İSVEÇ’TEN… Lukas

Lukas’ı, o yıllarda İsveç ile Danimarka arasında gidip gelen gemilerin birinde tanımıştım.

Türkiye’den gelmişti.Türkçe bir adı, soyadı vardı.Ama, o İsveç’e sığınmacıydı ve Lukas adını kullanıyordu.

Benimle konuşuyor gibi yapıyordu ya, gözleri hep denizde, martılardaydı.

Boğazın iki yakası uzaklığındaki İsveç’le Danimarka arasında gemiyle gide gele Lukas’la ahbap olmuştum.

Lukas ise Kopenhag’daki İşkence Kurbanlarını Tedavi Merkezi’nde tedavi görüyordu.

Denizde martıların biraz seyrekleşmesini bekledim.

Sonra:
“Lukas, beni dinliyor musun?” dedim.

Gözlerini, bir uyku derinliğinden uyanırcasına yüzüme çevirdi:

“Kusura bakma!” dedi, “Seni dinlemediğimi sanıyorsun, ama elimde değil, dikkatimi toplayamıyorum.Belli bir konu üzerinde yoğunlaşamıyorum.Beynim sanki benimle değil, beynimi denetleyemiyorum!”

12 Eylül’den sonra, gözaltına alındıktan sonra kafasını duvarlara vurmuşlar, beyin sarsıntısı geçirmiş. Uzun süreli bir körlük dönemi yaşamış.Gözünün biri hala kapalı.Her sabah hastaneye giderek tedavi görüyor. Dönerken çoğu kez akşamları karşılaşıyoruz.

Lukas,Hacettepe Tıp Fakültesini bitirmiş. Ankara’nın yakın ilçelerinden birine doktor olarak atanmış.Sıra ona 12 Eylül’ün ikinci yılında gelmiş.Okul yıllarına ait eski bir dava nedeniyle gözaltına almışlar, kırk gün işkencede kalmış.Sonra tutuklanmış. Çok uzun süre  yatmamış. Ama, elinden diplomasını almışlar…

Çıktıktan sonra ortalarda eski tanıdıklardan kimsenin kalmadığını görmüş..Bankada çalışan bir çocukluk arkadaşına rastlamış.Birkaç kez ona ziyaretine gittikten sonra, arkadaşı “Artık gelme, durumları biliyorsun,” demiş.

Başka bir mahalledeki Bakkal dayısına yardım etmeye başlamış.Kısa sürede orada da farkına varmışlar, dayısını “Ne o, evinde anarşist mi besliyorsun?” diye sıkıştırmışlar.

Eve dönmüş. Babanın emekli maaşından arttırarak verdiği çay paralarıyla kahvede ne kadar oturulur.Çoğu günlerini eve kapanarak, uyuyarak geçirmiş.

Annesi, “Bu gidişle aklını oynatacaksın oğul, bari camiye başla, bir şeyler yap!” demiş.

Çok geçmeden, sürekli baş ağrıları, ardından görme bozuklukları başlamış.

Bir yolunu bulup yurt dışına çıkmasa, Danimarka’daki bu hastanede tedavi görmese gözleri kör olabilirmiş…

Birkaç kez beni tek başına yaşadığı evine davet etti, “ Gel, beni yalnız bırakma.Sabahlara dek uyuyamıyorum. Kulağıma çığlık sesleri, gürültüler geliyor.Kafamın içi demirciler çarşısı gibi…”dedi.Düşünmeyi yavaşlatan, uyumayı kolaylaştıran ilaçlar kullanıyordu.İlaçların etkisiyle on dört, on altı saat uyuduğu oluyordu.Gittiğimde, saatlerce kapısında bekliyordum, zili çalıyordum,uyandıramıyordum…

Boş zamanlarında camları, cam kesicileriyle ince ince oyuyor.Sonra bu oyukları çeşitli renklerle boyuyor, ilginç görüntüler, resimler elde ediyordu.

Türkiye’den gelirken birlikte getirdiği bazı dergileri gösterdi.TÜBİTAK’ın Bilim ve Sanat Dergisi’ne, uzay bilimi konusunda İngilizce’den çeviriler yapmıştı. Bana, “Güneşin Düğünü” adlı bir şiirini okudu. Şiirinde, uzayda, gezegenler arasındaki bir düğün törenini anlatıyordu..

***

Lukas, bir gün ilk kez  bir duygusal ilişkisinden söz etti, Lena’yı anlattı.

Lena,Lukas’ın kapı komşusuydu.Bir lisede psikoloji öğretmeniydi.Uyuşturucu bağımlısı biriyle yaşıyormuş..

Lukas, bir gece çığlık sesleriyle uyanmış.Düş mü, gerçek mi diye bir süre bocaladıktan sonra bu çığlıkların gerçek olduğunu anlamış.Kapıyı omuzlayarak içeri dalmış.Lena’yı, uyuşturucu bağımlısı sevgilisi tarafından boğulmak üzereyken kurtarmış.O günden sonra Lena ile dost olmuşlar.Aralarında duygusal ilişki başlamış…Sonra, bir gün bir birahaneye içmeye gitmişler.Lena, orada eski bir erkek arkadaşıyla karşılaşmış. Lukas’ı ortada bırakarak arkadaşıyla çekip gitmiş.Lukas, yaşadığı düş kırıklığını anlatırken, “İsveç’in havasına, suyuna ve kızlarına güven olmaz” diyordu…

İsveç’teki ilk aşkı da  böylece bitmişti.Lena’dan ayrılıncaya dek bana hiçbir şey anlatmamıştı…

Bir gün elinde iki paket Nikaragua kahvesiyle geldi. O zamanki Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega’nın, gazetelerde,” Bizim mücadelemize katkıda bulunmak istiyorsanız bulunduğunuz ülkelerde Nikaragua kahvesi satın “ şeklinde bir çağrısı yayımlanmıştı.Lukas, bu çağrıya uyarak Nikaragua kahvesi pazarlamaya çalıştı.Biriktirdiği sosyal yardım paralarıyla bir motosiklet aldı, Nikaragua kahvesini yakındaki şehirlerde, kasabalarda da pazarlamaya başladı.

Ancak, aksilikler Lukas’ı çabuk yakaladı.Önce motosikleti çalındı, ardından Daniel Ortega Nikaragua seçimlerini kaybetti.Sonra da, Lukas’a İsveç’ten çıkış kararı geldi…

***

Sovyetler Birliği’nin dağılmaya başladığıı yıllardı.

Güney Afrikalı zenci lider Nelson Mandela yirmi beş yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakıldığında Lukas sevindi.Romanya’da Çavuesku’nun devrilmesinden sonra, Lenin heykellerinin boynuna zincir takılarak vinçlerle yerlerde sürüklendiğini İsveç televizyonunda birlikte izledik.Lukas o zaman “Dünya nereye gidiyor?” sorusunu sordu. Türkiye’de art arda faili meçhul cinayetler işleniyordu.Türkiye’de aydınlar,yazarlar, sanatçılar öldürülüyordu…

Lukas sabah çantasını toplayarak vedalaşmaya geldi, “ Kuzeydeki bir manastırda iş buldum, gidiyorum” dedi. Gittiği yerde fazla duramadı.Devlet Göçmen Dairesi, Lukas’ın İsveç’ten çıkış kararına yaptığı itirazı ret etti.Bu kez, ülkeyi en kısa sürede kesin olarak terk etmesi isteniyordu..

Kanada’ya gitmeyi düşündü, yaptığı vize başvurusu kabul edilmedi.

Bir gün okuldaydım.Önümdeki bir kitaba dalıp gitmiştim.Birden omzumda bir el hissettim.

Başımı kaldırdım, Lukas’tı:

“Hoca, gidiyorum!”

Elinde valizini sımsıkı tutuyordu:

“Hayrola,Nereye Lukas?”

“İspanya’ya.Bir gemi buldum, kaçak gideceğim”

“Böyle aniden mi gidiyorsun, dur seni uğurlamaya geleyim!”

“Hayır, olmaz, gelme, dikkat çeker “

Giderayak yakasına bir de kırmızı gül takmıştı.

“Yaz bana Lukas, yolunu izini bellisiz ettirme!”

Elime,, manastırda çalıştığı günlerde cam üzerine yaptığı bir rahibe resmi  bıraktı.

Yanımda, karşılığında verebileceğim hiçbir şey yoktu.Önümdeki kitabı uzattım, “Al bu kitabı,yolda okursun!”dedim.

Kaçar gibi gitti…

Ardından bakarken gözlüklerim buğulandı.

Birkaç ay sonra İspanya kıyılarından kartı geldi.Hediye ettiğim, arkadaşım Koray Düzgören’in yazdığı Nazım Hikmet’in son eşi Vera’nın anılarından bir alıntı yaparak  göndermişti:

(Vera, Nazım’a soruyor:
 -Türkiye’den ayrıldığına pişman mısın?
 -Sorun bu değil, diyor Nazım;kimi zaman öyle korkunç bir hasret duyuyorum ki, böyle yaşayıp gitmek mi daha iyi, yoksa beynime kurşun sıkmak mı, kestiremiyorum.Dilerim, kimsenin başına gelmesin böyle bir hasretlik.Göçmenliğin ne demek olduğunu bilemezsiniz…)

Lukas, kartın sonuna kendisinden de bir cümle eklemiş:

“İyiyim, yaşamaya, yitmemeye çalışıyorum”

Lukas’tan bir daha hiç haber alamadım…

Lukas, İsveç’te iki yıl bekledi, oturma izni verilmedi.Daha önce Almanya’ya da sığınma başvurusu yapmış, orada da oturma izni alamamıştı.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.