İSVEÇ’ten… Kuşlar da gitti (*)

O yıl güney İsveç’e bahar kuş cıvıltıları, turna sesleriyle gelmişti.

Penceremin önünde, burnunu neredeyse camdan içeriye sokacak yakınlıkta bir çınar ağacı vardı.

Çınarın tepelerine doğru bir çatalın arasında da eski bir kuş yuvası vardı.

Önceleri pek dikkatimi çekmeyen, eski püskü görünen yuva,bir sabah erkenden, bilinmeyen bir yönden gelen bir çift kuşun gelerek  o dala konmasıyla anlam kazanmaya başladı. Sabahın köründe başlayan, öğle saatlerine dek dinmek bilmeyen cıvıl cıvıl kuş sesleri.İnsanı yormayan, yitik bir şeyleri arıyormuş izlenimi veren bir çift buruk ötüş…

Kuşların başları siyah, göğüsleri  sarıydı.Serçe desen, serçe değil, bülbüle de benzer yanları yoktu.

Uyandığımda , İsveç’te çok az rastlanan güneşli bir gün başlıyordu.Birden dallarda kuş çığlıkları duydum. Heyecanla cama fırladım.Yuvalarına kedi mi dadanmıştı,dallara yılan mı tırmanmıştı, bu telaşlarının nedeni neydi?

Okula yetişmek için hazırlanmam gerekiyordu.Ama, aklımı kuşlara takmıştım.
Kış boyunca ne zaman camdan dışarıya baksam benim için hiçbir anlam taşımayan o dallar birden coşku kaynağım oluvermişti.Daldaki yuvanın yarısını rüzgar götürmüş, kalan yarısı da düştü düşecek bir haldeydi.İlk baharda yeşeren yapraklar üzerini örttükten sonra yuvayı unutmuş gitmiştim.

Kuşların o sabahki telaşlarının nedenini çok sonraları anladım.Yıkık yuvayı terk etmiş,onun yerine karşı dala yeni bir yuva kuruyorlardı.Velvele koparmalarının nedeni buymuş.

Ağızlarında çöp, kuru ot, yosun parçalarıyla geliyor, dala usulca yerleştirdikten sonra uçup gidiyor,bir daha geliyorlardı.

Kuşlar, bizdeki yap-satçı çabukluyla yuvayı birkaç günde tamamladılar.Sonra kuşlardan biri aniden garip bir şekilde gözden kayboldu.Beni aldı mı bir telaş. Tam iş, güç, yumurtlama zamanı bu kuş eşini bırakıp nereye giderdi? Başına bir şey mi gelmişti yoksa! Her sabah, elimde traş fırçası ikide bir camın önüne fırlıyorum.Bekliyorum ki yitik kuş gelsin.Eşi yuvada tek başına ötüyor. Aranıyor,çırpınıyor, , ama yitikten bir haber yok.Giderek de huysuzlaşmaya başladı.Akşamları yuvaya dönüyor ama, gece yarısı, ya da sabaha karşı çığlık çığlığa gidiyor. Aklıma dünyanın bin bir hali geliyor, uykularım bölünüyor..

Yalnız kalan kuş, böyle çığlık çığlığa karanlıklara karıştığı günlerde öğleye dek  dönmüyor.Geldikten sonra da tüm hırçınlığı üzerinde. Yuvayı, dalları gagalıyor, yaprakları tırmalıyordu.                

Bu  böyle kaç gün sürdü bilmiyorum.Kuşun o dokunaklı hallerinden etkilendim.İçimden, yitik kuşa kızıyorum.Nereye giderdi bu serseri? Çiftleşme dönemini hesaplamaya çalışıyorum. Acaba yuvadaki kuş yumurta yapabilecek mi, civciv çıkarabilecek mi, bir başına  yavruları besleyip büyütebilecek mi?
Ben böyle kara kara  düşünürken yitik kuş birden çıkıp gelmez mi.

Gece geç saatlere dek uyumamıştım.Cam hafif aralıktı.Sokakta gürültü yoktu.Uzak bahçelerde başka kuşlar ötüyordu. Bir film şeridi gibi çocukluğum, öğrencilik yıllarım geçiyordu  gözlerimin önünden… Kanlı 1 Mayıs’ta bir alev topu gibi yüzümü yalayarak geçen kurşunlar.Yanı başımda patır patır düşen insanlar….Katledilen Abdi İpekçi’ler, Doğan Öz’ler, Bedrettin Cömert’ler…Ankara sokaklarında gıcırdayan tank paletleri..

Sami Ovalıoğlu,Yükseliş Koleji önünde öldürüldükten sonra olay yerine ilk yetişenlerden biri bendim.Sokak ortasında, kanlar içinde yatıyordu.Üzerine bir gazete örtmüşlerdi.Ortalıkta hala barut kokusu vardı. Yüzündeki gazeteyi araladım,“Sami!” diye bağırdım.Derin uykulardaydı, ses vermiyordu. Sami’nin ağabeyi  Adil Ovalıoğlu da 12 Mart günlerinde, bir örgüt içi hesaplaşmada öldürülmüştü. Cesedi bir valizin içinde bulunmuş, gazeteler “Bavul cinayeti” diye yazmıştı. Sami’nin öldürülmesinden sonra babası ağıtlar yazdı, ağlayarak kapı kapı dolaştı. Birkaç ay sonra, iki yavrusunu yitirmenin acısına dayanamayarak o da öldü.Geriye bir tek küçük kardeşleri Muhittin kaldı.Akrabaları “Git, yoksa seni de öldürecekler!” diyerek Muhittin’i yurt dışına çıkardılar…

…Düşlerimde uçurumlardan uçuyordum, azgın ularla boğuşuyordum.Gece uyandığımda ter içinde kalmıştım.Dilim, damağım kurumuştu..Kalktım bir bardak su içtim.Korkuyordum. Kimim kimsem yoktu. Şuracıkta ölüversem kimsenin ruhu duymazdı. Lukas gelip kapıyı çaldığında kimse açmayınca  bir yerlere haber vermeyi akıl eder miydi? İsveç’te kimsesiz yaşlılar, hastalar  evlerinde öldüklerinde üç,beş ay  kimsenin haberi olmuyordu.Aparmana kötü kokular yayılmaya başladığında, kapılarını kırarak açtıklarında  anlıyorlardı aylar önce öldüklerini..

İşte böyle kötü geçirdiğim bir gecenin sabahında bizi yitik kuş çıka geldi.Geçtiler karşılıklı dallara, ötüyorlar da ötüyorlar. Sanki bin yıllık hasret…Onların coşkusuna bazen ben de katılıyorum. Camı açıp başımı dışarı uzatarak, “Bu zamana dek neredeydin?” serseri diyorum.Benim sesimi duyunca susuyorlar, camı kapattığımda yeniden başlıyorlar ötmeye.

 İsveç’teki tek düze yaşamımda o günkü tek değişiklik buydu. Dışarıda da güneş vardı,başka ne isteyebilirdim…

Günlerden pazardı.Bekardım, henüz çoluk çocuk yoktu.Her günkünden biraz erkence kalktım.Islık çala çala giyindim. Mutfaktaki bayat ekmekleri bir torbaya doldurdum.Çıkarken gözüm aynaya takıldı.Son bir yıl içinde saçlarım amma da çok beyazlamıştı.”Yine başlama!” dedim kendi kendime. Olumsuz düşünceleri kafamdan çabuk sildim.Canımı sıkacak yeni bir bahanelere fırsat vermemeliydim.

O sabah, koşa koşa göl kenarına gidecek, ekmekleri ufalayarak ördeklere yedirecek,doğanın, göl kuşlarının güne başlamalarını izleyecektim.Her şeye karşın yaşamak güzeldi.


Geceyi geçirdikleri çalılıklardan  kanat çırparak göle inen ördekler, elimde ekmek torbasını görünce bana doğru koşuyorlar.Önlerine attığım  ekmekleri yiyip bitirdikten sonra bir süre bekliyor, yenisini atmadığımı görünce sinirleniyor, pantolonumun paçalarını gagalıyor, elimdeki ekmek torbasını çekiştiriyorlardı. Benden ürkmüyorlar, kaçmıyorlar.Yüreklerine insan korkusu henüz sinmemiş…

Tam o anda gökyüzünde kalabalık bir kuş sürüsü göründü.Havada boğuk sesler çıkararak uçan  bu iri kuşlar, döne döne göle gölün karşı kıyısına indiler…Yerlerini beğenmemiş olacaklar ki, yeniden  havalandılar.Gagaları, ayakları oldukça uzun; boyunları,sarı,mavi karışımı tüylerle kaplıydı. Leyleğe benziyorlardı, ama leylek değillerdi.Göl kenarında köpeğini gezdiren İsveç’liye sordum; “Trana” dedi.Trana’nın sözlük anlamının turna olduğunu biliyordum.

Kuşları bir kez daha  yakından görmeyi çok istedim ama geri gelmediler.En önlerindeki, boynunu öne, ayaklarını arkaya doğru uzatarak öncülük yapıyor, diğerleri düzenli sıralar halinde onu izliyordu. Yükseldikçe yükseldi, gözle görünmez oldular. Kulaklarımda boğuk seslerinin izi  kaldı…

Türkülerden tanıdığım, sesleri bin yıl ötesini çağrıştıran turnaları İsveç’te görmek varmış.

O anda  belleğimde ne kadar turna türküsü varsa dilimin ucuna geldi:

“Allı turnam bizim ele gidersen/ Şeker söyle kaymak söyle bal söyle/ Eğer bizi sual eden olursa/ Boynu büyük gözü yaşlı yar söyle”

Çocukluğumdan beri adlarına yakılmış türküleri dinlediğim,soylarının tükendiğini sandığım turnalarla yad ellerde  karşılaşmak varmış…

“İki turnam gelir allı karalı/ Avcı vurmuş kanatları yaralı”

Ruhi Su da ne güzel söylerdi:

“Hazreti şahın avazı/ Turna derler bir kuştadır/ Bir yanı Nil deryasında/ Asası bir derviştedir//Nerde Pir Sultan’ım nerde/ Özümüz asılı darda/ Yemen’den öte bir yerde/ Düldül hala savaştadır”

Ne çok turna türküsü var belleğimde…

“Yemen ellerinden beri gelirken/ Turnalar Ali’yi görmediniz mi”

Yemen ellerinden beri gelirken turnaların Ali’yi görüp görmedikleri bilinmez ama, İsveç ellerinden beri gelirken ben onları gördüm…

Güz soğukları başladığında, ortalarda ne kuş kaldı, ne turna…

Baharda penceremin önüne yuva yapan, yumurta bırakan kuşlar,yumurtadan çıkarıp büyüttükleri  yavrularıyla  birlikte uçup gittiler…

Kısa yaz sıcakları çabuk bitti.

Güz yağmurları erken başladı.

En son, turnalar da terk etti göklerimizi.

Çiçeklerle kuşlarla gelen bahar, çiçeklerle kuşlarla gitti.

***

Eskiden kuşların kanadıyla selam gönderirdim size…

Şimdi  Türkiye’ye uğramadan geçmelerini istiyorum.

Onları oralarda ölüm tuzakları bekliyor. Kuş yakma fırınlarının kapısında elleri kürekli adamlar  bekliyor…

Toplu mezarlar, ölüm çukurları, buldozerler…

Orada  bir tarih yeniden yazılıyor.

 Sevgili yurdum,“Milli katil” Mehmet Ali Ağca’nın  ayaklarına güller seren insanların ülkesi haline geldi…

Havada  kar sesi var.

Leylakların mevsimi geçti.

Rakıları zehirlediler.

Tarımı yok ettiler.

Gülleri kirlettiler.

Kuşları öldürdüler…

—————————————————-

(*) Sivas’ta, 2 Temmuz  2003’te  yakılan  37 candan biri olan  Şair Behçet Aysan’ın bu güzel şiiri, onun gibi ateşlere atılan ülkemin kuşlarına armağan olsun..

KUŞLAR DA GİTTİ

Yalnızlık senin o konuşkan kuşun
Hani hep duvarlara anlattığın
Hapislerden kalma sürgünlerden.

Yalnızlık senin o konuşkan kuşun
Bulutlar taşıdığın yakut sürahide
Begonyalar büyüten eski alışkanlık.

Yalnızlık senin o konuşkan kuşun
Kırk kapıdan geçmiş kırk kilitten.

Yaralı, dili lal, kanadı kırık
Vurulmuş başında bir yokuşun.
      
Behçet  AYSAN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.