Taşla ilgili bildiklerinizi unutun!

Taşla ilgili bildiklerinizi unutun!

0
PAYLAŞ
Yusuf Yavuz
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Taşa doğup, taşa gömülenlerin ülkesinde suyun ve taşın sırlarını aradık…
 
Likya kentleri, taşın ve suyun biçimlendirdiği birer yaşam alanına dönüşmüş. Kireçtaşından inşa edilmiş kentler, tapınaklar, meydanlar, hatta anıtsal mezarlar… Bu yanıyla Likya uygarlığına bir tür ‘karst uygarlığı’ da diyebiliriz. Taşın içinde biçimlenen bir yaşama doğup, taşın içinde yaşayıp, yine taştan yapılan mezarların içine koyuluyorlar.
Kimilerine göre yeryüzünün yeterince keşfedilmemiş son kıtası olan Anadolu coğrafyası, milyonlarca yıllık jeolojik mirasın yarattığı kültür dokusuyla üzerinde neredeyse hiç durulmayan sırların kapılarını aralıyor.
Taş, su ve binlerce yıldır durmaksızın süren depremler…
 
Bu üçlünün arasında yaşanan ve aslında ‘çatışma’ gibi görünen benzersiz ilişkinin yarattığı müthiş bir uygarlık…
Likya…
 
Anadolu’nun güney batısında, makilerin, kızılçamların, delice zeytinlerin, sandal ağaçlarının ve devasa taşların arasında binlerce yıldır uyuyan olağanüstü bir kültür mirası…
 
TONU 80 DOLARA BİR COĞRAFYAYI ÇİN’E SATMAK
Doğumdan ölüme taşı biçimleyen bir kültürün, taşla biçimlenen yaşamının sırları…
 
Bugün dağı taşı peynir kalıpları gibi kesip tonunu 80 dolara Çin’e satarak “madencilik” yapıyoruz diye övündüğümüz bu coğrafya, bir zamanlar onunla aynı dili konuşan insanların ibadet ettiği bir yeryüzü mabediydi…
 
Bugün sizinle bu özel coğrafyanın koynunda yatan sırlardan birini paylaşmak istiyorum…
 
Dağıyla taşıyla, suyuyla ağacıyla Toroslar benim için bir tutku. Binlerce yıldır koynunda çok sayıda uygarlığı emziren bu gizemli coğrafya, ne yazık ki son 15 yıldır hoyratlığın pençesinde kıvranıyor. Hititler’den Yörükler’e uzanan üretim, inanç ve kültürel sürekliliği besleyen o büyük akış, hepimizin gözleri önünde kesiliyor, yok ediliyor. Enerjiden vahşi madenciliğe, turizmden otoyola uzanan projelerle kısa vadeli kazançlar iddiasıyla binlerce yıllık zincirin halkaları birer birer koparılıyor…
 
Bir başka deyişle, üzerinde yaşayan insanların gerçek bağımsızlık kaynağı olan bu coğrafyanın değerleri, bugün yine o insanlar eliyle hızla yok ediliyor…
 
BÜYÜK AKINLARA COĞRAFYASIYLA DİRENEN ANADOLU
Oysa büyük akınlara bu coğrafya ile direndi Anadolu halkı. İskender’e, Pers istilalarına, Roma’nın zulmüne bu toprağın ona sunduklarıyla karşı koydu. Onurunu bu coğrafyanın taşıyla, suyuyla, ağacıyla korudu.
Truvalı Hektor’dan Mustafa Kemal’e uzanan tarihsel süreklilik, bu coğrafyanın hafızasında biçimlendi…
Son 15 yıldır yok edilen işte bu hafızadır…
 
Sözü uzatmayalım…
 
Coğrafyanın hafızasında yatan sırların peşinde, bir kez daha Toroslar’dayız…
 
ÖMRÜNÜ TAŞLARA ADAMIŞ BİR BİLİMİNSANI
Can Denizman, ömrünü taşlara adamış bir biliminsanı. ABD Georgia’da bulunan Valdosta Devlet Üniversitesi’nde hidrojeoloji dersleri veren Doç. Dr. Can Denizman’la geçtiğimiz yaz Toroslar’da yaptığımız keşif yolculuğuna, (http://magmadergisi.com/haber/bir-yerde-tas-varsa-orasi-cennettir) bu yaz da devam ettik.
Amacımız, taşların sırlarına, bu toprakların hafızasına kulak vermek…
Finike’de buluşup, Batı Torosların önemli dağlarından biri olan Akdağ’ın doğu ve batı yamaçlarındaki Likya kentlerini görmek. Bir başka deyişle, taşın ve suyun biçimlendirdiği kültür mirasına dokunmak.
Demre’de Myra antik kentinin bitişiğinden başlayan Demre Çayı Vadisine giriyoruz…
KÜLTÜRLER YARATAN MYRA’NIN IRMAĞI KURUMUŞ
Akdağ ve Kohu dağlarının beslediği kaynakların oluşturduğu Demre Çayı, neredeyse her kentin adıyla anılan bir nehrin bulunduğu antik dönemde, ‘Myros Potamos’ olarak anılıyordu. ‘Myra Irmağı’ anlamında… Bugün bile görkemini koruyan Myra’nın yaşam kaynağı, can damarı olan nehrin yatağının genişliği yer yer 200-300 metreyi buluyor. Ancak geçtiğimiz yıl az da olsa akışını sürdüren Demre Çayında bugün tek damla su yok, kurumuş…
ÖLÜM DUYGUSUNA YAŞAMLA DİRENEN VADİ
Vadi boyunca ardı ardına açılan mermer ocakları, jeoloji müzesi niteliğindeki kayaçların yanı sıra su kaynaklarını da yok etmiş. İnançları, kültürleri besleyen taş ve suyun birlikteliğinin insan eliyle yok edilişinin yarattığı korkunç manzaraların ortasından geçip, vadinin sonunda, iki derenin birleştiği boğazdan geçip Dirgenler köyüne ulaşıyoruz. Eskilerin, Farsça’da ‘dar geçit’ anlamına gelen Derbent dedikleri bölgede birkaç görkemli kaya mezarı var. Likyalıların ölümsüzlüğe, yaşamın sürekliliğine olan inancı, bir zamanlar nehrin görkemli akışıyla serinlettiği ancak bugün zeminde kuruyup çatlayan balçığın yarattığı ölüm duygusuna rağmen yamaçlardaki taşların içinde sürüp gidiyor sanki…
ARAP İSTİLACILARDAN KAÇANLARIN YARATTIĞI İNANÇ
Kurumuş nehir yatağından yürüyerek Dirgenlerdeki Dereağzı Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Defalarca ziyaret ettiğim kilise, bir zamanlar bölgenin önemli inanç merkezlerinden biri olmuş. Özellikle M.S 6. Yüzyılda denizden gelen Arap istilacıların yarattığı tehditler yüzünden, kıyıdan uzak, dağlık bölgelere çekilen erken Hıristiyanlık döneminin halkları, inançlarını ve kültürlerini, bu ıssız coğrafyanın koynunda sürdürmüşler.
ÇAKALIN AĞZINI BAĞLAYAN PAPAZLARIN KİLİSESİNDE
Dirgenler köyünden bir ihtiyarın anlattığı ‘Çakal ağzı bağlama’ öyküsü de aslında kaynağı ne olursa olsun inançların coğrafya tarafından biçimlendirildiğini örnekliyordu. İnanca göre Dirgenler köyünde, nehrin hemen kıyısında bulunan kilisedeki papazlar, Myra’dan yola çıkıp, vadi boyunca ilerleyerek buraya ulaşan kervanları tehlikeden korumak için yolculuk boyunca karşılarına çıkacak kurtların, çakalların ağzını bağlıyor, bunun karşılığında da para ya da değerli eşya alıyorlarmış. Köylülerin halen anlattığı bu inanış, yakın zamana kadar keçisi kaybolan Yörüklerin de kullandığı bir yöntemdi.
Erken Hıristiyanlık döneminde varlığını sürdürmek için kendi efsanelerini yaratmak zorunda olan kiliselerin, paganist inançlardan devşirdiği ritüellerin zamanla evrilerek bugün bile varlığını sürdürmesi oldukça ilginç…
LİKYALILARDAN TÜRKMENLERE UZANAN DEĞERLİ BİR ÖYKÜ
Hidrojeolog Can Denizman, Akdağ ve Kohu dağından inen yüzey sularının, bir an önce denize ulaşmak için sürdürdüğü deli akışın, taşı biçimlendirerek Demre Çayı Vadisi’ni yarattığını anlatıyor. Coğrafyanın öncülük ettiği oluşum, insanın da dâhil olmasıyla kültürel bir anlam kazanmış. Vadinin girişine bir kale, suyolları, kentler, tapınaklar, kiliseler ve yaşam merkezleri inşa edilmiş. Luwi ve Likya’dan Roma’ya, oradan da bölgeye yerleşen Türkmenlere uzanan değerli bir öykü bu…
PATARA: SUYUN ÇİZDİĞİ BİR BAŞYAPIT
Demre Çayı Vadisini geride bırakıp Patara’ya, oradan da Ksantos Havzası’nın iki yanına kurulmuş Pinara ve Tlos’a doğru yol alıyoruz. Patara, Eşen Çayı’nın akışıyla biçimlendirdiği bir zamanların görkemli Likya başkenti. Suyun binlerce yılda çizdiği bir tablo, başyapıt. Taşla inşa edilmiş bir medeniyetin kalıntılarının arasından geçip, Akdeniz’in hırçın dalgalarıyla dövdüğü kumsalda soluklandıktan sonra birkaç eş dost ziyaretinin ardından daha batıda yer alan Pinara’ya gidiyoruz.
Eşen Çayını geçip, Kaş-Fethiye karayolundan güneye doğru uzanan köy yolundan yaklaşık 6 kilometrelik bir yolculukla Pinara’ya ulaşıyoruz. Yüksek bir kayalığın altında kurulan antik kentin eteğinde, bugün Fethiye’ye bağlı Minare adında bir köy bulunuyor.
LİKYA’NIN HUZUR BAHÇESİ: PİNARA
Pinara’yı, yakınlardaki Ksantos’un nüfusunun artmasıyla birlikte burada yaşamaktan bunalan yaşlıların kurduğu sanılıyor. Ancak kurulduğu coğrafyaya bakılırsa, bu teori haklı gibi görünüyor. Ulu çınarların gölgelediği dereler, anıtsal zeytin ağaçları, her daim iğne yapraklarında ışıltılı bir türkü söyleyip duran kızılçamlar, mor çiçekli hayıtlar, mis kokulu defne ve mersinler; Pinara’yı bir huzur bahçesine çeviriyor…
Yöre halkının güvercin yuvalarına benzettiği, kireçtaşına oyulmuş özgün kaya mezarları, Pinara’ya mistik bir hava veriyor. Hemen aşağıdaki ormanın içine dağılmış anıtsal ve kamusal yapıların hepsi de kireçtaşından inşa edilmiş, yani karstik kayaçlardan. Tapınaklar, lahitler, tiyatro, agora vs dışında Pinara’daki en önemli kültür miraslarından biri de alnında boğa başı figürü bulunan kaya mezarı.
Torosların simgesi olan boğa kültü, bu coğrafyadan çıkıp, Akdeniz çanağında gelişen diğer kültürlere de etki eden köklü bir inanış. Likya’nın karakteristik yerel inancını yansıtan Pinara’da da, bu toprakların inanç ve kültürünü farklı yerlere bağlamak isteyenlere inat binlerce yıllık bir kimlik kartı gibi öylece duruyor.
Taşlara dokunup, anlattıklarına kulak verdikten sonra Pinara’dan ayrılıp Tlos’a doğru gidiyoruz…
TAŞIN VE SUYUN REHBERLİĞİNDE KURULAN KENT: TLOS
Akdağ’ın beslediği bereketli ovayı geçip, gerçek bir yeryüzü cenneti olan Tlos’a ulaşıyoruz. Tlos’un geçmişi, kent olarak önemi, onlarca kitap dolduracak önemde. Ancak biz antik kentten geriye kalan taşların öyküsü için buradayız. Meraklısı kentlerin tarihsel öykülerini birçok yayında bulabilir… Biraz daha yukarıdaki Yaka köyüne ulaşıp, Akdağ’dan gelen suların aktığı sokaklarda serinliyoruz. Ulu bir meşenin gölgesinde çaylarımızı içip karnımızı doyuruyoruz. Bugün Fethiyeli Yörüklerin yurt edindiği bu yamaçların bereketi, su ve taşın çizdiği rotayı şaşmadan izleyen insanlara binlerce yıldır rehberlik etmiş…
tas1
DÖNÜŞ YOLUNDA TAŞLARIN SIRRI…
Yakaköy, son yıllarda gelişen kırsal turizm hareketinin de etkisiyle ‘Yakapark’ olarak anılmaya başlamış. Turizmin, o her şeyi önce kendi diline tercüme edip ardından da tüketen alışkanlığından bir an önce kurtulmak gerekliliğini bir kez daha anımsayıp dönüşe geçiyoruz.
Ksantos, Patara, Letoon, Kyaneai, Pinara, Myra, Arikanda, Tlos, Lmyra ve diğerleri…
Saklıkent olarak adlandırılan kanyonun da bulunduğu yolda ilerlerken, hemen hepsi taşla biçimlenen Likya kentlerini düşünüyoruz birer birer…
Her birinin hafızası olan taşlarına dokunduğumuz Likya kentleri…
Ömrünü taşlara adamış bir bilim insanı olan Hidrojeolog Can Denizman’a gördüklerinin ona ne söylediğini, nasıl etkilendiğini soruyorum. Verdiği yanıtlar aslında taşa ilişkin bakışımızı gözden geçirmemizi ve sil baştan yeniden bakmamızı gerekli kılıyor:
YERKÜRE İLE SU KÜRENİN İLİŞKİSİNDEN DOĞAN UYGARLIK
 “Likya kentlerini dolaşırken, aslında iki tane kürenin birbiriyle olan ilişkisini gördük: Yerküre ve Suküre, yani hidrosfer… Hidrosferdeki hareketlerin yerküreye, yerküredeki hareketlerin de su küreye olan etkilerine tanıklık ettik. Bir de kireç taşlarının oluşumu var elbette. Kireç taşları, oluşumlarının ardından tektonik (depremler) hareketlere maruz kalmışlar ve çeşitli kırılmalar oluşmuş. Fay kırıkları, çatlaklar ve kıvrımlar meydana gelmiş.
 
DEPREM, SU VE TAŞLARIN YARATTIĞI YAŞAM
Bunlar neden önemli? Çünkü bu taşlar yeryüzüne çıktığı andan itibaren atmosferik etkilerin altına girmiş. BU etkilerin en önemlisi de yağışlar. Yani yüzeyde akan sular. Yüzeyde akan suların yönü, nereden ve nasıl, ne kadar derinden akacağını aslında taşın özellikleri belirliyor. Homojen bir taş ise sadece tektonik unsurlarla şekilleniyor. Tektonik unsurlar, yani deprem hareketleri taşın özelliklerini değiştiriyor, yön veriyor. Dolayısıyla su, tektonik unsurların etkisiyle taşı aşındırıp biçimlendiriyor. Sonunda da tektonik hareketlerin ve suyun biçimlendirdiği taşlar vadiler, su kaynakları oluşturuyor. Oluşan bu su kaynaklarının çevresinde yaşam alanları oluşmuş, kentler kurulmuş.
‘LİKYA’YA BİR KARST UYGARLIĞI DİYEBİLİRİZ’
Hepsinin de ortak özelliği kireçtaşı, yani karsttan inşa edilmesi olan Likya kentleri, taşın ve suyun biçimlendirdiği birer yaşam alanına dönüşmüş. Kireçtaşından inşa edilmiş kentler, tapınaklar, meydanlar, hatta anıtsal mezarlar… Bu yanıyla Likya uygarlığına bir tür ‘karst uygarlığı’ da diyebiliriz. Taşın içinde biçimlenen bir yaşama doğup, taşın içinde yaşayıp, yine taştan yapılan mezarların içine koyuluyorlar.
JEOLOJİ MÜZESİ NİTELİĞİNDEKİ KAYAÇLARI ASFALT YAPIYORUZ
Bugüne gelirsek… Taş kimilerine bir şey ifade etmiyor olabilir ancak taşlarda 100 milyon yıllık tarihin sırları, yeryüzünün öyküsü, yaşamın belleği saklı. Bir yerde taş varsa, özellikle de kireçtaşı varsa orada su vardır, dolayısıyla yaşam vardır. Torosları oluşturan karstik yapının içindeki su depoları, aslında vadilerde gelişen yaşamın ve kültürlerin de kaynağıdır. Bu nedenle taşın öneminin kavranması için çocuklarımıza mutlaka doğa, coğrafya eğitimini adamakıllı vermemiz gerekiyor. İnsanımızın üzerinde yaşadığı coğrafyanın taşının, ağacının, kuşunun böceğinin önemini anlaması gerekiyor. Jeoloji müzesi olacak nitelikteki kayaçlarımızın mıcır için, yol için, asfalt için yok edilmemesi gerekiyor.
BU UYGARLIK, O TAŞ ORADA OLDUĞU İÇİN VAR
O taş orada varsa üzerindeki ağaç da, içinden akan nehir de, bitişiğindeki uygarlık da bu nedenle orada. Birçok ülkede koruma altındaki jeolojik yapılardan fındık büyüklüğünde bir parça dahi götürmenizin cezası çok ağırdır. Bu taşlar bizim gerçek zenginliğimizdir. Onları yok etmek milyonlarca yıllık geçmişin yanı sıra geleceğimizi de yok etmek anlamına geliyor.

BİR CEVAP BIRAK