Tarihi Dersler: Üçüncü Cephe!

Birinci Dünya Savaşı dışında, devrimcilerin, yaklaşık son yüz yıl içinde, sürekli yanlış saf tuttuklarını ve devrim düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüklerini düşünüyorum.

Birinci Dünya Savaşı’na yazının sonuna doğru döneceğim ama önce yanlışların örneklerini vermem gerekiyor.

Bolşevikler, iktidara geldikten hemen sonra, Şubat-Ekim 1917 devriminin temel yönelimlerine ihanet ettiler. Özgürlük isteyen kitlelerin itkisiyle iktidara gelmişlerdi. İlk yaptıkları iş özgürlükleri ortadan kaldırmak oldu. Tüm iktidarın, işçi, köylü, asker Sovyetleri’nin eline geçmesini isteyen işçi, köylü ve askerlerin taleplerinin yılmaz savunucuları olarak ortaya çıkmışlardı. İktidara gelir gelmez yaptıkları ilk iş, işçi, köylü, asker Sovyetlerini, Bolşevik Parti’nin tek parti diktatörlüğünün onay mercii haline getirip iktidarsız hale getirmek oldu. İşçilerin üretim araçlarına el koyması ve kontrol etmesi talebini dillendirmişlerdi. Yaptıkları ilk iş, tüm üretim araçlarını devlet tekeline alıp işçileri yeniden ve daha kötü biçimde fabrika kölesi haline getirmek oldu. Köylülerin tüm toprakları ele geçirmesini teşvik etmişlerdi. Yaptıkları ilk iş, toprakları devlet malı yapıp, köylüleri devlet serfi haline getirmek oldu. Uluslara özgürlük vadetmişlerdi. Yaptıkları ilk iş, Sovyetler Birliği’ni, aynı Çarlık Rusyası gibi milletler hapishanesi haline getirmek oldu.

Durum bu olunca, Kronstadtlıların dile getirdiği gibi, işçi, köylü ve askerlerin Bolşevik diktatörlüğe karşı yeni bir devrim için ayağa kalkması gerekiyordu. Bunu yapan Kronstadt bahriyelileri ezildi. Devrimi sürdürmek isteyen Mahno gerillaları da yenilgiye uğratıldı. Mahno, Bolşeviklerin ne mal olduğunu anlamıştı ama Beyaz tehlikesini karşı zaman zaman onlarla ittifak yapmak gereği duydu. Bu ittifak Beyazları yenilgiye uğratır uğratmaz, Bolşeviklerin ilk işi Mahno gerillalarına saldırmak oldu. Buradan çıkan ders şudur ki, rengi ne olursa olsun, emekçilerin devrimini ezen, işçi ve köylüleri amansızca sömürmeye devam eden tüm çeteler ve iktidarlar aynıdır. Bunların tümüne karşı mücadele etmek ve ikisinden de bağımsız olarak üçüncü bir cephe açmak zorunludur.

Aynı durum Türkiye için de söz konusuydu. Aynı yıllarda, Kemalistler “kurtuluş savaşı” adı altında bir iktidar mücadelesi veriyorlardı. Karşılarında, İstanbul’un temsil ettiği köhne Osmanlı kalıntısı güçler, Ege’de sıkışıp kalmış Yunan birlikleri, azınlık milliyetler vardı. Kuvayi seyyare çeteleri, önceleri Ankara’daki Kemalistlerle ittifak halindeydiler. Ankara düzenli ordu kurmaya girişince, Kuvayi seyyarenin başındaki Çerkez Etem, Kemalistlerle çatışmak ve Yunanlılara iltihak etmek zorunda kaldı. Öte yandan, Sovyet destekli Türkiye Komünist Partisi, sonuna kadar Kemalistleri desteklemeye devam etti ve bu hatasını, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Ankara’nın emri üzerine katledilmesi ile ödedi. Oysa Kemalistlerin ne yapmak istedikleri, halk ve emekçi düşmanı oldukları, “anti-emperyalist”liklerinin ise sadece destek sağlamaya yönelik bir taktik olduğu başından belliydi. İktidarlarını hakim kılar kılmaz (hatta daha hakim kılmadan önce de) emekçiler üzerinde bir tek parti diktatörlüğü kurdular, kapitalizmin yolunu tuttular ve emperyalistlerle işbirliğine girdiler. Türkiye’de o dönem devrimci güçler elbette çok zayıftı. Ama bu reel duruma rağmen, doğru olanın, az bir güçle de olsa, o sırada Anadolu’da çatışmakta olan güçlerin karşısında bağımsızlık ilân edip üçüncü bir devrimci cephe açmak olduğunu düşünme eğilimindeyim.

İspanya 1936 Devriminde de devrim iki tarafın çatışmasına kurban edildi. Katalonya, Barcelona’da ve başka yerlerde Franko’nun darbeci generallerine karşı ayaklanan işçi ve köylü kitlelerinin talebi faşizmle birlikte kapitalizmi de yenmek, gerçek bir işçi ve köylü devrimi gerçekleştirmekti. Anarşistler bu devrime önderlik ediyorlardı başlangıçta. Ne var ki, onlar da reel güçler çatışmasının kurbanı olmakta gecikmediler ve devrim yolundan “anti-faşizm” yoluna saptılar. Böylece, iç savaşın iki tarafından birinin yanında saf tutmak, hatta ilkelerini bir tarafa atarak Cumhuriyetçi hükümette yer almak zorunda kaldılar. Oysa İspanya, bu yazıda verdiğim bütün örnekler içinde üçüncü cephe yoluyla devrime ilerlemeye, reel durumda bile en yakın ülkeydi. İttifakçılık mantığı bu fırsatın da kaçırılmasına neden oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nda, sonuç olarak iki cephe oluştu. Bir tarafta Alman Nazileri, İtalyan faşistleri ve Japon militaristleri, diğer yanda Sovyetler Birliği, Amerika ve diğer batı demokrasileri vardı. İlk bakışta devrimcilerin yeri, batı demokrasilerinin ve Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu blokmuş gibi görünmesine rağmen bu da yanlıştır. İkinci Dünya Savaşı da, Birincisi gibi, sonuçta emperyalist bir paylaşım savaşıydı. Emperyalist paylaşım savaşlarında bir tarafın yanında yer almak, doğrudan emperyalist paylaşımın bir tarafını tercih etmek anlamına gelir ki, Lenin buna, haklı olarak “sosyal şovenizm” adını takmıştır. İkincisi, olaya salt demokrasi açısından bile baksak, Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist diktatörlük de, Alman Nazi diktatörlüğü kadar koyu (hatta yer yer daha da koyu) bir diktatörlük, bir polis devletiydi. Diğer batı demokrasileri ise, aslında, savaş çıkana kadar Nazizmin en büyük destekçileri ve besleyicileriydiler. Öte yandan, içte demokratik hakları yine de muhafaza ettiklerini kabul etmemiz gereken bu devletler, sonuçta dünyadaki diktatörlüklerin önemli kaynaklarından olan emperyalist yağmacılığın baş temsilcileriydiler. İşte bu yüzden, devrimcilerin, “anti-faşizm” adına, faşist cepheye karşı diğer paylaşımcı blokta yer almaları yanlıştı. Yapılması gereken, Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, her iki tarafa karşı da mücadele edecek üçüncü bir cephe açmaktı.

Üçüncü Cephenin en güzel örneği I. Dünya Savaşıdır. O zamanın devrimcileri, şu daha demokratiktir, şu daha saldırgandır ya da daha az saldırgandır demeden (böyle bir ayrım yaparak Almanya’ya karşı “yurt savunması” öneren “anarşist prens” Kropotkin, diğer anarşist arkadaşlarının sert eleştirilerine maruz kalmıştı) her iki savaşan tarafa karşı da üçüncü bir cephe açmışlar ve ordularda yer alan askerlerin, bahriyelilerin kendi subaylarının emirlerini dinlemeyerek kardeşleşmelerini talep etmişlerdir. Bugün bakınca çok güzel ve mantıki görünüyor ama o savaş isterisi ve şovenizm günlerine, 1914’lerin gerçekliğine gidip baktığımız zaman bu talebin bir “çılgınlık” olduğunu görürüz. Ama sonunda bu “çılgınlık” galip geldi. Savaşın acılarını etinde kemiğinde duyan, cephelerde ölen, öldürülen işçiler, köylüler, askerler, bahriyeliler, emekçi kadınlar ayaklandılar. Tüfeklerini, kendilerini savaşa sevk edenlere, subaylarına karşı çevirdiler. Rusya’da ve Almanya’da devrim (gerçi Almanya’da iktidar el değiştirmedi ama orada da yaşanan gerçek bir işçi ve asker devrimiydi) böyle gerçekleşti.

Üçüncü cephe, gerçek emekçi devrimlerinin tek yolu olarak görünüyor. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu savaş ortamı için de geçerli bu.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 + 4 =