İsviçre’de minare referandumu

İsviçre’de minare referandumu

0
PAYLAŞ

İsviçre’de minare referandumu, doğrudan demokrasi ve çok kültürlülük üzerine

Partinin referandum için gerekli 100.000 imzayı bulması zor olmadı. Yapılan referandumda halkın %57.5’i ve 26 kantonun 22’si yasağa evet oyu verdi. Tartışma da bundan sonra başladı.

Doğrudan demokrasi ülkesi İsviçre

İsviçre doğrudan demokrasi uygulamaları ile batıda ün kazanmış bir ülkedir. İsviçre’de 1848’den beri zorunlu anayasal referandum, 1874’den beri ihtiyari yasal referandum, 1921’den beri ihtiyari anlaşma referandumu ve 1949’dan beri de acil federal kararlar için ihtiyari referandum uygulanmaktadır. İsviçre’de 1848 yılından beri uygulanan ulusal referandum sayısı 550’yi aşmıştır. İsviçre’de referandum, halk girişimi, halkın vetosu ve azil kurumlarından oluşan doğrudan demokrasi uygulamalarının tümü kurumsallaştırılmıştır. Hatta bazı kantonlarda artık doğrudan demokrasi araçlarının kullanılmasından değil, doğrudan demokrasinin tam uygulamasından söz edilebilmektedir. Genellikle dağlık ve kırsal bölgelerde yer alan kantonlarda, kanton meclisini kanton halkının bütünü oluşturmaktadır. Bu kantonların küçük nüfusunu (10-40.000 arası) sade geleneklere sahip, dengeli ve disiplinli bir yaşam süren insanlar oluşturmaktadır. Temel sorunların federal düzeyde karara bağlanıyor oluşu da buralarda doğrudan demokrasinin işleyişini kolaylaştıran diğer bir unsurdur. Bahar aylarında toplanan kanton halkı her konuyu tek tek oylayarak yasalaştırır.

Literatürdeki adıyla “anayasal halk girişimi”, halkın belli bir konuda hazırladığı anayasa değişikliğini oylamaya sunma isteğini ifade eder. Değişikliğin yürürlüğe girebilmesi için çifte çoğunluk şartı aranmaktadır: seçmenlerin oylarının ve kantonların yarıdan fazlasının evet oyu. Halk, 100.000 imza toplayarak federal anayasanın değiştirilmesini oylamaya sunabilir. Bu yöntemle daha önce de anayasa değişiklikleri yapılmıştı.

İsviçre’de yapılan minare referandumu işte bu “anayasal halk girişimi” yöntemi ile uygulanıp anayasa kuralı haline geldi. Abes olan şu ki, şimdi İsviçre Anayasası’na “minare yapmak yasaktır” şeklinde bir hüküm eklenecek. Oysa bu tür kurallar maddi anlamda anayasaların konusunu oluşturmuyor. Bu tarz bir hüküm ne devletin temel niteliklerindendir; ne devlet organlarının yetkilerinin dağıtılmasına ve organlar arasındaki ilişkilere ne de temel hak ve özgürlüklerin korunmasına dair bir düzenleme oluşturmaktadır.

İsviçre’de daha önce yapılan referandum konularına bakıldığında minare referandumu ile aradaki fark net bir şekilde görülür. Önceki referandumlardan bazı konu başlıkları şöyledir: haftalık çalışma süreleri, nükleer enerji kullanımına son verilmesi, nükleer silahların yasaklanması, silah ihracatı, alkolizmle mücadele, yaşlılar için bakımevi şartlarının düzenlenmesi, daha adil bir vergilendirme sisteminin kurulması, haftalık çalışma sürelerinin 40 saat olarak düzenlenmesi gibi. Oysa “minare referandumu” öncekilerden farklı olarak ülkede yaşayan 400.000 Müslümanın din ve vicdan özgürlüğünü yakından ilgilendiriyordu. Aradaki temel fark bir ilkede yatıyor: temel hak ve özgürlükler, bir diğer ifade ile insan hakları, referandum konusu olamazlar. Çünkü insan hakları “insanın insan olmaktan kaynaklanan hakları”dır. Böyle olmakla, varlıkları ne başkasının rızasına ne de devletlerarası ilişkilerdeki “karşılıklılık” ilkesine bağlıdırlar. Onlardan “feragat” etmek de mümkün değildir. İsviçre’de yapılan “minare referandumu” liberal batı hukukunun bu en temel kurallarına aykırılık oluşturuyor. Din ve vicdan özgürlüğü şüphesiz diğer birçok hak ve özgürlük gibi sınırsız değildir. Ancak, referandumdan çıkan sonuç somut herhangi bir olayı değerlendirmeksizin mutlak yasak koymaktadır. Bu mutlak yasak sadece İslam dinine inananları hedef aldığı için ayrımcılık da oluşturuyor. Ayrıca, nüfusunun tümü Katolik Hristiyan olan bir kantonda minareli cami yapmak yasak olduğu gibi, nüfusunun önemli bir bölümü Müslüman olan bir kantonda da minareli cami yapmak yasak olmaktadır!

Çok ilginçtir, İsviçre’nin bir doğrudan demokrasi ülkesi olarak anılmasının bir diğer sebebi ülke şartlarının buna uygun olmasıdır. İsviçre üst seviyede eğitilmiş ve kişi başına düşen geliri yüksek bir halka sahiptir. Doğrudan demokrasi karşıtlarının ve özellikle elitistlerin en çok üzerinde durdukları konu halkın bilgisiz olduğu, yönetime dair konuları anlayamaz olduğudur. Ayrıca demokrasinin kitleleri harekete geçirecek, peşinden sürükleyecek bir ideolojisi, doktrini veya hedefi yoktur. Bu nedenle de yönetimin işin ehli kişilerce yapılması gerektiğini ileri sürerler. İsviçre’de yapılan son referandumda minare yasağını en çok destekleyen kantonların köylü bir nüfusa sahip oldukları görülmüştür. Bölge halkı ile yapılan görüşmelerden yasağa evet diyen halkın ne İslam ne cami ne de minare hakkında pek bir şey bilmediği gözlemlenmiştir. Dünyanın en zengin ülkelerinden olan İsviçre’nin halkına dünyanın en kalabalık dinini oluşturan İslam hakkında temel bilgileri dahi sunamamış olması pek düşündürücüdür! Minare yasağına en az destek en gelişmiş bölgelerden (Zürih, Lozan, Cenevre, Nöşatel, Bern) gelmiştir.

Ekonomik gelişmişliğe gelince; farklı sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine sahip ülkelerde yapılan siyasal araştırmalar göstermiştir ki, gelir miktarındaki artışlar ile siyasal katılım oranında da artışlar olmaktadır. Fakat gelir seviyesi yükseldikçe, katılım oranındaki artış da düşmektedir. İsviçre, görülen odur ki, yüksek gelir seviyesi sonucu bir rehavete kapılmış ve siyasete ilgi azalmıştır. Minare referandumuna katılım %53ler seviyesindedir. Bu düşük katılım oranı sayesinde “yasaklansın koalisyonu” oylamadan dilediği sonucu çıkartabilmiştir.

Çok kültürlü ülke modeli İsviçre

İsviçre, aynı zamanda, çağımızın moda konusu çok kültürlülük çalışmalarına da sıkça konu olmaktadır. Ülkede dört tane resmi dil vardır. Bunlar Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanş dilidir. Almanca daha çok kuzey ve orta kesimlerde, Fransızca ülkenin batı kesiminde, İtalyanca güney bölgelerinde, Romanş dili de güney batı bölgelerinde konuşulmaktadır. Çift dilli bölgeler ve kantonlar da vardır. İngilizce ise çoğu İsviçrelinin ikinci dili konumundadır.

Katolik ve Ortodoks Hristiyanlığın yanı sıra İsviçre’de göçlerle birlikte ciddi anlamda bir Müslüman, Yahudi, Hindu ve Budist nüfus da vardır. Ek olarak, bugün İsviçre’nin nüfusu çoketnili özellikler de göstermektedir.

İsviçre’nin çok kültürlü ülke modeli olarak sunulmasının sebebi etnik, dinsel ve dilsel azınlıkları bünyesinden yüzyıllardır barış içinde birlikte yaşatabilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Artık minare referandumunun sonucundan sonra İsviçre’yi çok kültürlü ülke olarak örneklemeye devam edebilecek miyiz? Bir başka şekilde sorarsak: çok kültürlü ülkede minare referandumu olur mu?

Kişisel görüşüm, İsviçre’de bugün yaşanan sorun ülkenin çok kültürlü yapısının güncellenememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, Romanş dili ülke nüfusunun sadece %0.5’i tarafından konuşuluyor olmasına karşılık 1996 yılında resmi dil statüsü kazanmıştır. Ne var ki, %0.5 oranına yasal statü vermiş olan İsviçre’de nüfusun %1.7’si ana dili olarak İspanyolca, %1.3’ü Portekizce, %1.1’i Türkçe konuşmaktadır. Bu dillerin hiçbirinin resmi dil statüsü olmadığı gibi kamusal yaşamda da hiçbir kullanımları yoktur.

Dinsel kimlikler açısından bakarsak; Müslümanlar ülke nüfusunun %5’ini oluşturuyor olmasına rağmen dinsel inançlarını gereği gibi yerine getirmeleri Hristiyan çoğunluğun baskısıyla anayasal seviyede engellenmiş olmaktadır.

Eskimiş azınlık tanımı çözüm getirmiyor

Azınlıkların korunması batı kamu hukukunun Orta Çağ’dan gelen bir ilkesidir; ancak, bugün Avrupa kıtasında yerleşik olan “ulusal azınlık” kavramı günün sorunlarına hiçbir şekilde çözüm getirememektedir. Avrupa’da anlaşıldığı şekliyle “ulusal azınlık” devleti olan ya da başkaca bir ulusla bağı olup olmadığına bakılmaksızın uzun yıllardır o ülkede yaşayan grup demektir. Kimi ülkeler bu uzun süredir yaşamayı en az yüz yıl olarak ifade etmişken diğer bazıları daha uzun süreyi gerekli görmektedir. Oysa modern tanımıyla azınlık “içinde yaşadığı toplumun çoğunluğundan farklı etnik, dinsel veya dilsel özellikleri paylaşan grup” demektir. Bu tanım hem Avrupa ülkelerini hem de Türkiye’yi ikircikli tutumlarından kurtarır. Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar aynı zamanda o ülkelerin azınlıklarını oluşturuyor. İsviçre’de de sosyal gerçeklik hukuk ile örtüşmediğinden sosyal barışı zedeleyici sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Her vesileyle Müslüman ülkelerde yaşayan etnik, dilsel ve özellikle de dinsel azınlıkların haklarının bekçiliğine soyunan batı kamuoyunun bu konuda net bir tutum alamadığını gözlemlemekteyiz. Batı ülkelerinin itiraf etmekten korktukları şey, minare yasağı referandumunun Avrupa’nın her yerinde aynı sonucu verebilecek olması olabilir mi? Ya da “ülkemizin İslamlaşmasını istemiyoruz” ne demek? Müslümanlar ülkemize gelebilir ve çalışabilirler, hatta vatandaş da olabilirler ama her anlamda eşit muamele görmeyi düşünmesinler, demek olabilir mi? Oysa, demokratik bir hukuk devlerinde devletin herkese nüfusu ve ihtiyaçları oranında eşit hizmet vermesi gerekmez mi?

oakbulut@khas.edu.tr

BİR CEVAP BIRAK