İSVEÇ’TEN… Üç kızın hikâyesi*…

Biri 14, diğer ikisi 16 yaşlarındaydı. Gecenin dokuzuydu ve üç genç kız apartman boşluklarında sigara içip, yaşıtları çocuklarla itiş kakış bağrışıyordu.

Evleri yoktu… Bir çocuk sığınma evinde kalıyorlardı. Koruyucu ailelerin yanına yerleştirilmek için sıra bekliyorlardı. Kızlardan biri Afrika kökenli bir ana babadan doğmuştu. Annesi, ablası İsveç’e gelmeden önce, cinsel birleşmeden zevk almasınlar diye ülkelerinde sünnet edilmişti. O, İsveç’te doğmuştu. Bu ülkede kadına sünnet geleneğini sürdürmeye çalışmak suçtu. Onun sünnet edilmesi için ülkesine götürülmesi gerekiyordu. Ancak ekonomik nedenlerle, geçen yıla dek dönüş için adım atılamamıştı. Okulun son günleriydi. Biletler alınmış, yol hazırlıkları sürdürülürken, erkek kardeşi, ona anne ve babasının arasında geçen bir konuşmayı aktarmıştı:  “Abla, seni götürdüklerinde orada sünnet edeceklermiş!..” Kız, durumu öğretmenine anlattı. Öğretmeni okul idaresine haber verdi. Onu evden alarak bir çocuk sığınma evine yerleştirdiler… Sünnet edilmekten korktuğu için anne ve babasının yanına dönmek istemiyordu. 

Kızlardan 14 yaşında olanı Afgandı. İncecik, çelimsiz bir bedeni, siyah, uzun saçları vardı. Kendisini Müslüman olarak tanımlıyordu. Patates cipsi satın alırken, üretimde domuz yağı kullanılıp kullanılmadığını soruyordu. Sığınma evinde, domuz eti yemeyen Müslüman çocukları için ayrı yemek çıkarılıyormuş. O, ailedeki altı çocuktan üçüncüsüydü. Büyük ablası, Afgan bir tanıdıklarıyla evlendirilmişti. Diğeri bir Afganlıyla nişanlıydı. Sıra ona geliyordu. Oyunu artık bir kenara bırakıp evde kısmetini beklemesi gerekiyordu… Evde zorla başına geçirilen siyah örtüyü okulda çıkarıyor, akşamları eve geç dönüyordu. Bir gün, Afgan bir aileden babasına bir şikâyet geldi:  “Kızın okulda başörtüsünü çıkarıyormuş…” Baba gizlice okula gitti, kızını ders arasında okul bahçesinde oynarken uzaktan izledi.. Evet doğruydu. Kızı, okulda örtünmüyordu. Baba, bütün Afgan tanıdıkları karşısında rezil olmuştu. Kızı ona bu utancı da mı yaşatacaktı. Kız, akşam geldiğinde onu kapıda yakaladı! Yumrukladı, başını duvarlara vurdu!

Çocuğun zaten bir avuç canı vardı. Bir ara nefesi kesilir gibi oldu. Diğer kardeşlerin çığlıklarını duyan komşuları polis çağırdı, gelip onu götürdüler. Babayı da tutukladılar. Şimdi kardeşlerini çok özlüyordu. Annesiyle birkaç kez gizlice görüşmüştü. Ancak, artık eve dönemezdi. Babası, hapisten çıktıktan sonra onu öldürürdü!

Üçüncü kız, bir İsveçliydi. Kırmızı, tombul  yanaklıydı. Diğer iki kıza göre uzun boylu sayılırdı. Mutsuz ve soğuk bir aile ortamında büyümüştü. Annesi, babası bir gün olsun onu “yavrum” diyerek öpüp sevmemişlerdi. Sofrada onlarla birlikte olduğunu hiç anımsamıyor. O, önüne konan yemekleri hep tek başına yemişti. Odasına kapanıp saatlerce birlikte olduğu bilgisayarından başka oyuncağı, arkadaşı olmamıştı. Biraz büyüdüğünde, günlerce eve gelmediği oluyordu. Ancak, ne annesi, ne babası, “nerede kaldın” diye sormamışlardı… Geçen yaz, babasının cinsel tacizine uğramıştı. Annesi alkol bağımlısıydı… “Ailem” diyeceği kimsesi, “evim” diyerek gidebileceği bir yeri yoktu…  

alinergis@yahoo.se


* Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi’nin Pazar Yazıları sayfasında da yayımlandı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here