taş yontucu

tuttum ama toplayamadım
bıktım ama bırakamadım
yandım ama söndüremedim
bağırdım duyuramadım
çelik miğfer taktım paslandım
kabuklar giyindim ağırlaştım
çocuktum yoruldum
köprüydüm aşındım
kadındım kaçtım
düşünceydim vuruldum…
yerin ve göğün arasına sıkışıp kaldım..
zaman hızla çürüyordu yasaklarda
saatleri yonttum durdum telaşlarla…
gökyüzünü maviye boyayabildim mi?
hayır…
toprağı betona aşılayabildim mi?
hayır..
üç beş yalana boyun eğdim mi?
neyse ki hayır…
türkülere laf atttınız
güzellik on para etti..
sevgileri suçladınız
kirlendi kiraz mevsimleri..
hayaldim kırıldım…
kalemdim bilendim…
bungun pazartesileri bir başıma yendim..
yetmedi yalana kör ettiniz
yetmedi kavgaya sağır ettiniz…
bıkmadınız…
ben hayatı tuttum
ama toplayamadım…
hadi de ki hayat bir ada
bir hayat nasıl geçer çevresinde korsanlarla?
kaçsan Afrika’ya insan girmemiş ormanlara
orada da gelir bulur dozerler
aklında fikir olmayanla…
koca koca betonlar diktiniz yüreğimdeki ormana
yonttum ama diriltemedim..
hapsettiniz omzumdaki kuşu
altın varaklı kafeslere
sevdim söyleyemedim..
adalet mi arıyorsunuz,
yoksa bütün bunları yıkıp geçecek bir fırtına mı hala?
mesela iyi niyet tohumları
filizlenmez ki sulanmazsa..
yada mesela kimse orada durduğunun farkına varmazsa…
şaşıyorum nasıl arkanızı dönüyorsunuz
şanlı şerefli omurgalı insanlara…
doldurmuşsunuz sanatı mermer vazolara
paketleyip koyuyorsunuz çiçekleri naylonuyla…
neyi neden koruyorsunuz?
denizsiz balık mı olur?
ağaçsız kuş?
adaletsiz hukuk?
insansız hayat mı olur?
medeniyet mi arayacaksınız ücralarda?
bir kızıl ikindi akşamında
yudumlarken çayımı Galata’da
bunları düşündüm…
insan arandım sağımda solumda…
şüphesiz vardılar
biraz su biraz tuz katınca nasıl deniz olmazsa…
o kadardılar…
istisnalar var muhakkak…
kafanı nereye takarsan oradan geçer hayat,
güzel düşünelim güzel şeyler olsunlara inanarak
bir hafızayı silme hapı da nereye kadar işe yarayacak?
sözgelimi bir kadehin içine doldurmayı başarsan da umutları,
tek seferde dikemiyorsun kafaya…
umut da kibrit parlaması gibi bir yanıp sönecekse
‘boşver gitsin keyfine bak’ martavalı
pek yavan kalacak mısralarımda….
belki eski bir resmin içine yuvalanmaktır makbul olan
belki el sallamaktır yukarıdan
ya da nebileyim
Boğaz’da rakı balık herşeyi unutup,
naralar atmaktır
şairliğe soyunup…
hazırladım kendimi her türlüsüne
madenler çıkarıyorum düşlerimde…
bir bardak suya üflüyorum sevgimi
içiyorum kana kana…
ikinci güftesinde dönülmez akşamın
döndüyorum yüzümü bahara…
bunlar yalan değil hiç olmazsa…
sövmüyorum paçamı ıslatan yağmura
çamur dediğin bu değil ki…
elmayı bölmeden bütün bütün paylaşabiliyorum
anılarımda bir gençlik vapuruyla…
kimselere de kinim yok ,
hayali bile beni üşütmeyecek kadar sardıysa…
sanki tek taş ustası ben miyim
bu beton meydanlarda…
tek bir çın sesi yankılanıyorsa masamda
ve bir balık salınıyorsa mavi mavi bardağımda
elbet bu da geçer…
sen de en az bu kadar içine çekildiysen
yorulduysan çağ dışı seslerin gürültüsünden
ve bir biçim bir açıklama bir mantık arıyorsan hala…
bir taşı oymanın ne olduğunu
sen de öğreniyorsun sonunda…
içindeki taşı usul usul yontmadıkça
o yumuşacık yüreği ortaya çıkarmadıkça
bil ki hiç bir zaman hiç bir şey güzel olmayacak
kendi hayatının ustası olmadıkça..

biz çok üşüdük çok üşümüşüz…
çok heykel çok heykele değe değe dolaşıyor caddelerde parklarda
ne kadar çok seversek o kadar çok ısınırız mı demiştim…
sanki demiştim…
tutuyorum ama
toplayamıyorum…
dağınık bir yatakdayız da sanki
söküp atamıyoruz çarşafın kirini…
gitmek mi?
nereye gitmek?…
kendi toprağından başka her yer, göçmen barakası…
anca ısınır
bu kadar çok üşüyen yurdumun
kenetlenirse birbirine insan parmakları…

sibelbengu@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 − 3 =