İSVEÇ’TEN… Bir bilinmeze yolladık Aysel’i*

Aylardır beynimin içinde, ama elim varmıyor, bir türlü yazamıyordum Aysel’i..

İsveç’e ilk geldiğinde küçücük, avuç içi kadar bir kızdı.

Ne çabuk büyüdü, ne çabuk dinci örgütlere katıldı, ne tez yitti..

Babasıyla oturma ve çalışma iznini aynı tarihlerde almıştık. Osman ve Kenan’ı da yanımıza alarak işsiz ve aylak dolaştığımız günlerden sonra ben evlendim, onlar Türkiye’deki eşlerini ve çocuklarını getirdiler.

Aysel’i, annesi ve ağabeyiyle birlikte geldiklerinde havalimanında karşıladık. Bir eliyle rüzgârda uçuşan saçların tutmaya çalışırken diğer eliyle annesinin eteğine sıkı sıkı yapışmış ondan ayrılmamaya çalışıyordu. Önce o koştu babasına doğru. Ancak, babası “Oğlum!” diyerek iki adım geriden gelen erkek çocuğuna açtı kollarını. Aysel’in küçücük elleri boşlukta kaldı. Sanki içimden bir tel koptu o an, Aysel’in gözlerindeki hüznü de ilk o zaman yakaladım.

Büyük kızım Ceren doğduğunda hastaneye ilk koşanlar arasında o da vardı. Kucağında oyuncak bir bebekle gelmişti, Ceren’e hediye edecekti. Sonraki yıllarda da, kızımın en iyi arkadaşı olmuştu. Ona ninniler söylüyor, parklarda dolaşırken bebek arabasını kimseye kaptırmıyordu.

Bize oturmaya geldiklerinde saç fırçasını alır, “Amca, saçlarımı ör!” diyerek gelip burnumun dibine dikilirdi. Yumuşacık, lüle lüle saçlarını ortadan ikiye ayırır, belik şeklinde örerdim. Bazen nazlanır, “Aman Aysel, bıktım senden, hayde git yengenle annen örsünler saçlarını!” dediğimde dökülen dişlerinin arasından güler,”Ama amca, onlar senin kadar güzel örmesini bilmiyor ki!” derdi. Babası da tam o anda lafa karışırdı:

“Kızım, amcan köyde kuzu güderken kızların saçlarını örerek öğrenmiş bu saç örmesini..”

Onu,”yeğenim..yeğenim!” diye severdim.İngiltere’deki yeğenimin adı da Aysel’di. Yeğenim doğduğunda, ablam ona Aysel adını Kadirli’ de filmlerini çok izlediği 1960’lı yılların, ünlü dansöz ve sinema sanatçısı  Aysel Tanju’ dan esinlenerek vermişti. Biraz büyüdüğünde, Aysel’ i  kızdırmak için

“Aysel Tanju” diye çağırdığımda , ” Dayı ,ben dansöz müyüm?” diyerek kendini yerden yere vururdu..

Malmö Sigara Fabrikası’ nda çalışıyor, sabahları saat beşte iş başı yapıyordum. Hafta sonunda da geç saatlere dek uyuyarak dinlenmeye çalışıyordum.O günlerde eşim de bir bankada temizliğe gidiyor, tatil günlerinde çocuklarla ilgilenmek de bana kalıyordu.

Bir pazar sabahı erkenden kapı çalındı, uykulu gözlerle açtım. Gelen küçük Aysel’di, “Babamla, ağabeyim futbola gittiler, ben de arabasıyla Ceren’i gezdirebilirmiyim?” dedi.

“Aysel, bu saate gelinir mi, haydi şimdi git, bir saat sonra gel!” dedim.

Yatağa döndüm, aradan daha beş dakika bile geçmeden kapı yeniden çalındı: 
 
“Amca, merdivende oturup bekledim, bir saat oldu mu?” dedi.

Aysel’in elinden kurtulmak mümkün değildi.

Ailece yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi, Hafta sonunda göl kenarında birlikte mangal yellerdik, “Dumanlı dumanlı oy bizim eller!” türküsünü sesi sese katarak hep birlikte söylerdik.

Çok çabuk ayrıştırdılar bizi..

Önce sakallı, beyaz, uzun entarili, takkeli adamlar ortalıkta dolaşmaya başladı. Bizim evin bodrum katındaki bir dairede toplanarak “Hu!” çekmeye başladılar.

Sonra, Aysel’in İsveç’e başı açık gelen annesi örtündü.

Aysel’i, Orta Doğu’lu ve Afrikalı radikal İslamcıların kurduğu bir dernekte Kuran kursuna yazdırdılar, o da örtündü.

Babasına kızdım:

“Bak, okulda çok başarılı, rahat bırak, okusun çocuk.Böyle yerlere gönderip zihnini bulandırma!” dedim.

“İnsanın dinini öğrenmesi kötü bir şey mi? Buralarda dinimizden başka tutunacak neyimiz var ” dedi. Aysel’in örtürnmesinde ne sakınca varmış.. Kötü mü, hiç olmazsa başkalarının kızları gibi diskolara gitmez, kötü arkadaş gruplarından uzak dururmuş..

Ve sancı üç, dört yıl önce başladı!

Aysel, İslamcı dernekte Somali’li bir erkek arkadaş edinmişti.Çocuk, Suudi Arabistan’da İlahıyat okumuştu. Aysel, onunla evlenmekle kalmayacak, birlikte Suudi Arabistan’a da gidecekti..

Babası saçını, başını yoldu. Annesi yerden yere vrdu kendini, ama ne fayda!

“Bir de sen konuş, belki senin sözünü dinler!” dediler..

Karşımdaki Aysel, yaz sıcağında ayak uçlarına dek uzanan mor bir örtünün içindeydi.

Gözlerindeki hüznün yerini inatçı bir kararlılık almıştı!

Uzun süre ne diyeceğimi bilemedim. Sonra,lafa bir yerden başlamış olmak için:

“Anımsıyor musun Aysel, küçükken saçlarını hep bana ördürürdün!..” dedim.

Bana bir telini bile göstermemek için saçlarını sıkı sıkı örtmüştü.

Onu tanıyamıyordum, benim tanıdığım Aysel bu değildi..

Gözlerini bir noktaya dikti, hiç lafı dolaştırmadan doğrudan konuya girdi:

“Ne burada, ne deTürkiye’de İslam gerçek anlamıyla yaşanmıyor. Suudi Arabistan’a gidecek, İslamı Kuran’daki gibi yaşayacağım..” dedi.

Sonra, sanki bilinçaltında sakladığı yarasını açığa vurdu: 
 
“Kötü mü, benden kurtulur, oğullarını doya doya severler işte! ”

Çocukluğundaki Aysel’e dönmüştü yeniden..

Aysel, anne ve babasının işe gittiği bir sabah eve kısa bir veda mektubu bırakarak gitti.

Dağa giden Kürt kız kardeşlerden sonra, Aysel’i de dinci örgütlere armağan etmiştik..

Annesi hastalandı, yataklara düştü.

Babası kalp krizi geçirdi.

Aylar sonra beklenen telefon geldi.

İyiydi, rahattı. Terör örgütleriyle bir ilgisi yoktu, ama geriye de dönmek istemiyordu.

Şimdilik bu kadar, bulunduğu ortam daha fazla konuşmasına uygun değildi, sonra yine arardı..

Neredeyse üç yıl olacak, bir daha aramadı..

Hafta bonlarında evde bunaldığımda alır başımı parklara, bahçelere giderim.

Çocuk parkında oynayan çocukları izlerim.

Ceren’le onu salıngaca bindirdiğimde, “Amca, hep kızını sallıyorsun, beni çok az salladın ama!” diyerek cıngar çıkarırdı, anımsarım..

Onları götürdüğüm parkta, ne zaman salıngaçta sallanan bir çocuk görsem yüreğim yanar.

Acımı bastırmak için yüzümü su deposuna doğru çevirmeye çalışırken gözlerim dolar..

İşte böyle, gurbet içinde gurbetlik bizim yaşadıklarımız..

alinergis@yahoo.se

 

*Bu yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde de yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen + 8 =