İSVİÇRE’DEN… Türk Marksistleri ve Milliyetçilik

Türk Marksistleri ve Milliyetçilik, Ya da Doğrudan Faşizm…

Marksist dizge, burjuva devlet; kapitalizmin şafağında ortaya çıktı derken, sadece burjuva devletin ana gövdesini ulusa dayandırmakla yetinmedi. İşçi sınıfının oluşumunu da ulusun varoluşuna bir nevi endeksledi. Öyle ki, neredeyse yer yer, ulus ve işçi sınıfının çıkarları birbiriyle yer değiştirdiğine tarihsel süreç içerisinde tanık oluk.

Lenin, Rus okuru için hazırladığı Marksist Sosyolojinin kısa değerlendirme yazısında, Komünist Manifesto’yu özetlerken, şöyle bir tanım yapar: İşçi sınıfı “kendini ulus içinde oluşturmak” sızın, ulusal olmaksızın, (sözcüğün burjuva anlamında değil elbette) güçlenemezdi. . . “ Bu yanılgılı bakış açısı, işçi sınıfının güçlenmesi için bir ulusa olan ihtiyacı, tarih boyunca Marksistlerin bir ayağının ulusun saflarında, hatta Türkiye ve Arap yarım adasındaki örneğinde olduğu gibi, milliyetçiliği yeniden üretmesine neden oldu. .

Geriye dönüp bakıldığında da, Marksist Devrimcilerin,  tarihin her döneminde ulusu Marksizm üzerinden anlamlandırmaya çalışan kesimle hep bir kavga, ancak bir çıkmaz içerisinde oldukları gözlenir. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya örneği Marksist söylemler ardına gizlenmiş bir milliyetçiliği besliyordu. Öyle ki, Marksizm neredeyse Rus milliyetçiliği olarak algılanıyordu. Zira Sovyetler Birliği bir işçi sınıfı birliği yerine, aslında kelimenin gerçek anlamında ulusların birliğine dayanıyordu. Bunun için Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan işçilerinin birliği değil de, bu ulusların yani Cumhuriyetlerinin bir birliği, yani Cumhuriyetler Birliği deniyordu. İşçi sınıfının ana gövdesi, burjuva devlette olduğu gibi ulus üzerinde inşa edilmişti..

Gerek Sovyetlerde ve gerekse Yugoslavya’daki dağılmalar sonrası, zincirlerinden boşalmış bir canavar gibi, ortalığı kasıp kavurdu ve  milliyetçiliğin yeniden altın çağına girmesine neden oldu. Zincirini koparan her canavar, kendine yiyecek kücük bir azınlık buldu. Sırbistan, Bosnalıları, Azerbaycan Ermenileri, Ermenistan Azerileri, Gürcistan Abazaları. Vs. vs…

Ancak devrimlerin yaşanmadığı ve bir büyük abinin henüz oluşmadığı ülkelerdeki Marksistlerin önemli bir ağırlığı, Marksizm’i tamamen ulus üzerinden açıklamaya çalıştılar. Örneğin, Nasır Sosyalizmi, sol tendenzli bir Arap milliyetçiliğiydi ve işçi sınıfının birliği yerine, Arapların biriliğini istiyordu. Saddam Hüseyin’in bir adım ileriye götürdüğü bu teori, o efsane Babil’i yeniden inşa etme rüyası, Irak’ın bugünkü sonunu ortaya çıkardı.

Aslında burjuvazi için ulusun devletin ana gövdesine sahip olmasını anlamak mümkündür. Çünkü ulus burjuvazi için,  bir nevi Pazar birlikteliğinin güvencesi anlamına geliyordu. Ve hakim sınıfların, milli şuur yerine dini olan ruhi yapıyla bunu korumaları imkansızdı. Bir Fransız’ın kendini bir Fransız olarak hissetmesi, alman olana karşı bir duruşu bir birlikteliği dile getirirdi.

Oysa onun eski tarzda olduğu gibi, kendini Hıristiyan görmesi ile bu birlikteliği korumak güçtü. Din kardeşliği pazarın güvencesini tehlikeye sokuyordu, oysa ırki olanı öne çıkarmak tam da bu ihtiyaca cevap veriyordu ve üstelik bu ihtiyaç için, hakim sınıfın, yani burjuvazinin ödemesi gereken bir diyet borcu da yoktu. Bir sınıf hareketi olan Fransız devriminin, devrimin üzerinde yükseldiği bu yoksul kesimleri anayasal devletin bir bileşeni yerine ulusu koymalarının altında yatan da buydu. Devrim o birkaç yıllık çalkantılar içinde kılıcını, üzerinde yükseldiği ve taleplerin devamını isteyen kesime dönmesine sebep oldu. Devrimin her şeyin kamulaştırılması talebi, herkesin oy hakkına sahip olması, nüansıyla yer değiştirdi. Paris Komün’ü bu yarımlığın bir devamıydı. 1789’un ve Komün’ün yıkılması, Marksist Dizge’nin kendini ortaya çıkarma sürecini başlattı.

Marksist dizge, burjuvazinin Pazar birliği ile içerisine girdiği hızlı gelişme süreci ve işçilerin sayıca artışı, dinin pasifize edilmesini görünce, Lenin’in Komünist Manifestodan yaptığım tanımı yapmasına adeta yardımcı oldu.. “olmaksızın İşçi sınıfı, ancak kendini ulus içinde oluşturur ve o olmaksızın güçlenemezdi.” 

Türkiye’de Marksistlerin neredeyse bir yüzyıldır, Türk ulusu yaratmaya çalışmalarının altında gerçekte Marksizm’in bu yanlış tezahürü yatmaktadır. Avrupa Marksistleri böyle bir yönelime girmediler, çünkü bu görevi burjuva aydınları fazlasıyla yapıyorlardı. Ve Burjuva devlet gerçeği keza bir burjuva sınıfa dayanıyordu. Ancak Türkiye gibi ülkelerde durum tersiydi. Adına Cumhuriyet denen devletin bir burjuva sınıfı yoktu. Bu devletin ana gövdesini oluşturacak etnik yapı ise, henüz sanayileşmemiş arkaik bir yapıya dayanıyordu. Yani etnik yapının büyük çoğunluğunu oluşturan Türk etnisise, topraktan geçiniyordu. Kent nüfusunu oluşturan Ermeni, Rum ve Yahudiler ise azınlıktılar ve onların bir ulusal devlet oluşturmaları imkansızdı.

Bunun için devlet bürokrasinin asker kanadından gelen ve batının ulus aydınlanmasına gıptayla bakan subayların, bu ulusal devlete öncülük yapmasına neden oldu. Hal böyle olunca yekpare bir ulus oluşturmak için, önce azınlıkların yok edilmesi gerekiyordu. Ancak Ermeni felaketi ve batıdaki gibi bir homojen yapıya sahip olmayan Anadolu’yu gören Mustafa Kemal, ilk başlarda biraz teredüde düştü, Ve “Bu memlekette Türk, Kürt, Laz, Arnavut var.. Ne derseniz deyin o var ama bunların hepsi anasırı İslam iyedir…” diyerek devletin ana yapısını böyle bir çoğulculuğa oturtmaya çalıştı.  Ancak yanılgı eğer İslamiyet bu birlikteliği korumaya yetseydi, Cumhuriyetin  kendisi gereksizdi. Tersi geniş bir konsensüs ve demokrasi demekti. Çok geçmeden Mustafa Kemal’de bunu fark etmiş olacak ki, ulusu oluşturmaya, yeltendi. Bu sebeple Lozan Anlaşması’na Türklük tabiri yoktur. Ancak 1930’lu yıllarda, Türklük ön plana çıkmaya başlar. Ve bu alttan bir burjuva ihtiyaçtan ziyade, bir devlet ihtiyacı olarak ortaya çıkar.

Böylelikle Marksizm’in, burjuvazinin burjuva devleti, ulusun ana gövdesi üzerine kurmasını işçi sınıfının güçlenmesi olarak algılaması nihayet Cumhuriyet Türkiye sinde karşılığını bulmuş oldu. Ancak bir farkla ki, Mustafa Kemal’in start verdiği bu uluslaşma hiçbir zaman dinden vazgeçmedi. Bunda homojen olan yapıyı zamana yayarak asimile etme kaygısından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Bu durum batı ulus devletinden, Türkiye’deki ulus devletin farklı olmasına neden oldu. Batı ulus devletlerinde din tamamen devletten uzaklaştırılmasına rağmen, Türkiye’de Mustafa Kemal suni islamı diyanet işleri adı altında merkezi halede örgütlenmesini sağladı.

Bu sebeple, Ulusal Milliyetçilik Türkü islamiyetin dışında açıklamaya çalışırken,  milli diyebileceğimiz milliyetçilik ise, onu İslam kimliği içerisinde açıklamaktadır. İkisi açısından Mustafa Kemal milliyetçiliği ortak paydayı oluşturur ve ikisi açısından da, uluslaşma hala devlet üzerinden gerçekleştirilmeye çalışıldığından, devletin kutsallığı ve korunması birinci öncel olarak görülmektedir.

Bunun için Kürt dendiği zaman ikisi aynı hissiyatla sıçrar, Ermeni, Rum dendiği zaman gene aynı.. Ancak Doğu Perinçek, Yalçın Küçük, Yeni TKP gibi isim ve kesimlerin, Misyoner ve Sabatay çıkartması, Türkiye’deki Marksist kökenli ulusal solun sağ milliyetçilikle kucaklaşması sağlandı.

Sağ milliyetçiliğin bu buluşmada safları kaybederek çıkacağını şimdiden söylemek mümkündür. Çünkü, Türkeş milliyetçiliğinin Ortaasya’ya dayandırdığı Türklük soyu, hep ıslama takıldı. Devletin (ordu demek daha doğru olur) esasta desteklediği de Türkeş milliyetçiliğiydi. Ancak tezatlık, Türkeş rüyasına ta başından beri bir geçmiş oluşturmaya çalışan ise, Türkiye’de Marksizm’in bu ulusal kanadıydı.

 MHP ve BBP gibi çevreler, ulusal milliyetçiliğin, milliyetçilik olmadığını taraftarlarına anlatmaya çalışmalarından da bunu anlamak mümkün. Keza Suni İslamı Türkiye’de gene milliyetçilikle içi içe ele alan Zaman Gazetesi ve AKP gibi çevreler de bu milliyetçiliğe eleştirel bakmaya, hatta kendilerini yeniden tanımlamaya başladıklarına defalarca tanık olduk.

Şeriatçı Türk islam milliyetçiliği de, Türkeş’in Türk milliyetçiliği de, ulusal milliyetçilik karşısında bocaladıkları ortadadır. İslamcılıkla Türkçülük arasında bir tercih zorluğu, bu alanda geleceğin iç çatışması gibi de algılanabilir. Ancak,  “Türk olmayan herkes düşmanımızdır”  dayatması, Türk’e ta başından beri bir geçmiş dizge çıkarmaya çalışan, ulusal solu güçlendirecektir.  Türkeş milliyetçiliği  Türkiye’nin ulusal devlet çıkarlarına artık cevap veremediği ortadadır. Ulus devlet, bugün daha üst bir milliyetçiliğe, National Milliyetçiliğe  ihtiyacı vardır. Bu yeni milliyetçiliğin iç ve dış düşman alanları daha geniştir. İçerde Türk olmayan epeyce bir kesim ve sınırın ötesinde Kerküklü soydaşlar var. . .

Ancak ben sizlere bir sonraki yazımda Marksist denen solun, Doğan Avcıoğlun’dan başlayarak, Türk’e kimlik arama çabalarını örnekleriyle açıklamaya çalışacağım. Türkiye’de  tehlikeli milliyetçiliğin esasta kendine sol diyen bu kesim tarafından oluşturulduğunu göreceğiz.

Sokağa çıkmak iyidir elbet, ancak eğer bu sokağa çıkma devleti kutsamak içinse ne yapacağız? Bu kutsamanın sonunu birinci dünya savaşı yıllarında gördük, varlık vergisinde, 6-7 Eylül olaylarında, Alevilere karşı yapılanda gördük. Peki şimdi düşman kim? Ya da nereye yönelecek bu milliyetçilik?

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.