İSVEÇ’TEN… Yitikler Üzerine…

İSVEÇ’TEN… Yitikler Üzerine…

0
PAYLAŞ

Nebi Dadaloğlu ile eşi  Bahar Dadaloğlu köy enstitülü öğretmenlerimdi.

Ben, ne öğrendimse onlardan öğrendim.

Nebi öğretmenim, başında  sürekli taşıdığı köylü kasketini ara sıra çıkardı mı, altından düzgün, geriye doğru  taranmış, gür, siyah saçları görünürdü.

Beden eğitimi dersinde nefes nefese kaldığımızda:

“Çocuklar,yüz metreyi mi, yoksa  bin metreye mi koşacaksınız? Eğer hedefiniz bin metre ise   nefesinizi iyi ayarlamanız gerekir.Yoksa, yorulur, yollarda kalırsınız!” derdi.

Onun bu sözünü, zaman zaman, yaşantımın en kritik anlarında anımsadığım oldu…

Pazarören Avşarı  Nebi ve Bahar Dadaloğlu, Köy Enstitüsünü bitirerek evlendikten sonra, kimsenin gitmek istemediği dağ köylerinde çalışmayı görev bilmişler.Düzdekileri eğitmenin nasıl olsa bir yolu bulunurdu.Önemli olan, aydınlatmanın ışığını  kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerdeki çocuklara ulaştırmaktı.

Göreve başladıklarının daha ilk yıllarında, bir gün,ikisi  de derste iken, lojmanın tuvalet deliğinden gelen  lağım  fareleri, kundaktaki yeni doğmuş bebeklerini parçalayarak öldürmüştü!.

Bu, o yıllarda Dadaloğlu ailesinin verdiği ilk yitikti.

Sonraki yıllarda yitiklerin  devamı gelecekti….

***

Ankara Atatürk Lisesi’ne başladığım yıllarda onların izini yeniden bulmuştum.

Nebi Hocam, Ulus’ta, Demir İş Hanı’nda kurduğu  Köyün Çocuğu adlı  yayınevinde çocuk kitapları ve halk şiiri tarzındaki şiirlerini yayımlıyordu.

“Gardaşlarım”,“Gıllı Çarık” ve “Ellerimiz”,bu kitaplardan bazılarıydı.

12 Mart darbesinden sonra Nebi öğretmenim bu kitaplardan dolayı yargılanmış,ilgili mahkeme  kitapların yakılmasına karar vermiş, bir meydanda üst üste yığılan “Ellerimiz”, “Gıllı Çarık” ve “Gardaşlarım” adlı kitapların elde kalan sayıları  ateşe verilmişti..

Ailenin ikinci yitiği Güzide’yi  de o zaman tanımıştım.

1974 yılında, bilinmez bir şekilde ortadan kaybolan ve hiçbir yerde izi bulunamayan  Güzide’yi, ufacık tefecik,sessiz haliyle anımsıyorum hep…

***

Cengizhan Güngör, Kemal Deprem, Sabri Bal, Mürsel Alptekin, Mehmet Aytekin  ve ben Atatürk Lisesi’nin  en önde gelen PDA’cılarıydık(*).Kızılay Bulvarı’nda, İşçi Köylü Gazetesi satışlarına katılıyor, kapısı Doğan Avcıoğlu’nun Devrim Gazetesi’yle  karşı karşıya olan Adakale Sokaktaki Aydınlık bürosuna gidiyor,oradan aldığımız, devrimin yolunu, kuramını öğreten  küçük broşürleri aramızda  günlerce tartışıyorduk.

Ataürk Lisesi’nde, Ülkücü Müdür Deli Veli’ye karşı ilk okul boykotuna  biz örgütledik. Başta Gü nZileli olmak  üzere Dil,Tarih’ten gelerek bize koltuk çıkan ağabeylerimizin öncülüğünde lise öğrencilerinin tamamına yakınını Kızılay’a kadar yürüttük. Bu, o günlerde bizim  için  büyük  bir  eylemdi.

Grup arkadaşlarımızdan Mürsel,.Arapgir’in Tepte Köyü’nden gelme yoksul bir aile çocuğuydu. Ağabeyi Mustafa, ODTÜ Kimya Mühendisliği bölümünde okuyordu. Balgat’taki bir gecekonduda oturuyorlardı ve babalarının onlara yardım edecek gücü yoktu. Mustafa’nın dersleri ağırdı. Evin geçim yükü Mürsel’in omuzlarındaydı. Bahçelievler Son Durak’taki Arı Sineması’nın önünde mevsimine göre, taze nohut, kaynamış mısır, soyulmuş salatalık satarak evi geçindirmeye çalışıyordu. Hafta sonlarında, bazen ben de ona yardım ediyordum.Mürsel, sürekli çalıştığı için  pratik faaliyetlere katılamıyor, siyasetin yayınlarını okumakla yetiniyordu.

Sabri, sesiz ve ciddi bir arkadaştı.Konuşmayı pek sevmiyordu.Üzerine aldığı bütün görevleri titizlikle yerine getiriyordu..
 
Cengizhan, siyasi çalışmaların yanı sıra  derslerini de ihmal etmeyen  çalışkan bir arkadaşımızdı.İçimizde fikir geliştirme becerisine en çok  o sahipti. Ağabeyi TRT’de çalışıyordu.Cengizhan, Basın Yayın Yüksek Okulu’na girmeyi, ileride de TRT’ye kapağı  atmayı planlıyordu.

Mehmet Aytekin, siyasete bağlı bir sempatizan olmanın ötesinde hiçbir pratik faaliyete katılmıyordu.

Kemal, aile içinde yaşadığı ruhsal sorunlarını zaman zaman dışa vuran bir arkadaşımızdı..

Esmer, kalın dudaklı, oldukça içine kapanıktı.Çok sigara içiyor, sürekli dalgın, melankolik bir hali vardı.İkimiz baş başa kaldığımız zamanlarda  aile sorunlarını da konuşuyorduk.Sert bir yapıya sahip  bir memur olan babalarının kendilerine çok baskı yaptığını, küçükken çok dayak yediğini, babasının katı tutumu  yüzünden bütün kardeşlerinin ruhsal yapılarının bozulduğunu söylüyordu.Grup içinde kendisine en yakın hissettiği arkadaşı bendim…

Ben ise, bugün olduğu gibi o yıllarda da bir türlü ayakları yere basmayan, hayalci ve romantik biriydim.Okulda en iyi dersim  kompozisyondu.Ciddi teorik toplantıları arada şiirler okuyarak sulandırmakta üstüme yoktu.

Ben de Mürsel gibi fırsat buldukça ufak tefek işlerde çalışıyordum.Yanında durduğum ağabeyim dar gelirli küçük bir memurdu.Köyden, babamdan yardım gelmiyordu. Ağabeyime fazla yük olmamak için boş zamanlarımda,şiirlerimin yayımlandığı Memleket gazetesinde   çalışıyordum.Bende kendi çocukluğunu bulduğunu söyleyen gazetenin sahibi Şemsi Belli, yaptığım ufak tefek işler karşılığında  cebime okul harçlığı sıkıştırıyordu.

Atatürk Lisesi grubu olarak, bağlarımızı üniversiteye başladıktan sonra da sürdürdük..


***

12 Mart geldiğinde bir çok  arkadaşlarımız içeri alınmış,ancak  bizim  gruptan kimse zarar görmemişti.

Lider konumundaki arkadaşlarımızdan çoğu aranıyordu.Radyodan, siyah/beyaz televizyondan arananların adları, fotoğrafları yayımlanıyordu.

Söke’deki mağaralarda teksir makineleriyle gizlice basılan Şafak Gazetesi, Gazi Eğitim’de deşifre olmamış  arkadaşlara ulaştırılıyor, biz de sırayla giderek payımıza düşen gazeteyi alıyorduk.

O hafta, Şafak Gazetesi’ni alma sırası bendeydi.

 Her gün, operasyonlarda insanlar ölüyordu.Ortalık polis kaynıyor, Gazi Eğitim’in önünde panzerler bekliyordu.

 Buluşma noktasında  Şafak Gazetesi’ni aldım, koynuma sakladım.Sakin ve soğukkanlı adımlarla polis noktasını geçerek dışarı çıktım.

Her kavşakta, her köşe başında kimlik kontrolü yapılıyor, insanların üstü aranıyordu.

Ufacık, tefecik dikkat çekmeyen  biri olduğum için her yere rahatlıkla girip çıkıyordum

Yürüye yürüye demiryolu köprüsünün altına geldiğimde aniden askeri bir cip acı fren yaparak yanımda  durdu.Sırtımdan aşağıya soğuk terler boşandı.Kaçacak hiçbir yerim yoktu.Yer demir, gök bakırdı, kaçsam da nereye gidecektim.

Rütbeli bir subay jipin kapısını açtı, başını uzattı:

“Çocuk bu yahu!..Devam et! ..” dedi.

Şoför gazladı, jip uzaklaştı..

Alnımda biriken terleri kolumla sildim,köşe başındaki büfeden bir gazoz aldım, içtim.

Gecikmiştim.Evde arkadaşlar beni heyecanla bekliyordu. Terden yer yer ıslanmış Şafak Gazetesi’ni koynumdan çıkararak masanın üzerine atarken:

“Arkadaşlar, büyük bir tehlike atlattım, az kalsın enseleniyordum!” dedim; yaşadıklarımı anlattım.

Cengizhan,gözlüklerinin arkasından gözlerini şeytani bir gülümsemeyle kısarak:

“Yakalansaydın,bizi ele verir miydin?” diye sordu.

Ben, yutkunarak ne yanıt vereceğimi düşünürken, Kemal, yerinden kalktı, yanıma geldi, elini omzuma koydu, Cengizhan’a dönerek:

“Bizi ele vermezdi!” dedi.

Sonra, gözlerimin içine bakarak:

“İnsan, sana ailesinin  namusunu bile güvenebilir!” dedi.

Bunları niçin söyledi; o karmakarışık dünyasında,ruhunun derinliklerinde neler gizliydi, bilmiyordum..

***

Ecevit affıyla hapisten çıkan arkadaşlar, gençliği derleyip toparlamak için bir gençlik örgütü kurulmasını istiyorlardı.

Bu görev bize düşüyordu.

Atatürk Lisesi grubu, Yurtsever Gençlik Birliği (YGB) adlı yasal bir gençlik örgüt kuracaktı.

Mürsel ve ben çalıştığımız için kuruluşta görev alamayacaktık.

Kısa ve tombul olduğu için “Dolma Memet” adını verdiğimiz Mehmet Aytekin , böyle sorumluluklara  hiç yanaşmak istemiyordu.

Yerimize, kurucu üye olarak  Köy Enstitülü öğretmenlerim Nebi ve Bahar Dadaloğlu’nun Gazi Eğitim’de okuyan kızları Güzide  ile Ayşe adlı bir kız alındı.

 Dernek kuruluş işlemlerini tamamlayarak çalışmalarına başladı.

1974 Kıbrıs çıkartması yeni yapılmış, aynı günlerde, ABD, haşhaş ekimi yasağına uymayan Ecevit Hükümetine karşı ambargo uyguluyordu.

Derneğin gündeminde bu iki önemli konu vardı.

Önce ABD ambargosunu  protesto eden bir afiş hazırlandı. Bütün bulvarlar, ABD’yi protesto eden afişlerle donatıldı.

O yıllarda Aydınlık grubu, Kıbrıs çıkartmasına  şiddetle karşı çıkıyor, hareketi “açık bir işgal” olarak değerlendiriyordu.

Yurtsever Gençlik Birliği, “İŞGALE NİHAYET, KIBRIS’A HÜRRİYET! “  başlıklı bir afiş hazırladı.

O geceki afişleme çok olaylı geçti. Afişe çıkan gruplardan biri kurşunlandı.Bizim grup da çembere alındı..”Devrimin Maliye Bakanı” adını verdiğimiz  başka bir Ayşe ile birlikte bir apartman kömürlüğüne sığındık.Kurtuluşu için mücadele verdiğimiz apartman kapıcısı, kulaklarımızdan tuttuğu gibi  bizi kendi elleriyle polise teslim etti.

O afişten dolayı,YGB yöneticileri hakkında Ankara Devlet  Güvenlik Mahkemesi’nce dava açıldı.YGB yöneticiler, yargılama sonunda  8’er yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar.Ancak,  hiç biri yakalanamadı.

Davanın kesinleşmesinden sonra kaçak dolaşan  YGB yöneticilerinden Güzide Dadaloğlu garip bir şekilde kayboldu..O yıllarda ülkücüler tarafından kız öğrencilerin kaldığı bir eve atılan bomba sonunda öldüğü söylendi. Sonraki yıllarda da kendisinden hiç bir haber alınamadı..

Bu, ilk çocuklarını lağım farelerine kaptıran  Dadaloğlu ailesinin ikinci yitiğiydi.


Aile, üçüncü çocuğunu da faşist bir saldırıya kurban verdi!..

Ozan Dadaloğlu, Devrimci  Yol(DEV-YOL)’cu idi.Farklı siyasetlerden olmamıza karşın, evlerine sürekli gidip geldiğim için aramızda bir sürtüşme yaşanmıyordu.Herkesin gidebildiği Seyranbağları Halkevi’ndeki genel tartışmalarda bile zıtlaşmamaya çalışıyorduk.Ozan, beni   farklı siyasetten biri olmaktan çok, bir aile yakını olarak görüyordu.

Evleri, Camlı Kahve’nin köşesinde ,Halkevine giden sokağın hemen girişindeki su deposunun yanındaydı.

Bir gün evlerinin kapısı çalınıyor.Kapıyı  Dadaloğlu ailesinin hayatta kalan son çocuğu Julide açıyor

.Ülkücü cellatlar, “Biz, Ozan’ın arkadaşlarıyız,Ozan’ı çağırır mısın!” diyorlar. Ozan, görünür görünmez yaylım ateşine tutarak evin içinde öldürüyorlar.

Ozan’ın da öldürülmesinden sonra Nebi ve Bahar Dadaloğlu’nun dört çocuğundan geriye sadece Julide kaldı…

****


 İsveç’e gelme hazırlıklarını sürdürdüğüm  günlerdi…

Bir gün, İstanbul’da, Kadıköy Vapur İskelesi’nde Kemal’in ağabeyi  Oktay’la karşılaştım.

Vapurun hareket etmesine birkaç dakika kalmasına karşın elimi tutmuş bırakmıyordu. Belli ki, benimle paylaşmak istediği bir şeyler vardı:

“Arkadaşın Kemal, Almanya’da intihar etti, geçen hafta  cenazesi geldi!” dedi.

Yüzüme acı ve hüzünle baktı:

“Kemal’i toprağa verirken, ne siyasetten, ne eski arkadaşlarından hiç kimse yoktu. En sevdiği  arkadaşı sendin, sen de vefasız çıktın!” dedi.

Boğazıma bir şey düğümlendi, yutkundum, söyleyecek söz bulamıyordum.

Elimi bıraktı.Koşarak vapura yetişmeye çalışırken aniden geri döndü:

“Bir de küçücük kızı var,öyle de bir tatlı ki!” dedi.

Şimdilerde Kemal’in kızı, Kemal’le koşuşturduğumuz yaşlarda olmalı…

__________


(*) Proleter Devrimci Aydınlık

 

BİR CEVAP BIRAK

three + eighteen =