İSVEÇ’TEN… Türbanın korkak döğüşçüleri

Bir kısım “laklierimiz” ile ” Müslümanlarımız” yine türban üzerinden kumar oynuyor. Onların kadınlarla oldum olası başları hoş değil.Genlerinde taşıdıkları pederşahi kültür kadınları aşağılamalarını, ikinci, hatta üçüncü sınıf yurttaş olarak görmelerini gerektiriyor..

Hükümetteki Bakanı bile kırk yıllık eşini insan yerine koymaz, gezilerde sofrasına oturtmaz.

Diğeri ise, türbanlı diye o kadının bastığı yere dahi basmaz.

Nereye gitsin bu zavaıllı kadın?

O muhteremler, kadına değer vermedikleri gibi, onun namus bekçiliğini yapmaktan da geri durmazlar. Biri, “Aman örtün, örtünmezsen ahlaksız olursun! ” der; türbanı, namusun üzerine kapatılan bir örtü gibi görür.Diğeri de, “O türbanlılar var ya o türbanlılar, kim bilir o örtülerin altında ne işler çeviriyorlar.” anlayışındadır..

Biri örtünmeyen, diğeri örtünen kadının namusunu sorgular.Sonuçta, ikisinin de  “namus” terazisinde tartılan kadındır…

Türbanlı kadının iç dünyasına eğilmek akıllarının ucundan bile geçmez. Ne olmuş da bu gencecik kızlarımız dünyadan ellerini, eteklerini çekerek örtünmüşler, diyerek kadını türbana zebun eden koşulları irdelemezler..

Türban, “Müslüman kadın” olmanın bir önkoşulu mudur? Eğer öyleyse, Müslümanlık, bir şala, örtüye hapsedilmiş olmaz mı?

Bir genç kiz neden örtünme gereği duyar?

Müslüman olduğunu kanıtlamanın başka bir yolu yok mudur?

Örtünme güdüsünün altında ezilmişliğinin üzerini örtmek, kendini kanıtlamaya çalışmak gibi nedenler de yok mu?

Ergenlik ile devrimcilik arasında gidip geldiğim 1968′ li yıllarda, şakaklarımdan alt çeneme doğru uzayan favorilerim, yürürken rüzgârda savrulan İspanyol paça pantolonlarım vardı.

Yaz tatillerinde, Ankara’dan köye gittiğimde günlerim babamla çatışma içinde geçerdi. Babam,

” Koca şehre okusun, adam olsun diye gönderdiğimiz çocuk züppe olup çıktı; saç uzatmaya, etek giymeye başladı” diye kızardı. Babamla zıtlaşmanın, kendimi ona kanıtlamaya çalışmanın tadına doyamazdım.

Devrimciliğe adım attığımızda İspanyol paça pantolonlarımızı kaldırıp attık. Favorilerimize ise, iki yanağımızdan aşağıya doğru sarkan pos bıyıklarımızı, asker potinlerimizi ve asker parkalarımızı ekledik.O yıllarda, bir çoğumuz dik bakışlı Stalin hayranıydık ve bıyıklarımızla Stalin’ e benzemeye çalışırdık..

Daha sonraki yıllarda saçlarımızı, favorilerimizi iyice kısalttık. Potinlerimizi, asker parkalarımızı, uçları aşağıya doğru sarkan bıyıklarımızı modayı daha gerilerden izleyen ülkücülere terk ettik..

Şimdi, iyimserlikle “Türban da böylesi bir moda olsa” diyesim geliyor.

Ama, biliyorum ki bu bir moda değil.

Din kurallarını dayatmaya çalışan bir kalkışma!

Devrimciler, ülkücüler o modaları yaşadı, günü geldiğinde bıraktılar.

Ancak, genç kızlarımızın, kadınlarımızın istencine kast eden çarşaf ve türban böylesi bir moda değil..

O cendereye girenin bir daha kurtulması mümkün değil..

Başı açıkken örtünmek, “hidayete ermek, gerçek Müslüman olmak” oluyor;

Türbanlıyken açılmak ise neredeyse “orospuluk” la eşdeğer..

Yaz sıcağında, belediye otobüsünde upuzun paltosuyla yapış yapış ter içinde seyahat eden kadın nasıl bir düş dünyasına sahiptir? Bu haliyle çok mu mutludur?

Kapalı giysilerle denize girmek insana nasıl bir huzur verir?

Sevgiliyle, babayla, kardeşle güle oynaya denize girmek varken, etrafı tel örgülerle kaplı esir kamplarını andıran haremlik/ selamlık yerlerde bekçi nezaretinde denize girmek çok mu dinlendiricidir?

Diğer yanda erkek erkeğe yüzen sakallı, bıyıklı adamlar belden aşağı fıkralar dışında acaba birbirlerine ne anlatırlar?

Neden insanların gözü kumda sere serpe yatan kadınlara değil de çarşafla denize girenlere takılır?

Sahilde el ele yürüyen başı açık gençler hiç dikkatinizi çekmezken, türbanlı br kızla sakallı bir erkeği aynı durumda görmek neden sizi uzaylı görmüş gibi şaşırtır?

Türbanlı kızlarımız da saçlarını rüzgârda savurarak kumlarda sere serpe yatmayı, sahilde sevgilileriyle kovalamaca oynamayı, denizde birbirlerine su sıçratmayı özlemezler m? Bütün bunları basit “dünyevi” zevk sayarak yasaklamak hakça bir durum mudur? Örtünenlerin böyle zdünyevi jevkleri de tatmaya hakları yok mudur?

Neden yaşam umutlarından uzaklaştırılan “öbür Türkiye”nin genç insanları, “öbür dünya” hayallerine mahkum edilir?

Kadınların Cehennem korkusunu, cennet hayâllerini yaşamaya daha çok mu gereksinmeleri var?

Neden örtünen kadın hep gerilimli, bir kaplan gibi üzerinize atılmaya hazır, agresif bir ruh hali içindeymiş izlenimi bırakır?

Çarşaf, türban serbest bırakılsa, kör dövüşü haline getirilen bu türban zevki doya doya yaşanabilse, on,  on beş yıl sonra yavaş yavaş kendiliğinden ortadan kalkar mı?

Bir şu kadar kadını Meclise göndermekle övünen bir partide o kadınlar neden vitrin süsü olarak kalır da, türbanı savunmak yine kırpık bıyıklı adamlara kalır?

“Müslüman” erkek, dünya modalarını yakından izler, en pahalısından takım elbiseler giyer, her gün renk renk kravatlar takar..

Neden erkeklerden de takke ve külahla dolaşmaları beklenmez?

Neden erkeklerin takkesi de, külahı da kadınların başına geçirilmek istenir?

NTV’de,  Mithat Bereket’in Malezya izlenimlerini izlerken  apışıp kaldım. Ekrandaki kadın, eşinin dördüncü  karısıydı ve halinden pek memnun görünüyordu. İslam dini, dört kadınla evlenilebileceğini öngörüyor. Başbakan Tayyip Erdoğan da, Almanya’daki bir toplantıda yabancı bir gazetecinin tuzak sorusunun üzerine atlamış ve “Eşiniz yaşlıysa, hastaysa birden fazla eşle evlenebilirsiniz” deyivermişti..

Peki, kadına neden aynı haklar tanınmıyor, sorusunu aklınızın ucundan bile geçiremezsiniz. Çünkü, bütün dinler erkeğin egemenliği üzerine kuruludur..

Meydanlarında karşı karşıya getirilmek istenenler “laik” ve “türbanlı” kadınlardır..

Korkutulan da, korkutan da kadın..

Laik ve türbanlı kadınlar üzerindeki baskı da yine kadınlar üzerinden sürdürülür.

Kadın üzerindeki baskının aracı yine kadın..

Bu kavgada, kimi erkekler ise kadınların arkasına saklanan korkak dövüşçüler olmaktan öteye gidemezler..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here