Tahta çitlerden dikenli tel örgüye

PAYLAŞ

Şimdi düşününce, adımını biraz yüksekten atsan bahçe kenarlarındaki o çitleri aşıp içeriye girebileceğine göre, aslında etrafı çevrilen yeri korusun diye değildi belki de o tahta çitler; yerim belli olsun diye, oturduğum toprak bir çerçevenin içine girsin de kendine bir çeki düzen versin diye bir deli gönül hoşluğuydu işte.


Sonra o tahtadan çitlerin ucu bir üçgenin tepesi gibi biterdi. O tahtadan çitlerin ucunda kimsenin etine batmayacak, batsa acıtmayacak bir sivrilik olurdu. Ve hiçbir yerinde yazmazdı, “Bu tahta örgü ‘bilmem ne’ firması tarafından yapılmıştır” diye. Çok değil, henüz biz çocukken, yani o kadar da uzun olmayan bir zaman önce (ama öyle değil mi, şunun şurasında ne kadar büyüdük ki?), bahçelerin etrafını çeviren tahta çitleri yapan ustalar, çitin bir köşeciğine “marangozhanenin” adını yazmayı bilmiyorlardı herhalde. Arayan, nasıl olsa bulurdu…


Sonra, hakikaten öyle aman aman bir zaman geçmemişken, köprülerin altından abartılacak kadar çok su akmamışken, tavan arasına kaldırılan çocukluk hatıralarının üzeri henüz o kadar toz tutmamışken, o kısacık zaman içinde, böyle koskocaman bir ülke, her yerinden çatlamaya başladı.


Memleketin her yerinden çatırtı sesleri gelirken, hiçbir şeye değil, olan bizim tahtadan, ucu bir üçgenin acıtmayan sivriliği, kısa çitlerimize oldu.


Sırf bunun için yapılmış bir darbeyle, cuntacılar, olabilecek en kısa sürede topladılar sanki tahta çitlerimizi bu memleketten…


KORKU İNDİ ŞEHRE


Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Ekonomi Muhabirleri Derneği’nin geçtiğimiz hafta düzenlediği ekonomi zirvesinde bir sunum yaptı. Söylenilenler şöyleydi:


“Sokaklarda bir öğün yemek parasına çalışacak milyonlarca insan var. Babil kulelerinde oturanlar farkında değil. Halkın arasına karışsınlar, gerçeği görürler. Biz ülkemizde korkarak yaşamak istemiyoruz. Meksika en güzel örneği. Gettolar oluşturulmuş. 5 metrelik duvar, 2 metrelik elektrikli tel örgü. Çocuğunun yanında koruma görevlisi, okulun kapısında bekliyor. Böyle bir ülkede kim yaşamak ister? İşsizlik sorununu çözemezsek, Türkiye’yi korkuların ülkesi haline getiririz. Korkarak yaşamak istemiyorum.”


BİRİ SÖYLESİN!


Tam olarak hangi yıl korkmaya başladık acaba biz? Şehrin kimi muhitlerini temelli, sokakları akşam bir vakitten sonra “tekinsiz” kimselere teslim etmeye nerede başladık? Açık havadaki yazlık sinemalarda izlenen filmlerden sonra adımlanan sokaklarda bant nerede koptu?


İstanbul’da, tek tek saymanın bile sıkıntı verdiği kadar çok sayıda bölgeye belediye otobüslerinin giremediğini yazıyordu gazete. “Sorunlu bölge” denilen varoşlara polis eskortuyla giriyormuş artık otobüsler. İnsan otobüslerden ne ister?


Tahta çitli bahçeleri olan bu memlekete ne oldu? Bizim çitlerimizin yerini hangi aralıkta tel örgü aldı? Bu memleket tahta çitlerden dikenli tel örgülere nasıl geldi? Bahçeler bu örgülerle hangi kaşla göz arasında çerçevelendi?


Ne oldu bu duvarlara, kim uzattı; kim çekti bu dikenli teli bu duvarın üzerine?


BEN BİR ‘HATAYIM’


Hisarcıklıoğlu’nun sözünü ettiği, giderilmezse bu memleketi “korkuların ülkesi” yapacak işsizlik, en deli-dolu, umursama eşiği yüksek insana bile, kendini bir “suç”, bir “hata” gibi hissettirir bir süre sonra. İnsan kendini “defolu bir proje” olarak görmeye başlar o eşiğin ardında. Her ne kadar defolu olan memleketin hal-i pür melaline sebep olanlarsa da, insan gene de, işsiz olunca, hani hiçbir yerden sesine yankı bulamayınca, kendine yüklenir. Sesine ses alamayınca, bir ses çıksın diye, etrafını örseler.


Başka bir şey değil bu namussuz, işsizlik; yokluğu insana çocukluğundaki tahtadan çitleri unutturur. Onlar unutunca, Babil kulelerinde yaşayanlar da unutur…


Arada olan bizim masum, sivri uçları etine batmayan tahta çitlere olur… Kimya değiştirir… Dikenlenir… Ve yükseldikçe yükselir…


emredasar@gmail.com


 

CEVAP VER