İSVİÇRE’DEN… Mitingler; Yeni Ülkü Ocakları mı dedi?

Geçenlerde Tandoğan ve Çağlayan’daki mitinglerle ilgili İsviçre gazeteleri ne yazmış diye, sayfaları çevirirken aklıma yatılı okul yıllarım geldi. Aslında ben ne vakit, hezeyanlık düzeyinde bir Türkçülük ve Müslümancılık görsem, o çocuk yıllarım aklıma gelir. Niyetim aslında, sizlere bu mitinglerin bir sokak hareketi olup olmadığını, hangi sosyo-ekonomik tabandan beslendiklerine dair, 1970 devrimcilerinin yaptığı, o meşhur sınıf tahlillerinin  giriş bölümü olan, sosyo-ekonomik yapı  tahlili ile başlangıç yapmak ve sizleri saf tutmaya, ya da karşı saf tutmaya çağırmaktı.

Ve 1990’lı yıllar sonrası dünyamızın içerisine girdiği konjektürel durum diye, üst perden işe girmiştim  ki, satırın ortasında, Yaşar Kemal’in deyimiyle zınk diye durdum! Sahi bu devasa mitingler, sokağın ihtiyacını karşılamak için mi meydanlara çıkmışlardı, yoksa ?

Kenan Evren Paşa iktidara el koyduğunda ben bir dağ köyünde yaşıyordum ve yedi yaşıma o yıl henüz yeni giriyordum. Televizyon ve araç yolunun ulaşmadığı bu dağ köyüne Evren paşanın sesi vadinin dibine sığınmış üç haneden oluşan evlerimizde deyim yerindeyse bangır bangır ötüyordu. Babam her akşam yedi haberlerini dinlemek için, kulağını radyoya dayıyor, bize bir sessizlik terörü estiriyordu. Sonunda haberi aldı, büyük ağabeyim İstanbul’da tutuklanmıştı. Sevgili babacığım bir karanlığa gömüldü.

Bu üzüntünün içinde büyük kız kardeşimi ise bir başka telaş sarmıştı. Küçük ellerime bir kalem tutuşturmuş, harfleri ve adımı yazmayı öğretiyordu bana. Başlıyordu bu hangi harf? A, bu? B… Adın ne? Ali Haydar. Yeniden başa dönüyor yeniden başlıyorduk. Ardından sayılar geliyordu. Öyle, “Hacivat’ın Karagöze, sayıları öğretmesi gibi kolay değildi mesele, bu pır bu eki, bu uç… İş ciddiydi. Daha önce yatılı okul okumuş olan ablamın deneyimine göre, eğer ilk günler, adımı, sayıları ve harfleri bilirsem, öğretmen hem beni ön sıraya, -ki bu çalışkan öğrenci anlamına geliyor- oturtacak ve hem de dayak yemekten  kurtaracaktı.

Babam elimden tutup, bir gece başka bir köyde konakladıktan sonra, ertesi gün  vardığımız okula beni bırakıp gittiğinde, benim için kara günler de  başlamış oldu. Devlet denen şeyle, o devletin bir dini ve milliyeti olduğunu, varlığımı Türk varlığına armağan etmem gerektiğini vs. v.s. Yani  kısadan hisse ben devlet denen şeyle o darbe yılı tanışmış oldum.

Önce ablacığımın emeği boşa gitmedi ama, öğretmen “adın ne” diye sormadı o ilk gün. Çekmeceden kara kaplı bir defter çıkardı, defterin iki koca kartal kanatlarını açtı ve başladı isimleri okumaya. İsmi okunan ayağa kalkıyor, buradayım diyor ve oturuyor. Haydar Karataş, ismini bir iki kez tekrarladı. Küçük gözler, öğretmenin gözlerini takip ederek sınıfı taradı. Ancak, ne ‘burdayım’ diyen oldu ve ne de ‘benim’ diyen. İsimler devam etti. Yoklama sonunda, öğretmen adı okunmayan var mı diye sorduğunda. Benden gene ses çıkmadı. Sert bir ifadeyle ‘sen’,  dedi? Ayağa kalktım. Korkudan bacaklarımın titrediğini ve hafiften bir ağlama kaşıntısının gelip burun deliklerime yerleştiğini fark ettim. Öğretmen ismin ne oğlum, dedikçe? Bendeki titreme ve korku artıyordu, ne demeliydim. Ben “isim” denen şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Oysa ”Adın ne”  diye sorsaydı binlerce kez tekrarladığım o harfleri söyleyecektim. Olmadı. Anlaşamadık. Adamcağız anlamış olacak ki, zazaca dilinde  sordu. Ali Haydar Karataş dedim. Geri dönüp defterine baktı. Kafasının karıştığını anladım. Haydar’ı var, Karataşı vardı da, Alisi yoktu.. Müdür odasından nüfus cüzdanımı getirmeye gitti. Geri döndüğünde oğlum senin adın Haydar dedi.

Sekiz yıllık yatılı okul bitinceye kadar, ben adımın gerçekte Ali Haydar olduğunu, ancak birinci sınıfa başladığım o yıl, öğretmenimin bu Ali’yi fazla bulup attığını düşündüm. Mustafa Kemal’in gerçek adının Mustafa ancak, öğretmeninin “Senin adın bundan böyle Mustafa Kemal” dediğini öğrenince, hafiften bir gururlandım da.

Orta okula başladığım yıl, yatılı okulumuz yarı askeri bir okul haline geldi. Bir tank binbaşısı yatılı okulumuzun müdürü, on tana de ona eşlik eden silahlı asker biz dört yüz öğrenciyle beraber yaşamaya başladı. Derken sıkı bir Müslümanlık dönemi başladı. Önceden sadece ezberletilen dualar, binbaşının okul müdürümüz olmasıyla fiiliyatta karşılığını da bulmaya başladı. Yüzlerce çocuk, yataktan kaldırılıyor, sabaha doğru bizlere yemekler yediriliyor ve akşama kadar süren bir aç kalma dönemi başlıyordu. Gizli gizli tuvaletlerde sular içtiğimiz anlaşılınca, tuvalet suları kesildi. Tuvalet  fayanslarının, kahve rengi parmaklarla boyanmasını umursamadı bizim iman dolu bu çelik zırhlı küçük ordumuzun müfrezesi. Biz küçük sapkınları imana getirmek konusunda kararlıydı.. Acı meşe palamutlarını yediğimizi fark edince, meşe ağaçlarının altına gitmemizi de yasakladı bu tank binbaşısı.
 O yıl Aziz Nesin okumaya başladım. Binbaşıdan ilk dayağımı yedim. Askerlerin kızlara sarkıntılık ettiği söylemi çocuklar arasında yayılmaya başlandı. Ve askerlerin Orta sondaki bazı kızlara çikolatalar aldıklarını gördük. Okul mescidine iki kişi büyük tuvaletlerini yaptı. O sabah kahvaltı verilmedi ve  yemekhane koridorunda bekletilerek, kimlerden şüphelendiğimizi ihbar etmemiz istendi. Orta ikide sınıfımızdan iki kız, dağa çıktı.

***

Orta okulu bitirdiğimde, iki şey öğrenmiştim. İlki ismindeki fazla olan Aliyi ilk okul öğretmenimin değil de, nüfuz müdürü fazla bulmuş. Meğer biz 1973-74 Tunceli doğumlular ya Aliymişiz ya da Haydar. Nüfus müdürü, 1973 yılında jandarmayla girdiği bir çatışmada öldürülen Ali Haydar Yıldız’ın ismini ailelerin çocuklarına verdiğini düşünüyormuş. Bunun için doğan Ali Haydarlar ya Ali olmuş ya da Haydar. .. İkincisi ise, Müslüman olmadığımızı öğrenmem oldu.

Şimdi dönüp başa soruyorum. Bir yatılı okulda tanıştığım bu küçük Türk Silahlı Kuvvetleri müfrezesini alıp büyütün ve karşınıza Türk Silahlı Kuvvetleri çıkar. Bu silahlı kuvvetlerin laik olduğunu, söylemek mümkün müdür?

Cumhuriyetin laik olduğunu ve bunun bekçisinin TSK olduğunu söylemek, sahiden bir yanılgı. Türkiye’de ne devlet ve ne de onun bekçisi olan TSK laik olabildi. Aksine dinin sopasını toplum üzerinde özellikle azınlıklar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanan TSK’nin kendisi oldu hep. TSK başından beri Türk-İslam senteziyle şekil bulmuş bir yapıya sahipti. 1944 yılına kadar TSK’nin başında bulunan Mareşal Fevzi Çakmak’ın Kara Harp Okulu, Gedikli Hava Erbaş okulu, Maden Teknik Arama vb. daha pek çok okul için yayınladığı ve ne tip öğrencilerin bu okullara alınması gerektiğini belirten bildirgeyi, tozlu raflardan çıkarıp bir kez daha okuyalım. “Türk ve Müslüman ana- babadan olmak, Türk olmak gibi devam eden bu kararnamenin. Hep yürüklükte kaldığını ve TSK’nin üst mensuplarının Türk- İslam orijinli olduklarını rahatlıkla söylemek mümkündür.

Ancak Doğu blok’unun dağılması ve İslam-batı çelişkisinin tırmanmasıyla beraber. Türkiye deki Müslüman nüfus da sık sık devletin kontrolünden çıkma teşebbüsünde bulunmuştur.MGK’nın 28 Şubatın birinci yıl dönümünde yaptığı değerlendirme raporu da zaten bu içerikteydi. Tarikatlar kontrol altına alınmış, denmiştir. Ne var ki, 28 Şubata gelinen süreçte devletin esas sahipleri şunu görmüşlerdir. Türkiye Cumhuriyetinin yıllardır şekillendirdiği ve ötekine karşı bir nefret duygusuyla dolu islami ideolojiyi kontrolde tutması artık mümkün gözükmemiştir. Bahçelinin MHP’si ise, Silahlı kuvvetlerin, ‘siyaset üstüne düşeni yapmazsa milli duygular yapar’ açıklamasına , Bahçeliden, artık kimse MHP’yi 12 Eylül öncesi olduğu gibi sokağa çıkaramayacaktır’ cevabını almıştır.

Öyleyse, sokakta bir anda milyonlara varan bu kitlenin nereden geldiğini, ADD gibi derneklerin nasıl oldu da birden böyle örgütlenebildiğini, bunların sokağın mı, yoksa devlet içindeki bir erkin ihtiyacı olarak mı teşekkül haline getirildiklerine geçmeden önce, iki noktaya vurgu yapmakta yarar var.

Bunlardan ilki, Türkiye’deki islamın ta başından beri bizzat silahlı kuvvetlerin zaman zaman önderlik ve zaman zaman örtülü desteği sonucu bu noktaya geldiğini, Evren darbesiyle tamamen bu yönlü bir örgütlenme içerisine girdiğidir.
İki, MHP’yi özellikle ordu, Kürt savaşında istediği pozisyonda kullanamamıştır.
Üç, 1980 öncesi henüz yirmili yaşlarda olan ülkücüler, artık bir aileleri, kendilerine ait iş yerleri ve kurulu bir düzenleri var. MHP’ye sokak çağrısı yapmak, kurulu bu düzenin korkular yaşamasına yol açacaktır. Öte yandan devletin resmi din politikası gelinen noktada iflas etmiş ve devlet kendi dincisini siyasal ıslama kaptırmıştır.

Öyleyse,gerçekte TSK’nin önderlik ettiği ADD gibi “sivil toplum kuruluşlarının” ileride hangi misyonu sahipleneceklerini, Baykal’ın “Anayasa mahkemesi iptal kararı vermezse, çatışma çıkar” açıklamas ile az çok netlik kazanmıştır.

Ancak, Mersin ve Antalya’daki yemin törenlerini ve bu mitingleri doğru yorumlarsak, hedefin AKP olmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır. TSK’nin toplumda çatışma istemi,bir başka sebebe ve nedene dayanmaktadır. Evet, TSK açısından din Türkiye’de epeyce genişlemiştir. Ancak  TSK’nin bu derneklere açıktan ya da el altından önderlik etmesinin altında çok daha vahim bir neden yatmaktadır. TSK, 1980’ler öncesi olduğu gibi, sokağa yön verme yetkisi, neredeyse dibe vurmuştu. Büyük bir dış ve iç kuşatma altındaydı ve yetkilerini kağıt üzerinde de olsa bir bir kaybediyordu. Avrupa Birliği yasaları ve Türkiye’deki değişim arzuları gözüktüğünde, askeriyenin siyasetin denetimine girmemesi mümkün gözükmüyordu.

Bu mitinglerin arkasındaki gerçek neden budur. Silahlı Kuvvetlerin çıkış yolu, devamlı bir siyasi kriz yaratmak ve bu yolla kendi konumunu zamana yayarak korumaya çalışmaktır. Bu mitingleri hazırlayan kurumların, üslup ve taleplerine bakıldığında, askeriyenin Türkiye’deki imtiyazlı konumunu korumaya dönük olduğunu görmek de mümkün. Ne var ki, soru şu 1980 öncesi ülkü ocakları’nın yaptığı gibi, çatışmayı göze alabilecekler mi?

Bu da gerçekleşirse, hoş geldin ülkü ocakları demek kalıyor bizlere.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.