Tartışmada yeni bir cephe açıyorum…

Tartışmanın bu noktaya taşınacağını beklemiyordum açıkcası.
Sorunu kişiselleştirmeden, cıvıtmadan ve hakaretamiz cümleler kullanıp, en soğukkanlı okuyucuyu çileden çıkarmadan ve en önemlisi bize yakışan düzeyi tutturarak tartışmayı sürdürmeye karar verdim.
Madem okuyucu herşeyin bu güneşin altında tartışılmasından yana, bundan kaçmanın anlamı yok.
Ama ben herkes gibi yapmayacağım. Hele siyasi partilerdekine benzer bir tutuma da girmeyeceğim.
Yani vuruşarak çekilmeyeceğim.
Tam aksine vuruşarak, hem de dürüstce vuruşarak herkesin kabul edebileceği “makul” ve “ortak” doğruyu bulma adına yeni bir cephe açacağım.
İşte meydan, işte taraflar.
İşte sorun, işte çözümler.
Herkes katılabilir.
İnsanlık tarihiyle konuya girmek istemem ama özet vermem şart.
Gezegenimiz üzerindeki 200’ü aşkın ülkede yönetenler ve yönetilenler arasındaki çatışma, güneş sistemi varoldukça sürecek gibi.
Çatışma nereye kadar sürüklenir, bizim öngöremediğimiz bir olgu.
Çağımızda yöneten ve yönetilenler arasındaki kavga insanoğlunun hakca, özgürce, insanca ve eşit olarak yaşama isteklerinden kaynaklanıyor.
Kısaca ve basit olarak toplumların sosyolojik tanımı böyle.
Ya egemen olacaksın kendi ideolojini dikte ettirip egemen olmayanları yöneteceksin.
Ya da egemen olamamışsan, egemenlerin yanlışlarını ortaya koyacaksın ve eleştirip, ortak dogrularda halkı buluşturacaksın ve iktidarı kansız ele geçireceksin.
Yani tartışarak, eleştirerek, inandırarak ve kavga etmeden.
Nizaya bulaşmadan.
Silaha sarılmadan.
Yani, okuyucum ve acımasız suçlayıcı Devrim Kurtuluş gibi “Sezai Bayar, egemenlerin bize dikte ettirdiği, şırıngayla aşıladığı yalanlarla dolu düzen kültürü ile yetişmiş, düzenin hokkabazlıklarının çok iyi farkında ama o sürüden ayrılma kendini tehlikeye atma yerine kalemini güçlüden yana kullanmış biridir” gibi bir suçlamayla işe başlarsanız, adama hemen sorarlar
“Lenin gibi bir yol göstericiniz, Stalin gibi eli kanlı katiamcı diktatörünüz  egemen olmayanları, yani yönettikleri ulusu hangi noktaya taşıdılar, insanları ne zaman ve nerede eşit hale getirdiler? 70 yıl sonra sistemin çöktüğünü hala farketmediniz mi yoksa? Yoksa İkinci Dünya Savaşının bittiğinden habersiz ve 20 yıl sonra saklandığı kovuğundan çıkıp (savaş devam ediyor mu?) diye soran Japon askeriyle bir yakınlığınız mı var?”
Bir de, dogruları bulmak için hangi pencereden bakıldığını önemli olduğuna işaret etmiş Devrim bey.
Ya saray penceresinden bakacakmışız, ya varoşlarda oturanların penceresinden. Ben galiba saray penceresinden bakmışım meğer.
İyi de senin ağababan Stalin, masum milyonlarca Tatar’ı, Çeçen’i, Moğol’u, Türkmen’i ve  Azeri’yi sürgün ettiği Sibirya’da ölüme mahkum ederken, Kremlin Sarayı’dan değil de Kolhoz odasından mı Rusya’yı yönetiyordu?
Fikirle değil de, demogoji silahı ile çatışmaya girilmek istenirse bizde de laf bol ama gereksiz..
Bir kere ben, 45 yıllık meslek yaşamının 25 yılını Simavi Ailesinin Hürriyet’inde bir emekci olarak geçirirken, hem ihtilalcilere karşı elimden geldiğince savaş vermeye çalışmış, hem de binlerce aydının ve üniversite öğrencisinin ölümüne neden olan 12 Mart 1971 sonrası Nihat Erim yönetimine, faşist Sadi Koçaş diktatörüne karşı çıkmış emekcilerden biriyim.
Ne köşem vardı ve ne de sabit masam..
Ne de şahsıme ait daktilom.
Babamızın malı olmayan bir gazetede, eğer yaşam kaygısı ve çocuklarını yetiştirmek için çalışıyorsan, egemenleri gözün bile görmez. Zaten onlar da sana emir vermek için varlar. Neticede emeğin karşılığında çalışıyorsun. Beğenmezsen çeker gidersin.
İnsan babasının sahip olduğu yayın organında mücadele verebilir. Bu da Baba parası ile gerdeğe girmek gibidir.
Onun bile sınırı vardır üstelik…
Benim yazdıklarımdan ne demek istediğimi herkes anlamış.
Devrim Kurtuluş şimdi kalkmış bana, 1968’lerden sonra, Nurhak Dağları’nda mevzilenip devlete karşı çıkanla, Kandil Dağındaki silahlı PKK’lıları birbirine  benzetmeye çalışıyor. Eylemleri örtüşüyormuş gibi.
Bu bile inandığı  köhnemiş ideolojinin çöküşünün son işareti.
Marksist ve Leninizm egemenlerinin “ sahte ve içiboş” vaatlerinin son kalıntılarını savunmak, savunanların bileceği iş. Ben de aksini savundum ve savunacağım.
Ama ben sorunun çözümünde savaşmak yerine barışı önerdim. Hala aynı fikirdeyim.
Geçmişle hesaplaşıp zaman kaybı mı iyi, yeni uzlaşı kanalları bulup barış içinde birlikte yaşamak mı daha iyi?
Madem ki bin yıldır aynı topraklarda yaşanıyor.
Barış içinde yaşamank, neden kimilerinin işine gelmiyor?
Neden?

NOT: Sevgili Meslekdaşım Ali Haydar Nergis günlük ulusal gazetelerde tutunmanın ne kadar zor olduğunu Ankara’daki deneyimleriyle bilenlerden biri. İdeoloji ile mesleki gerçeklerin örtüşmediğini yaşayarak bilen meslekdaşıma teşekkür ediyorum.
.Meliha hanıma teşekkürler. Çünkü Zeliha hanıma karşı beni korumaya çalışmış.
.Sezai Gürsu’ya gelince: Tartışmanın herkesin gözü önünde yapılmasını önermişler. Ben bundan etkilendim açıkcası ve tartışmada yeni bir cephe açtım. Herkesin katılmasnı bekliyorum.
.Ramize Şen’in sami çay teklifi kaçırılmaz. Ama sanırım “çekiliyorum” gibi tek kelimelik son cümlesini anlamakta güçlük çektim. İroniktir umarım.
Evet geride ne kaldı.
.Mahallenin akıllısı.
O bana her an ve her yerde taş atmakta özgür.
Atsın ama o taşı çıkarmak için 40 kişinin çaba sarfedeceğini beklemesin. Kendi taşını kendi çıkaracak bir gün, ona güveniyorum. Şifalar diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × one =