İSVİÇRE’DEN… Minare krizi

İsviçre’nin Olten kantonu Wangen kasabasında yaşayan Türkler, camilerine minare isteyince İsviçre halkı hop oturdu güp kalktı, heyecanlandı korktu telaşlandı. Bu konuda karşılıklı o kadar çok şeyler söylendi, yazıldı ama problem çözüleceği yerde kördüğüm oldu.

Konu kamu oyunda büyük yankı uyandırdı, herzaman olduğu gibi yine gazetecilere ilginç haber ve yorumlar yazma fırsatı düştü.

Olten’en Wangen kasabasına giderseniz orada eski boya fabrikası binasında üç tane bayrak görürsünüz. İsviçre-Türkiye ve Wangen bayrakları ile binanın üzerine asılmış Türkischer Kulturverein Olten(Olten Türk Kültür Ocağı) tabelası. Lokalin içerisinde ders verilen sınıflar, bir tarafta masa tenisi, bilardo masası ve bodrum kısmında da iki tane kadın ve erkekler için namaz kılınan odalar.

Olten Türk derneği bu bina üzerine 6 metre yüksekliğinde minare inşa etmek ister ve İsviçre halkı bu isteği tepkiyle karşılar. Olten Halk partisi (SVP) böyle bir inşaata karşı çıkar ve yapılmaması için imza kampanyası başlatır. Bu konuda öncülük yapan SVP üyesi Roland Kissling düşüncelerini şöyle dile getirir. Önce Kültür derneği dediler, sonra namaz kılmak için yer yaptılar, şimdi minare, ardından da hopörlörler gelecek. Ardı arası kesilmeyen istekler ve sonrası. Zaten içerde neler yaptıklarını kimse bilmiyor.

Türk derneği başkanı Ali Erdoğan minare sadece sembol, minareden ezan okunmama garantisini versede, 7 şubat’da muhtarlık inşaat komisyonu böyle bir minarenin yapılmasını reddeder. Neden olarak da bu bir ırkçılık değil, minare çok yüksek, oturacağı alan ve toplam yükseklik bölgedeki inşaat kurallarına ve kasabanın dokusuna uygun değil.

Türk tarafı kararı ırkçılık olarak nitelerken, durumu bir üst mahkemeye götüreceklerini bildirirler. İsviçre basınında geniş çapta yer alan minareye değişik yorumlar gelir.

Biz Türkiye’de kilise inşaat etsek Türkler’in tavrı nasıl olurdu? İslam korkutuyor. Önce minare sonra ezan halk rahatsız edilecek. Minare kasaba kültürüne ve doğaya uymaz. Avrupa’da yeterince islam terörünü ispat ettiniz, minare fazla gelir. Maksat herhangi bir dini inacı engellemek değil, minare kasabanın mimarisine uymuyor vs.

Tabii herkes birşeyler söyledi, şimdi  ben bu konuda neler düşünüyorum onu merak edeceksiniz. Ben bu sefer düşüncelerimi yazmayacağım, yorumları size bırakıyorum. Ama dedemin hep bana anlattığı masalı bende size anlatacağım.

Benim dedem Dumlupınar gazilerinden bana küçüklüğümde hep Dumlupınar’da nasıl savaştığını anlatırdı. Ben küçük olduğumdan öyle savaşa Dumlupınar’a falan ilgi duymazdım. Yıllar sonra ben dedem’in ölüm haberini akşam televizyon haberlerinde duyduğumda vay be dede sen ne önemli biriymişin dedim.

Benim dedemle maceralarım çok olmuştur. Yazın Kızılöz’deki çiftliğe gittiğimizde ben pek çiftlik işlerinden hoşlanmazdım. İlk işim bir ağaç gölgesi bulur uyurdum. Ama gel gör ki dedem bana hiç rahat vermez, kızar uyandırır, Allah çalışmayanı sevmez der ve o meşhur masalına hemen başlardı.

Peygamberimiz, yanında biriyle yoldan geçerken, bir ağacın gölgesinde oturan bir adamla karşılaşırlar. Adam selam verir, Muhammed almaz Allah’ın selamını. Dönüşte, yine o adama rastlarlar, adam yine selam verir, Muhammed bu kez alır selamı. Yanındaki sorar: “Ey, Allah’ın Resulü demin aynı adamın selamını almadın da, şimdi niye aldın?” Muhammed de şöyle yanıtlar: “İlk gördüğümüzde, hiçbir şey yapmadan oturuyordu. Boş oturanın selamını almak caiz değildir. Dönerken ise, elinde bir çubukla, toprağı karıştırıyordu. Boş bir iş ama, gene de bir şey yapıyordu işte. Onun için selamını aldım der.

İşte yıllar sonra o masal aklıma geldi soramadığım soruları şimdi sorayım istedim. İyi de dede, çalışmak demek illede vücutman fiilen çalışmak mı? Hadi adam bir şeyler düşünüyor, bir teori geliştiriyor, bir olayı sorguluyorsa? İnsanların düşünmeye, sorgulamaya izni yok mu? Çalışmış olmak için illede birşey mi karıştırmalı? Bize herşey eksiksiz ve hazır geldiğinden, düşünmemize gerek görülmemiş mi?

Şimdi daha iyi anlıyorum dedeciğim, bizim topraklarımızda neden Mantık, Felsefe gelişmemiş. Einsteinler, Sokratesler neden bizim ülkemizden çıkmamış. Neden bizim insanlarımız hep şükür edebiyatı ile yetişmiş, fakirliğini, cehaletini, ezilmişliğini diyarı gurbet ellerde yabancının gahrını çekmek zorunluluğunu hiç sorguluyamamış.

Senide suçlamıyorum dedeciğim sen Felsefe’yi öğrenmeye ne zaman nede zemin buldun. Ama ya torunun, o öğrenmeyi çok istedi, onada 12 Martlar, 12 Eylüller mani oldu. Bizim ülkemizde düşünenleri hapse attılar, kitapları yaktılar. Evlerinde kitap bulunan insanları televizyonlarda terörist diye görüntülediler. Böylece bizim halkımız kitaplardan öcü gibi korktu. İşte bu insanlar Avrupa’ya aş iş için geldiler. İsviçre’nin muasır medeniyetini biraz yükseklerde aradılar.

Dede sen yine merak etme biraz geç olacak ama mutlaka bizede birgün Mantık ve Felsefe gelecek. O zaman bizde herşeyden-herkesden şüphelenecek, herşeyi-herkesi sorgulayacağız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.