Söz uçuyor, yazalım o zaman…

Uzun bir reklam arası geride kaldı. Bir yanım, her reklamcı benim gibi olsaydı, izleyici de rahat ederdi diye düşünürken diğer yanım da, televizyon izlenme oranı, yazılanların okunma oranından oldukça fazla olduğu için onlar fark edilir ama sen fark edilmezsin, korkma diyor.

Zaten dengeli olarak yazmıyor ya da yazamıyordum ve ilk üçten sonra istesem de ipin ucunun kaçacağını biliyordum. Öte yandan ağabey tavsiyelerini benden esirgemeyen bir hocam da ‘Yazma eylemi süreklilik ister, ancak o zaman düzene girer’ demişti. Yazmayı, kelimeleri düşüncelerimin her hücresinden dışa vurmayı çok sevmeme rağmen neye göre harekete geçtiğimi anlamak için gözlem yapmak farz idi. İnsanın kendisini, yine kendi için, ne kadar tarafsız gözlemleyeceğine olan kısmı da işin ucundaki sosyal faydayı hatırlayarak hallettim. Bu sebeple bütün enerjimi analiz etmeye ayırdım ve gözümü, kulağımı, farkındalığımı, takip ettiğim şeylerin listesini o kadar genişlettim ki bilgi kirliliğinden nefes alamadım diyebilirim. Neyse ki neden-sonuç ilişkilerini, parçadan bütüne gitmeyi o kadar severim ki durumu bir şekilde dengeledim. Yeter ki nedeni olsun, sonucu olsun, samimiyet olsun, iyi niyet olsun işin ucunda dedim. Olsun da olsun işte. Durum böyle olunca, ortaya da şöyle bir tablo çıktı:

*ilk olarak yazdığım yazıları inceledim ve nelere odaklandığımı, nelere yazı değeri verdiğimi anlamaya çalıştım ve üşenmeden 10’a yakın kişinin fikrini aldım. Çıkan sonuç ise; sosyal bilinmezliğe, göz ardı edilişlere ve haksızlıklara karşı duyulan öfkenin ortak paydaları oldu.

*İkinci adımda neleri izlediğimi, neleri okuduğumu, neleri es geçtiğimi anlamaya çalıştım. Ne de olsa bir şeyleri yazmak için takip etmen şart, ki bu olgu yakın zamanda benim işim olacak. Şimdilik meslek güdümündeki bir hobi olsa da zaman yakın. Gel gelelim okuma, izleme sürecinde var olan kalıpların bir kere daha üstünden geçtim. Alternatifler ise şu şekildeydi: Hükümetin işlerini koşulsuz şartsız onaylayanlar, koşulsuz şartsız onaylamayanlar, nefret ve şiddet içeren olaylar, kadın odaklı durumlar. Kısaca okuyucu için oku yorumla payının sıfıra yakın olduğu, bilgiyi değil bakış açısını iletme güdüsünü görünce sıkılıyor insan. Buna tezat olarak önemli olan bir çok olayın, farklı açılardan da sunulması gerektiğini, hızlı değişen gündem dahilinde bu açıları yakalamak gerektiğini bir kere daha hatırlamış oldum (Sırası gelmişken belki de gelmemişken söylemek istiyorum. Genç psikologlar, gündemi takip edememe diye bir takıntının ortaya çıktığını ve bu takıntının giderek davranışları etkileyen bir hastalık eğilimi yaratmaya başladığını açıkladı)

*Diğer taraftan, görsel basın yayından da bir takım gözlemlere ulaştım ki üniversitede gördüğümüz tüm teorilerin bire bir uygulandığını destekler nitelikteydi. Bu teoriler basın yayın tarihi boyunca incelenmiş ve günümüzün ‘Yeni Türkiye’sinde ustalıkla uyarlanmakta haberimiz olsun. Bunu tek başına söyleyecek deneyime sahip değilim ama tarih de tekerrürden ibaret olunca anlamak çok zor olmuyor. Bu teorilerden en göze gelen iki sonuç ise tam olarak şu şekildeydi: Birincisi kitlelerin hayat standardını etkileyecek olaylara karşı suni gündemler yaratıp ilgilerini başka yöne çekmek, ikincisi ise eğlence programı ve yarışmaların sayısını artırarak afyon etkisi yaratmak. Yeni Türkiye’nin Hasan Sabbah’lığı bu olsa gerek. Şunu demek istiyorum ki, Bu Tarz Benim’ler , Ver Fırına’lar, Ben Bilmem Eşim Bilir’ler, Ütopya’lar, Survivor’lar, Yeteneksizsiniz’ler reytinglerin fırladığı programlar. İnsanlar nefret içeren görüntülerden, umutsuzluktan o kadar sıkıldı sadece bunlara yönelmek istiyor.

Amacım çığırtkanlık yapmak değil, aksine bu programlardan da insanlar para kazanıyor ve emek veriliyor fakat her şey bir mekanizma kontrolünde ve çeşitlilik az. Hep aynı yüzler, aynı isimler, aynı yerlerde karşımızdalar. Belgesellerin, eğitici-öğretici programların, insan ve hak odaklı yayın ilkelerinin giderek azalması da diğer sonucu. Özellikle eğlence odak olmalı ki insanlar neler olduğunun ve olacağının farkına varmamalı. Dolayısıyla aynı şeyleri yazma korkusu, sıkılganlık ve kısır döngüden kaçmanın ne kadar isteksizleştirdiği de benim için su götürmez bir gerçek.

*Son olarak ortaya çıkan sonuç ve şuanın gerçeğine göre, er ya da geç bir şeylerin bam teline dokunacağı ve tekrardan yazacağımız. İlgi ve alakayı sadece gündem ve düzene odaklamayıp, haberci kimliğini biraz sıyırıp sonsuz konu deryasına güvenerek sürekliliği beslemek.

Bu gözlem benim açımdan verimli olurken apayrı konularda kendimi bulduğumu da söylemeliyim ki şaşıracağımız türlerde tekrar buluşalım. Sevgili okur severler, yazı severler ve her şeyden önce bir şeyleri sevenler, hepinize selam olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.