İSVEÇ’TEN… Duydum ki rahatsızmış Otyam baba

Herkesin bir ustası var, benim de ustam Fikret Otyam’dır..

Duydum ki rahatsızmış Otyam baba..

Öyle kuş uçuşu yakınlıklarda değilim ki kuşun kanadıyla geçmiş olsun dileğimi ileteyim. Öyleyse, ben de dökerim derdimi icat olalıbelli ucu telli mektubun mertliğini bozan  bilgisayarın tuşlarına..

Kadirli Ortaokuluna gittiğim yıllardı. Hürriyet Gazetesinde, Doğu Anadolu’daki eşkiyaları anlatan bir yazı dizisi yayımlanıyordu; Hamido,Tilki Selim, Ömer Bezek..Çocukluğumun geçtiği Binboğa yöresinde, Keklikoluk’lu  Alo’nun hikayeleriyle büyümüştüm, eşkiya anlatıları ilgimi çekiyordu..

Yazı dizisini kaçırmamak için her gün, Uzun Çarşı’da, Ramazan Yaşar’a ait kitapçı dükkanına uğruyor, bir Hürriyet Gazetesi satın alıyordum. O gün de almak için gittiğimde, Ramazan ağabey,  bana Cumhuriyet’i uzattı, “Al, bunu oku!” dedi. Sanırım 1967 yılıydı. Gazete’nin sağ üst köşesindeki çift sütuna Doğulu bir kadın resmi yerleştirilmişti. Kadının yüzü döğmeliydi, başında poşu vardı. Resmin altında  “Vay Kurban!” yazıyordu..İşte, Cumhuriyet’i ve Fikret Otyam’ı ilk tanımam böyle oldu..

Bizler, Anadolu halkının çilesini, “röportaj” ın ne anlama geldiğini senin  “Gide.. gide..” lerinle öğrendik  Otyam baba. Orhan Kemal’in “bereketli topraklar” ını, Ahmed Arif’ in şiirlerini senin yazılarınla tanıdık. Giderdin Çukurova’ya, Güney Doğu’ya.. Başına yerleştirdiğin köylü kasketinle, bri haftalık kesilmemiş sakalınla ırgatların arasına karışır, yazdıklarını bire bir  yaşardın..

1970′ li yıllarda Ankara Atatürk Lisesi’ne başladıktan sonra  seni daha  yakından tanıdım. Cumhuriyet Gazetesi Bürosu, Kızılay Bulvarı üzerindeki eski bir yapının ikinci katıntaydı.Senin masan, kapıdan içeri girildiğinde tam karşıda, camın dibindeydi. Çekinerek  içeri süzüldüğümü ilk fark eden Sofu Baba olurdu. Gülümseyerek başıyla bana  ” geç! ” işareti yaparken, bir yandan da sesine bir mübaşir tonu vermeye çalışarak ” Otyaaam, ziyaretçin vaaar!” diye bağırırdı.

Zafer Çarşısının alt katında, elden düşme kitapların satıldığı yerlerden bularak imzalatmak için sana getirdiğim el içi kadar küçücük kitaplarını gördüğünde, ” Yahu nereden bulursun bunları, bende bile örnekleri kalmadı” diyerek keyiflenirdin…

Burdur’da kısa dönem askerliğimi bitirdikten sonra, Gazipaşa’ daki evinizde ziyaretinize gelmiştim. Filiz Hanımla birlikte ne keyifli karşılamaydı o öyle. Sonraki yılların birinde  trafik kazasında yitirdiğim asker arkadaşım  Mustafa Doğan da yanımdaydı. Anımsıyor musun, hani, İlhami ağabeyin (İlhami Soysal), size  bekçilik etsin diye hediye ettiği köpek havlamıştı da, “Sus ulan, köpoğlu köpek, bu gelenler yadırgımız değil. Bak, seni İlhami’ye ihbar  ederim ha!” demiştin.. İhbarcıların bol olduğu 12 Eylül günleriydi.. Verdiğin gözdağıdan sonra, köpek, olduğu yere çakılıp kalmıştı..

 Askere gitmeden kısa bir süre önce Güneş Gazetesinde işe başlamıştım, askerlik sonrası aynı yere dönecektim. Ancak, nedense şefim Önder Şenyapılı tarafından pek sevilmiyordum. Tavukları yemlerken yanındaydım. Birdenbire, “Önder’le aran nasıl?” diye sordun. Ikınıp yutkunmalarımdan  bir sorun olduğunu çabucak anladın. “Önder, iyi arkadaşımdır, merak etme sen!” dedin. Oturup bir mektup yazdın. Götürüp verdikten sonra Önder ağabeyle aramız süt, liman oldu. Ertuğrul Özkök, o günlerde, koltuğunun altına sıkıştırdığı çantasıyla Önder Şenyapılı’yı sessizce ziyarete gelen sade bir akademisyendi. Bu meslekte, tanrı, kimilerini süründürürken, bazılarına da “Yürü ya kulum!” diyormuş; bunu da  zamanla anladım..

“Sana öğüdüm, dayan! Yenilme!” demiştin. Çok işsiz kaldım, çok aç yattım. İş bulduğum zamanlarda da, Başbakanların, Bakanların basın toplantılarını, yağmurda,yaşta su alan  altı delik ayakkabılarla izlemekten bıktım. Fevziye halam, “Gazetecilerin ayakkabısının dibi delik olur” derdi. O, bunu ” çok gezerler” anlamında söylerdi. Ama bu söz, bana hep o hüzünlü hallerimi anımsatırdı. Çok itildim, çok kakıldım. Her zaman nereden bulabilirdim, bana kol, kanat gerecek, şeflerime mektup yazacak Otyam babayı.Bende eksik olan neydi, bilmiyordum. Ama barındırmadılar. Komadılar iki yaprak olayım. Tutunmak, ayakta durmak için çok direndim, ama nefesim yetmedi. Başbakan’ın, Bekir Coşkun’ a yaptığı çağrıyı yıllar öncesinden algılayarak, bir meri keklik gibi çekip gittim güzelim yurdumdan..

Neyse, uzatmayayım Otyam baba; dost meclislerinde, zaman zaman kulaklarımı çınlatarak, ” Birdenbire kayboldu bu çocuk; öldü mü, kaldı mı, nerelere gitti?” dediğini duyar gibi oluyordum.

Yıkılmadım, ayaktayım. Benim memleketim Adana, biliyorsun, ama sana, yollarında çok çarık eskittiğin bir Urfa türküsüyle  ses vermek istiyorum:

Urfalı’yam ağam ben,
Her derde ortağam ben,
Dostlara haberin verin lo,
Ölmemişem, sağam ben…

Sen, görmüş, geçirmiş, eski topraksın Otyam baba.
Beyninin kıvrımları böyle ufak tefek  rahatsızlıklara papuç bırakmaz.
Dur hele, bu zebani karanlığı günler bitecek; birlikte güzel günlere yelken açacağız..
Sen, avurtlarını doldura doldura birilerine basacaksın yine küfürü..
Biz katıla katıla güleceğiz..
Sıkı dur Otyam baba!
Geçmiş olsun dileklerimle ellerinden öpüyorum sevgili ustam!..

alinergis@yahoo.se

Not. Bu yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde de yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

12 − 8 =