İSVEÇ’TEN… Arnavut Bayram ve ‘nazlı gelini’

İSVEÇ’TEN… Arnavut Bayram ve ‘nazlı gelini’

0
PAYLAŞ

Unutup gitmişim Arnavut Bayram ‘ı; insan belleğinin bu denli vefasız olabileceğini bilemezdim. Eşi, geçenlerde gelip “Bayram’ın ölüm yıldönümü nedeniyle evde bir anma toplantısı düzenleyeceğiz. Siz iyi arkadaştınız, çocuklarım senin de aramızda bulunmanı istiyor” dediğinde, hayretler içinde “O kadar oldu mu?” deyiverdim.

Ateş düştüğü yeri yakarmış, o bir yılın nasıl geçtiğini bir de ona sormalıymışım.. Geçen yıl trajik bir şekilde intihar eden Arnavut Bayram, Kosova’dan gelmişti. Dört kızı, bir oğlu vardı. Yugoslavya’da, Tito döneminde parti üyesi yaman traktör onarımcısıymış. Devlet çiftliklerinin birinde traktör onarırken yuvasından fırlayan bir yay, sağ gözünü kör etmişti. Bir yarışmada, parçalanmış bir traktörü en kısa sürede birleştirerek kazandığı parti madalyasını hâlâ göğsünde taşıyordu. Tito’nun ölümünden sonra, her şey bozulmaya başlamış. Yeterli siyasi bilinci olmayan Bayram da, birçokları gibi, kapitalizmin dertlerine çare olacağını sanmış… Katıldığı yönetim karşıtı gösterilerin birinde sıkılan bir kurşun sağ elinin işaret parmağını koparıp götürmüş.

Eskilerden söz açıldığında kopmuş parmağını göstererek “Sosyalizmi yıkmakla hiç iyi etmedik” diyerek hayıflanırdı. Bayram,Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde beş çocuğunu da alarak İsveç’e gelmişti..

Kızlarından biri sürekli tedavi gören bir kalp hastasıydı. Tek erkek çocuğu gelişim bozukluğu yaşıyordu. Bayram, Yugoslavya’da yitirdiklerini İsveç’te de bulamamıştı. Geldikten sonra, daha birkaç yıl bile geçmeden ruhsal bunalıma girmişti. Uzun süre hastanede karyola demirlerine bağlanarak ruhsal tedavi görmüştü. Yanıma her geldiğinde sürekli yorgunluktan ve uykusuzluktan yakınıyordu. Üst üste iki gün, üç gün uyuyamadığını söylüyordu. Tedavi için kullandığı ilaçlar ona çok ağır geliyordu. İsveçli doktorların kendisine karşı yeterli özeni göstermediklerine inanıyordu. Hastaneye her gidişinden sonra doktorlarla arasında geçen kavga hikâyeleriyle dönüyordu. Çocuklarına ve arkadaşlarına karşı ise son derece uysal ve duyarlıydı. Her gelişinde elinde çekiç ve tornavida ile bir yerleri kurcalayıp durduğunda, “Bak Bayram, biz seninle arkadaşız, sırtım dönükken arkadan kafama bir şey indirmeyesin!” diyerek şakalaşırdım..

Şehir dışındaki bir belediye bahçesini kiralamış, onunla oyalanıyordu. Bahçede içinde oturulabilecek bir kulübe yapmış, elektrik ve su bağlatmıştı. Ailesinin karşı çıkmasına karşın bazı geceler o kulübede tek başına kalıyordu. Bahçesinin tam ortasında eğri büğrü, çelimsiz bir armut ağacı vardı. Hiç de çekici bir görüntüsü olmayan o ağacı bir gelin gibi süslemiş, köküne ektiği sarmaşıklar dallara doğru boy vermişti. Belediyenin budadığı dallardan topladığı kuş yuvalarını getirip ağacın orasına burasına kondurmuştu. “Ne o Bayram, bülbül yuvaları mı bunlar?” dediğimde keyiflenmiş, safça, “Kuşlar gelip bu yuvalara yumurtlar mı” diye sormuştu. Ölümünden bir hafta kadar önce ziyaretine gittiğimde onu yine ağacın kökünü eşeleyerek çiçek ekerken gördüm. Dallara izin dönüşü Kosova’dan getirdiği, renk renk kurdeleler bağlamıştı…

“Bayram” dedim, “bu kel armutla amma da uğraştın yahu!.. Baksana, bu yıl çiçek açıp meyve de vermedi!” dediğimde güldü. “Olsun! O benim yaşamdaki tek dikili ağacım, nazlı gelinimdir” dedi.

25 Ağustos 2006 Cuma günü “nazlı gelin”i, onu kollarına çağırdı. Bayram, güpe gündüz kendini o ağacın dalına asarak intihar etti!

Yanıma her geldiğinde beni bilgisayar başında bir şeyler yazarken bulduğunda, “Böyle saatlerce ne yazıyorsun, beni de yazsana!” diyordun.. Al, işte seni de yazıyorum Bayram!

BİR CEVAP BIRAK

four × four =