveç çeliği eline su dökemezdi.

Bavık, kalaycılığı, yanında çırak durduğu Hacın’lı (Saimbeyli)  Ermeni Artin ustadan  öğrenmişti.

Her işin en iyisini Bavık bilirdi.Bozulan su değirmenlerini o onarır, döven taşlarını değiştirmekte hünerli, at nallamakta üstüne yoktu.Üç vuruşta  hayvanın canını acıtmadan çiviyi nalın deliğinden tırnağa gömerdi…

“Benim ustam!” diyerek Artin ustasından bir söz açtı mı, destan kahramanlarını  anlatırcasına coşkuyla  kendinden geçer, “yeter artık!” demeden  susmazdı.

Bavık, yaşı seksene yaklaşmasına karşın, halâ ateşin, körüğün önünde çekiç sallayıp ,kap kalaylayan,uzun sakallı, ermiş görünümlü bir kişiydi.Tunceli’den, Derviş Cemal Aşireti’nden, dede soyundan gelmesine karşın kimseye el öptürmezdi.

Aşık Nesimi, bizim köyün nüfusuna kayıtlıydı.Bavık, yıllar önce, bir süre bizim köyde oturmuş, Nesimi doğup beş/altı yaşına girdikten sonra  göçüp başka yerlere  gitmişti…

Kalaycı Bavık ve Aşık Nesimi, atlarla, katırların sırtına yüklü körüklerle Kân’ın Gediği’nde göründüler mi; babam, kesilecek kuzuyu hazırlamak için ahıra doğru yürürdü..

Beni de tutabilirsen, tut artık.Koşa koşa, köyün üst başındaki kengerlikte karşılar, tam hizalarına geldiğimde esas duruşa geçer, elimi anlıma götürerek selam verirdim.

Bavık, bu komikliğime güler, “ Hay maşallah, Ağa’nın dölü mekteplere gidip asker olacak, sonra da gelip bize kelepçe vuracak” derdi.

Tam o anda,Aşık Nesimi, beni  kaptığı gibi havada bir kuş yavrusu gibi etrafında döndürdükten sonra körük yüklü katırın sırtına oturturdu. “Düşürme ha!” diyerek curasını da kucağıma verirdi.Deri kılıf içindeki curayı koklar, öper, bağrıma basardım.O anda havada süzülen bir kartal görmüşsem curayı, silah gibi kartala doğrultur “dan! ..dan!” ederdim.

Nesimi işte o zaman kızardı:

 “Bu silah değil, sazdır.Bununla cana kııyılmaz, güzel söz edilir.Bütün canlıların, kurtların, kuşların şarkısı söylenir.” derdi.

Kapının önüne geldiğimizde, onlar atların, katırların sırtındaki yükleri indirilirken ben kazmayı bulup getirirdim.Oturma avlusunun bir köşesine körük için çukur kazardık.

Daha ocağa çay koymaya fırsat bulamadan evimiz “hoş geldin”e gelen komşularla dolup taşardı. Köyde radyo yoktu. Bavık, geldiği , gördüğü yerleri; bildiği,duyduğu kadarıyla memleketin halini, ahvalini anlatırdı.

Her defasında  Kara Bese koşarak  yanına gelir, Bavık’ın ellerine sarılarak ağlar , “Memed’imden bir haber var mı,Memed’imden?” diye sorardı.

Bavık, hiçbir zaman Memed’den ona haber getirmezdi. Memed, Kore Savaşı’na gitmiş,bir daha geri dönmemişti.Altı yavrusuyla   ortada kalan Bese, aklını oynatmıştı.İlk bahar aylarında sular bulanmaya başladı mı, Bese “Memed! Memed! Çocuklarına bakamıyom, gel artık!” diye bağırarak dağlara düşerdi.Sular duruluncaya kadar Bese ahırda zincire vurulur,üstüne kapılar kilitlenirdi.

Okuma/yazmayı daha ilkokula başlamadan evde kendi kendime sökmüştüm. Babamla Yalak pazarına  gittiğimizde satın aldığım Karacaoğlan, Erzurumlu Emrah, Sümmani, Aşık Kerem’ e ait kitapları getirir önlerine koyardım.Bavık’ın okuma yazması yoktu. Nesimi, ilkokulu dahi bitirememişti.
Kitapları bana okuturlardı.Okutmakla da kalmaz, “Makamıyla” söyletirlerdi.Kitaplardan okuduğum şiirlerin, deyişlerin her birine  kafamdan ayrı bir makam uydururdum.

Sonra, Nesimi curasını alır, benim hiç duymadığım makamlarda, havalarda, deyişler, türküler söylerdi:

“Söyle Dilber suçum nedir/ Seni candan sevdiğim mi/ Seni Allah gibi bilip/ Sana gönül verdiğim mi..”

Nesimi’nin, Dilber teyzeme aşık olduğunu daha o yıllardan bilirdim..

 En çok Sümmani’den, Melûli’den söylerdi.

Dedem Cafer Tan’ın, deyişini okuduğunda annem ağlamaya başlar,sesimizi Nesimi’nin sesine katar, birlikte söylerdik:

“Şu dünyanın devranına/ Aldanma gönül aldanma/ Zilli, çanlı kervanına/ Aldanma gönül aldanma”

Akşama doğru, komşular “Davar, mal zamanıdır”diyerek kalkar gider, annem sofrayı hazırlamaya başlardı.

Ben de, o arada atlara, katırlara ot vermek için ahıra gider, atları tımar eder, saçlarını okşar,gözlerini öperdim.

Yemekten sonra, komşular yeniden toplanır, gece yarılarına dek çalıp söyleşirlerdi.

Ertesi gün artık iş zamanıydı.

Bavık işinde titizdi.

Köyde kalaylanacak ne kadar kap, kacak, tencere tava varsa körüğün yanına yığılır, kaplar, kalaylanmadan önce kumla ovulurdu.Nesimi, dibine kum atılmış büyük kazanların içine girer, kazanın dibini ayaklarıyla bir sağa, bir sola dönerek ovardı.Ben de, tencerelerin içine girer, aynı hareketleri yinelerdim.Körük ateşinde iyice ısıtılan bakır kaplara atılan nışadır kokusuna bayılırdım.

Kaplara iki/üç kat kalay süren Bavık,Nesimi’nin yaptığı işi de hiç beğenmezdi:

“Bunun kalaycılıkta gözü yok, aklı curanın tellerinde.İşi gücü, çalsın,söylesin.”

Kendisiyle birlikte Artin ustadan öğrendiği kalaycılık zanaatının da yitip gideceğine inanırdı.

Köydeki kap kacağın kalaylanması günlerce sürerdi.İş bittiğinde Bavık ve Nesimi denkleri, körükleri toplayıp katırlara yükler, başka bir köyün  yolunu tutarlardı.


Sonraki yıllarda, Kayseri’den, Darende’den at arabalarıyla çerçiler gelmeye başladılar.Köyde ne kadar kap, kacak, bakır varsa, beş metre fistanlık bez, bir avuç, keçi boynuzu, üç beş incik, boncuk karşılığında toplayıp aldılar.Bakır kapları aliminyum kaplarla değiştirdiler.

Köyde bakır kap kalmayınca Bavık da, Nesimi de artık gelmez oldular.Her son baharda gözlerimi Kân’ın gediğine dikerek boşuna bekledim gelmelerini…

***

Aradan çok uzun yıllar geçti…

O arada Kalaycı Bavık öldü.Aşık Nesimi, Dilber Teyzemle evlenerek İstanbul’a yerleşti.

Ben, o yıllarda Ankara’da memur olan ağabeyimin yanında orta okula gidiyordum.Ağabeyimin maaşı yol parasını   denkleştirmeye yetmediği  için o yaz köye gidememiştim.

Aşık Nesimi, Rahmi Saltuk ve İsmail İpek, Halk Oyuncuları Tiyatrosu(HO)’da saz çalıp deyiş söylüyorlardı.Tiyatro, Ankara Sanat Tiyatrosu sahnesinde Erol Toy’un yazdığı  Pir Sultan Abdal oyununu sahneliyordu.Tuncel Kurtiz ve Tuncer Necmioğlu’nun da rol aldığı tiyatro grubu daha sonra Yaşar Kemal’in Teneke adlı oyununu da sahneledi.

Dilber Teyzem, tiyatro nedeniyle  İstanbul’ dan Ankara’ya gelmişti. Abidinpaşa’da  Aşık Mahsuni’yi görmeye gidecekti. Beni de birlikte götürdü.O yıllarda Muhsuni adı daha yeni yeni duyuluyordu. Dikimevi’nden birkaç durak sonraki bir apartmanın ikinci katında oturuyordu.O zaman Suna ile evliydi. Emrah, daha çok küçüktü, evde bir sürü çocuk vardı. Mahsuni’nin ilk 45’lik plağı olan “İşte gidiyorum çeşmi siyahım” yeni çıkmıştı. Plağın arka yüzünde “Aman doktor bak bebeğe” parçası vardı:

“Berçenek’ten yaya geldim/ Aman doktor bak bebeğe/ Beşiğini elden aldım/Yandım doktor bak bebeğe”

HO Tiyatrosu, yaz sezonu nedeniyle çalışmalarına ara vermişti.Aşık Nesimi ve Dilber teyzem, Ankara’dan  İstanbul’a dönerken beni de birlikte götürdüler.

Kavacık’ ta bir gecekonduda oturuyorlardı.

Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) yükseliş yıllarıydı.

Ev gelip gidenlerle dolup taşıyordu.Konukları gece yarılarından, sabahlara dek sohbet ediyorlardı. Neler konuştuklarını anlamıyordum.

 Eve gelenler arasında Mehmet Ali Aybar,Yaşar Kemal, Can Yücel  İlhan Selçuk, Çetin Altan, Ruhi Su, Aşık İhsani gibi isimler vardı.

Yaşar Kemal’le Can Yücel evin demirbaşlarıydılar.

Teyzem, Yaşar Kemal’le,Can Yücel geldiklerinde  “Bu körle, bu sarhoştan bıktım” diyerek şakalaşıyordu.Yaşar Kemal, teyzemin hazırladığı içli köfteleri bir defada yutuyordu.

Evin bitişiğindeki ek gecekonduda dört, beş üniversite öğrencisi kalıyordu.Bunlardan teyzemin eline balta tutuşturarak odun kırdırdığı öğrencinin, Dünya Gazetesi’nin şimdiki genel yayın yönetmeni Osman Saffet Arolat olduğunu  sonradan öğreniyordum. Öğrencilerden bir diğeri de, sonraki yıllarda pasaport alarak yurt dışına çıkmasına izin verilmediği için kolu kesildikten sonra kanserden ölen Harun Karadeniz’di.

Mazlum, o zamanlar daha çok küçüktü.Muzlum ağladığında,Aşık Nesimi onu susturmak, uyutmak  için ninni yerine  baş ucunda  cura çalıyordu.

***

12 Eylül darbesinden sonra Ankara Bürosu’nda çalıştığım Aydınlık Gazetesi kapatılmış, hepimiz işsiz, güçsüz ortada kalmıştık.

12 Eylül sonra,“Mao’cu”geçmişimden dolayı kimse bana iş vermiyordu.Ayakta duracak ekonomik gücüm yoktu.

Babam, küfürler savurduğu şehir yaşamını terk etmemi istiyor;“Gel, sana koyun alayım, traktör alayım, komşu köylerden bir de cıncık gibi gelin getireyim. Başka kimim var, gel, köye yerleş” diyerek beni köye dönmeye zorluyordu.

Şansımı bir de Babıali’de denemek için İstanbul’a gittim. Nesimi amca ve Dilber teyzemin yanında işsiz, güçsüz aylar geçirdim. Ev, “yol geçen hanı” gibi olduğu ve her gelen en az bir kaç gün  kaldığı için benim varlığım fazla rahatsızlık vermiyordu.

Nesimi amca, bir sabah bana “Haydi kalk, seni köre (Yaşar Kemal’e) götüreyim” dedi.

Telefon etti, Emirgan’daki bir çay bahçesinde buluştuk.Yaşar Kemal, adımı Aydınlık Gazetesi’nden biliyor, beni Cumhuriyet Gazetesi’ne yerleştirmeye çalışıyordu.

Ertesi sabah Cumhuriyet Gazetesi’nin girişinde buluştuk.Beni, Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal ve Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin’e  götürdü.

İşsiz Kaldığım süre içinde kendi olanaklarımla Kayseri,Sarız’ın Altısöğüt Köyü’nde, 50 yılda 35 kişinin öldüğü Kan Davasıyla ilgili bir yazı dizisi hazırlamıştım. Yaşar Kemal, bu çalışmadan övgü ile söz etti..Yazı dizisi, bir hafta süreyle  Tan Oral ‘ın çizgileriyle Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlandı.Ancak, işe alınmadım.

O yıllarda, Cumhuriyet Gazetesi’nde  bir iç kavga yaşıyordu.12 Eylül’den  sonra gazete yönetimini ele geçiren Emine Uşaklıgil ve Hasan Cemal; İlhan Selçuk ve ekibini tasfiye etmeye çalışıyordu. Ortalık toz duman içindeydi, kimsenin kimseyi görecek hali yoktu.

Bir süre daha bekledikten sonra, Aşık Nesimi baktı ki olmuyor,bu kez de beni  İlhan Selçuk’a götürmek istedi. Ancak, Yaşar Kemal, “İş,Hasan Cemal’de bitiyor, böyle bir girişim ters etki yapabilir” diyerek öneriye karşı çıktı.

Birkaç ay da böyle geçti.Yaşar Kemal, bir sabah  telefon etti.Hasan Cemal ve Okay Gönensin’e esaslı bir küfür savurduktan sonra  beni yanına çağırdı.

Çağaloğlu’nda bir yerde buluştuk.Bir kebabçıda karnımı iyice doyurduktan sonra, Sirkeci Garı’nda  bir tren  bileti aldı; “Böyle günleri ben de çok yaşadım” diyerek cebime o zamanın parasıyla 300 Lira da para koyduktan sonra, “Git,Haydarpaşa’dan trene bin,doğruca  Ankara…Cüneyt Arcayürek’le konuştum.

Cüneyt, Güneri Cıvaoğlu yönetiminde çıkan Güneş Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi oldu.Seni bekliyor, git onu bul, işin hazır..” dedi.

Ankara’da, “Beni Yaşar Kemal gönderdi” dediğimde, Cüneyt abi neredeyse beni çiçeklerle karşılıyordu…

***

Adana’lı hemşehrim Necati Doğru da  Gazetenin haber müdürüydü.

Selman abi (Erdoğdu) ile birlikte Güneş’in Parlamento bürosunda çalışıyordum.Ancak, rahat bana batıyordu. Ben ille de Sıkıyönetim duruşmalarını izlemek istiyordum. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun, ne kadar “demokrat” olduğunu kanıtlamak için bir ara Mamak Askeri Cezaevindeki tutuklularla röportaj yapılmasına izin verdi. Cüneyt abi, “Kör’ün adamı, bu işe sen git bakalım” dedi.Ankara Esenboğa Hava Limanını bombalamaktan  idama mahkum edilen Ermeni terörist Levon Ekmekçiyan’la son röportajı ben yaptım. TKP ve Dev-Yol sanıklarıyla görüştüm. Kenan Evren’in zeki buluşu(!)  “Karıştır, barıştır” uygulaması gereği, sol eğilimli öğretmen örgütü Töb-Der Ankara Şube Başkanı Ali Başpınar ile Savcı Doğan Öz’ün katili ülkücü İbrahim Çiftçi’yi aynı hücreye koymuşlardı.

3 günlük olarak hazırladığım yazı ilk bölümü yayınlandıktan sonra Sıkıyönetimin emriyle durduruldu. Nedenini sorduğumda, Ankara İstihbarat Müdürüm Nahit Duru, “Yazını fazla insancıl bulmuşlar.Bundan sonra sıkıyönetim duruşmalarını izlemeni de istemiyorlar” dedi.

Tam o günlerde, Haber Merkezi Müdürümüz Necati Doğru’dan bir telefon geldi:

” Meclis, siyaset  sana göre değil. Gel seni İstanbul’a alalım.İstanbul’u yaz.Gelmek istersen ben Cüneyt Abi’yle konuşurum” dedi.

Bekardım.Terziye göç demişler, iğnesinin başında olduğunu söylemiş.

İstanbul’da teyzem, kalacak yerim de vardı.

Fazla düşünmeden karar verdim ve  gittim…

Bu, benim Aşık Nesimi ve Dilber teyzemle son buluşmamız olacaktı.

İstanbul’da, meslek yaşamımdaki yaprak dökümü çok erken başladı.

 Bir süre sonra Babıali’nin bildik fırtınalarından biri esti.Güneri Cıvaoğlu, Cüneyt Arcayürek  ve Necati Doğru gazete yönetiminden uzaklaştırıldılar.

Yeni yönetim, bizi eski ekibin adamları olarak görüyor, kıytırık işlere  gönderiyordu.Her birimiz, iş yapmayan, işe yaramaz adamlar haline gelmiştik.

Koray Düzgören, Milliyet’in İstihbarat Şefi idi. Önce Ayda Özlü Çevik’i yanına aldı. Sonra birlikte beni transfer ettiler.

Koray ağabeyi,  ta 1973’lerde, Ankara’da, TRT’den ayrıldığı günden beri tanıyordum.

“Hadi gel!” dediklerinde  koşa koşa gitmiştim. Ancak, Milliyet’te de işler karışıktı.Aydın Doğan, gazeteyi henüz satın almamıştı.Milliyet, Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden sonra kendini bir türlü toparlayamamıştı.

Orada da cadı kazanları kaynatılıyordu. Yine teyzemin yanında kalıyordum.Teyzem beni çok seviyordu .Bir gün gitmesem, telefonla arıyor, çağırıyordu.Ama  daha fazla yük olmak istemiyordum.

Mazlum, Songül ile evlenmiş, Saki doğmuş,büyümüş, okula başlamış, evde hep birlikte  oturuyorlardı. Kavcık’taki evi de satmış, kiraya çıkmışlardı.Muzlum’un maaşından başka  gelirleri yoktu.

Aşık Nesimi, kendisi için tek çıkış yolunu İsveç’e gitmekte buldu.Valizini hazırladı. Sirkeci Garı’nda trene bindirdik, İsveç’e gönderdik.

Ben de, Fikirtepe’de, tek odalı,banyosu bile olmayan bir ev tuttum.

Milliyet’te, Koray abinin de benim de durumumuz iyi değildi. Koray abi, bir pazar günü izinliyken işine son verdiler. Ben o gün  çalışıyordum.Koray abiye, işine son verildiği haberini telefonla ben bildirdim. Artık benim de suyum ısınıyor demekti.

Ani bir karar verdim, Nesimi amcanın yolunu izleyerek ben de İsveç’e gittim. O Stockholm’de,ben Malmö’deydim.İkimiz de  oturma ve çalışma izni almıştık..

Sık sık  telefonla görüşüyorduk.. Yazın, birlikte, köyümüze, doğduğumuz topraklara gitmekten söz ediyorduk. Yılan balıkları  ölecekleri zaman doğdukları sulara giderlermiş…

O yaz, Türkiye’de buluşacak, birlikte Binboğa’ların doruklarına tırmanacaktık. Söğütlü çeşmenin başında kuzu çevirecek,saz çalıp, türkü söyleyecektik. Elbistan’a, 93 yaşına giren  Aşık Melûli’yi ziyarete gidecektik. Ben bir de kamera alacaktım, onlar saz çalıp, deyiş söylerken  filmlerini çekecektim.

Nesimi amca, Türkiye’ye benden önce döndü. Benim gitmem gecikti. Ay sonunda maaşımı da alıp öyle gitmek istiyordum. Yetişseydim, belki Sivas’a da birlikte giderdik..

O Sivas’a  yalnız gitti.

2 Temmuz 1993’te diğer 36 canla birlikte Madımak Oteli’nde yandı, bitti, kül oldu…

Doğduğumuz dağlar yerine Karacaahmet ‘teki mezarına gittim. Beyaz mermerlerin  altında yatıyordu.


***

Aşık Nesimi’den sonra teyzem de uzun yaşamadı. İki yıl sonra, birden rahatsızlandı. O sıralar  tesadüfen İstanbul’daydım. Beykoz Devlet Hastanesi’nde yatıyordu. Bir gün önce ziyaretine gitmiştim. Ertesi taburcu olacaktı. Sabahleyin  telefon ettim, “Öğleden sonra geliyorum” dedim.

Gittiğimde morga kaldırmışlardı. Kalp krizi geçirmişti… Vasiyetine uyarak, onu Beylerbeyi’nin tepesindeki mezarlığa, kara ardıç ağaçlarının gölgesine gömdük…

Ondan da geriye Muzlum’un çok güzel yorumladığı o ezgi kaldı:

“Söyle Dilber suçum nedir/ Seni candan sevdiğim mi/ Seni Allah gibi bilip/ Sana gönül verdiğim mi// Ahdına vefan var idi/Safi lekesiz bal gibi/ Allaha güvenir gibi/ Ben sana güvendiğim mi/ Melûli’yem düştüm dara/ Ben kaldım garip diyara/ Senin gibi hoş nigara / Bu kadar bağlandığım mı…”

 

BİR CEVAP BIRAK

thirteen − 6 =