Tarihsel süreç oluşumdur

Türkiye sürükleniyor ve bu sürüklenişten var olan iktidarı sorumlu tutuyoruz. Görüntüsel olarak, ülkenin freni patlamış bir kamyon gibi sürüklenişi esnasında 18 yıldır ülkeyi tek parti olarak yöneten bir parti ve bu zamanın büyük bölümünde de en üst düzey siyasetçi olarak bulunan lider bulunmaktadır. Dolayısıyla, sebep-sonuç ilişkisi bağlamında rahatlıkla siyasi iktidarı bu gidişattan sorumlu tutabiliriz. Bu sav bir bölümü ile doğrudur, ancak geri planda, görüntüdeki iktidarın arkasında görmediğimiz bir başka olgu daha vardır. Şöyle ki, yazının başlığındaki sava göre tarihsel süreç, yani sürükleniş organik bir oluşum ise, sürükleniş-iktidar ilişkisinin arka planına geçmeliyiz. O da emperyalizm ve onun hizmetkârı olan siyasi kadrodur! Başka bir deyişle, “sürükleniş-parti” olgusunun arka planında da “emperyalizm ve siyasi kadro” bulunduğuna göre, sürükleniş emperyalizm ile bağlantılıdır, ara bağı sağlayan da siyasi iktidardır. O zaman şu basit sonuca ulaşabiliriz ki, bu sürüklenişte siyasi kadro birinci derecede etken değil, ancak hizmetkâr rolündedir. Siyasi liderlere batı dilinde “kamu hizmetkârı” adı verilir, ancak acıdır ki, burada sözünü ettiğimiz hizmetkârlık halka değil, emperyalizmedir. 

Bu faraziyenin doğru olarak kabul edildiği durumda emperyalizmin oyununu biraz daha yakından irdelemeliyiz. Görüntünün arka perdesine geçilirken ister istemez komplo teorilerine başvurmak gerekmektedir. Daha açık bir ifade ile bundan sonraki savlarda ispat delillerine sahip olamıyoruz, ancak semptomları gözleme sonucunda ve belirli kabul sınırları içinde kalarak farazi bazı görüşleri ileri sürmekle yetinmek durumundayız. Doğal olarak böylesi tartışmaların en güzel yanı alınacak geri beslenmelerle hem farklı görüşlerin oluşmasına kanal açılması, hem de tezin geçerliliğinin anlaşılmasıdır. Bu mantıkla ilerlerken, yöntemde temel dayanak diyalektik sistemdir. Görünen her fenomenolojinin zamansal bir diyalektik görüntü olduğu anlayışı ile arka perdede asıl olgunun ne olduğunu irdelemeye çalışacağım. 

Amacımı ve yöntemimi kısaca açıkladıktan sonra önce sonuç olarak gördüğümüz olgulara göz atalım. Türkiye’de reel üretim yerini kısmen verimsiz kısmen de uzun vadede getiri sağlayan yatırıma terk ederek nesiller arası borçluluk yükümlülüğü oluşturmuştur. Bu durum finansal aşamadaki emperyalizme uygundur. Biriken beton yığının eritilmesinde de negatif faizle siyasilerin faiz lobisi adını verdiği lobiye inanılmaz kaynak kanaması yaratılmıştır ve süreç devam etmektedir. Evet, faiz lobisinin ana gövdesi dışarıdadır, ama bu lobiyi bomba gibi ekonomiye sokma işi Özal’dan başlayarak, devamında devasa boyutlara ulaştıran bu siyasi yapıdır. Daha ileri gitmeye hiç gerek kalmadan bu basit görüntünün nasıl bir ülke işgali oluşturduğu çok net anlaşılmaktadır. 

Reel alana geçersek, Kanal İstanbul olarak nitelenen bölgede yabancılara (belki de akraba ya da yed-i emin!) ülke toprağının nasıl tapulandığı da ortadadır. Bunlar gördüğümüz ve medyadan kaçırılamayan ülkesel erimelerdir. Yükselen enflasyon ve çöken ekonomi karşısında değersizleşen firmaların halka yansımadan yabancı sermayeye el değiştirmesi, sonraki aşamalarda ise tümüyle mülkiyet değişimiyle ülkenin hiç değilse bir bölümünün örtülü şekilde çeşitli yabancı sermaye tarafından işgal ediliyor olmasını çok ileride, kendi ülkemizde yabancılara lokantacılık ya da benzeri hizmet sektöründe hizmet vermeye ve ancak bu şekilde istihdam edilebilir olarak ekonomik sefaletten kurtulabileceğimiz anda anlayabileceğiz. Kısacası, faiz lobisinin Truva Atı ile ülkede güçlenmesine izin veren bu siyasi yapı acaba neye hizmet ettiğinin farkında mı? Elini verdiği için kolunu kurtaramadığının mutla farkındadır, ancak tarihin objektif koşulları siyasi kadroyu iktidarda tutmakta, hatta örtülü ya da açık karşıtlarına karşı korumaktadır. Ancak, böylesi görevlilerin başının çok yükselmemesi için daima demoklesin kılıcı devrededir. İktidarın içe farklı dışa farklı davranışının ana nedeni budur. Emperyalistler arasındaki çekişme içte kısmı patlamalara sahne olsa da, bu durum halk tarafından algılanamayacağı gibi, çoğu zaman bilinçsizce kahramanlığa da dönüştürülebilir. Girişilen komik darbeler dahi tarihin hiç kaydetmediği şekilde “alicenap hukuk şovu” ile uzatılarak, asıl dokunun olgunlaşma dönemine kuluçkaya yatırılır! Emperyalistin ya da birbiri ile çatışma halimdeki emperyalistlerin anlık çözümleme ile anlaşılamayan yansımaları çok uzun yıllar sonra yazılacak anılar ya da doğruluğu kuşkulu belgelerle aydınlatılabilir. O nedenle anlık her tahmin salt tahmin olmanın ötesine geçemez.

Emperyalistlerin Türkiye üzerindeki manevraları sadece uzun vadeye yayılı kaynak emmek olmayıp, Türkiye’nin Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren halen de devam eden ve bir süre daha devam edeceği anlaşılan İslâm dokusunu, Türkiye üzerinden ılımlı İslâm’a çevirme dayatmasıdır. Toplumun çok temel damarı ile oynanması salt bir felsefenin değil, aynı zamanda bu damara tutunan bir ülkenin fersude edilmesini sağlar ki, bu durum reel sosyalizmin çöküşünden sonra oluşabilecek ikinci ideolojik tehdide karşı açılmış savaştır. Farkında olarak ya da cahilane gayretlerle Türkiye’de ekonomiye ve siyasete bulanmış tarikatların cirit atması yanında, kutsal değerlerin her gün siyasete meze yapılması, kamu bankalarından faizle mesken kredisi alınmasına fetva verilmesi İslâm kutsallarının da faiz-borsa kapitalizmi boyasına (kroni kapitalizm) boyanmasından başka bir şey değildir. O nedenle de dindar görünümündeki dincilerin siyasette ve toplumun çeşitli alanlarında çoğalarak sosyalleşmeleri rastlantısal olmayıp, tarihsel süreçtir. Ne var ki, bu süreci emperyalistler kendi yönlerinden siyasiler eli ile topluma yedirirken toplumun yaygın bilgisizliği ana damarın kirletilmesini önlemeye yetmedi. Bu yaygın bilgisizliktir ki, Osmanlı’dan süzülerek gelen, Kurtuluş Savaşı da dâhil hemen her sıkışıklıkta kurtarıcı gibi sarılanan doku emperyalistlerin emrindeki siyasi örgütler marifetiyle kirletilmektedir. Tarikatların su yüzüne çıkan iğrençliklerini her kurumda böyle çürük elmalar olur mantığı ile kapatmanın samimi kutsal duygulara saygı değil, emperyalizmin emelini beslemek olduğunu göremiyoruz. Güçlü bir reform girişimi yapılamamış olması içte dinci tarikatlara olduğu kadar dışta da emperyalistlere halkımız aleyhine güç vermektedir.

Yukarıda değindiğim iki alanda, ekonomi ve İslâm bağlamında emperyalistlerin ülke üzerinde oyunlarını yoğunlaştırmalarında ülkenin Ortadoğu’daki konumunun özel önemi ortadadır. Ekonomi üzerinden ülke çökertilmekte, kutsal duygular üzerinden ise halklar bölünmektedir. Ortadoğu’nun şekillendirilmesinde, İsrail konusu, enerji hatları ve bölgenin büyük bölümünde İslâm toplumlarının yer almış olması önemlidir. Ne var ki, Kurtuluş Savaşında emperyalistleri kovduk, ancak emperyalizmin içinden çıkmadık.  Dünya koşulları bağlamında uygula(tıl)dığımız ekonomi politikalarına bir göz attığımızda, 1930’lardaki Devletçilik dışında her dönemde emperyalistlerin etkisi ve baskısı altında kalmış olduğumuzu görürüz. Reel sosyalizm döneminde bir nebze rahatlamış olarak rehavete sürüklenmemiz de, tam korumalı ithal ikameci politikalar da, Özal’ın finansal açılımı da ve nihayet günümüzü önce pembeleştiren şimdilerde ise tahsildarların kara bulutlarıyla ülkenin kaplanmasına yol açan 2000 IMF-Derviş programı da hiç rastlantısal olmayıp, katı tarihsel sürecin siyaset ve ekonomi alanlarındaki yansımalarıdır. 

Tarihsel sürüklenişin gücü karşısında mücadele güçlü ideoloji geliştirilmeden siyasi kadro değişikliği ile yapılamaz. Sahne değişikliği ya da emperyalizme hizmet eden siyasi yapıya destek vermek emperyalizme zaman kazandırırken, ülkenin çöküşünü hızlandırır. Ülkenin sömürülmesine ve halkın bölünmesine karşı çıkışın anahtarı emperyalizme karşı çıkış ve güçlü şekilde laikliği savunmaktır. Üstelik de bu gidişat ve çöküş karşısında diyalektik böyle bir alternatifi zorlamaktadır.     

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.