TÜBİTAK ve sorunları

Daha önce TÜBİTAK Başkanı, Başkan Yardımcıları ve Bilim Kurulu üyelerini bir defaya özgü olmak üzere Başbakanın belirlemesi için hükümetin aldığı kararın Cumhurbaşkanı ve yargıdan dönmesi sonrası hükümet sorunu kökten çözmeye karar verdi ve 4 Mayıs 2005 tarihinde TBMM’ sinde yeni TÜBİTAK yasası kabul edildi.


Yasa önerisi TBMM’sinde görüşülürken, bu ülkenin eğitimle ilgili bunca sorunu varken, özellikle ilk, orta ve yüksek öğretimindeki kalite düşüklüğü, verimsizlik ve kaynak yetersizliği gibi sorun varken neden daha az sorunlu bir kurumla uğraşıldı, halen anlayamadım. TÜBİTAK’ın, daha önce de belirttiğim gibi bazı sorunları bulunuyordu.


Temelde bunlar üç noktada toplanıyordu:


1. Ülkenin bilim politikasını oluşturmadaki eksikliği,
2. TÜBİTAK bütçesinin komik düzeyde olması (Bütçenin yüzde 97’si cari ve personel giderlerine harcanıyor, kalan yüzde 3 ile projeler destekleniyordu),
3. TÜBİTAK yönetimlerinin şekillenmesinde ilgili bilim kuruluşları ve çevrelerinin yeterince temsil edilememesi.


BİLİM POLİTİKASI EKSİKLİĞİ


Bugün ülkemizde bilindiği üzere, yaşanan bir çok olayın temelinde liyakata dayalı olmayan atamaların yarattığı birikimli sorunlar bulunmaktadır. Maalesef siyasilerimizin bugüne kadarki atamaları kurumlara yarar değil zarar getirmiştir. Evet, batıda bir çok eğitim kurumu ulusal eğitim bakanı veya başkana bağlı ancak yine de kendi içinde özerklikleri bulunmaktadır. Bütün dünya en iyi bilim adamlarını TÜBİTAK gibi kurumlarının yönetimlerine getirerek ve bilimsel bir gelenek sağlayarak insanlığın bilimsel ufuklarını açmaktadırlar. Bizde ise ne yazık ki her iktidara gelen liyakata bakmak yerine “benden misin” anlayışı ile konu ile ilgili uzman olsun veya olmasın yeter ki benim adamım olsun anlayışı ile kurumların bilimsel geleneklerini bir çırpıda yıkabilmektedirler.


Bu anlayış bugün ülkemizi, yüzleşmiş olduğu bir “çıkmaz sokak” olgusuna taşımıştır. Genç cumhuriyetin uygar ülkeler düzeyine çıkma konusundaki irade ve isteği ancak çağına uygun gelişmiş, bilimsel bilgi ve motivasyonu yüksek kapasiteli insanlar ile ulaşılabilirdi. Bu konuda ne yazık ki ülkemizde gelişmişlik yönünden istenilen düzeyde ve nitelikte gelişme sağlanamadığı için bugün sözünü ettiğimiz çıkmaz sokağa girmiş durumdayız.


TÜBİTAK, BASİT BİR İKTİDAR MÜCADELESİ


TÜBİTAK hepimizin göz bebeğidir. Bütün sorun şudur: Bilişim çağını nasıl yakalayacağız? Bugüne kadar dünyanın biricik tecrübesi şu ki; bilim kuruluşlarının özerkliği ile bilimsel verimlilik arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Söz konusu TÜBİTAK yasası ülkemiz bilim ve teknoloji sorununu çözemeyecektir. “Halep burada değilse arşın burada”. Bilim ve teknoloji, bir felsefe sorunudur. Bu olay bir günde iki günde yönetici değiştirerek sağlanamaz. Bu bir süreçtir. Başarı şansı da bilimin yol gösterdiği şekilde planlı ve hedefli bir çalışma ile sağlanacaktır.


Maalesef Türkiye bilimde emekleme çağından öteye geçemedi. Ancak, genç ve yaratıcı bir gençliği var. Binlerce üniversite mezunu işsiz, çoğu ne yapacağını bilmiyor. Çoğu yurt dışına gitmek için değişik arayışlara giriyor. Bu insanların en iyilerini nasıl bilim yuvalarına çekebiliriz, geleceğin öncü konularında insanlığa hizmet ederiz, bunları tartışmak zorundayız.


Bence buralara kafa yoralım, yoksa sen, ben ile bu iş olmaz. Daha önce bazı yazılarımda da değinmeye çalıştığım gibi TÜBİTAK’ta sorun var, ancak bunun yolu sen git benim adamım gelsin değil. Sorun ülkemizin bilgi çağını yakalama sorunu ve soruna bir bütünlük içerisinde bakılmasının gerekliliğidir. Siyasi kaygılardan uzak olarak Türk bilim ve teknoloji politikasını oluşturmak zorundayız. Bunun için neler yapılabileceğini üniversiteler ve bilim kuruluşları olarak tartışmak zorundayız.


Bugün Dünya’da bilim ve teknoloji devrimi hızla sürüyor. Dünya hızla bilişim çağına giriyor. Nanoteknoloji ve Biyoteknolojik konusunda devrimler, günlük yaşantımızı değiştirmeye başladı. Dün Osmanlının göremediği ve gerisinde kaldığımız bilimsel devrimlerin sıkıntılarını bugün bizler de yaşamaktayız. Yarın torunlarımız aynı sıkıntıyı yaşamasınlar isterim. Ülkemizde güçlü bir önderlik ile mutlaka çağı yakalayacak atılımlar yapmak zorundayız. Bunu ya yapacağız ya yapacağız.


KENDİ MECRASINDA SÜRDÜRÜLMELİ


TÜBİTAK’ın üst yönetiminin belirlenmesinde Başbakanın tek yetkili olması sonucu “yönetimin tam boy siyasete teslim edildiği” belirtilmektedir. Bilimin bugün dünyanın biricik güç kaynağı olması nedeniyle bütün ülkelerin bizdekine benzer Bilim ve Teknik kurumları bulunmaktadır. Batıda bazı ülkelerde kurumun yöneticileri başkan veya ulusal eğitim başkanı tarafından atanıyor, ancak başkana önerilen kişi için geniş bir araştırma yapılır ve bazı sivil toplum örgütleri ve bilim kuruluşlarının önerileri dikkate alınır. Bir de bu tür ülkelerde objektif davranışlar subjektif değerlerden daha önde geldiği için liyakat ve hakkaniyet göz önüne alınmaktadır. Bu ülkeler uzun zamandır kazandıkları bir kurumsal yapı sağlamışlardır. Bizde ise halen bunu aşamadık ve siyasilerin atamaları hep toplumda kuşku ile karşılanmıştır. Bütün bir bilim tarihi süreci içinde bilim hep siyaset tarafından kontrol edilmek istenmiş, ancak bilim bugünlere kadar kısmi özerkliğini koruyarak gelebilmeyi başarabilmiştir. Bugün başta batı ülkeleri olmak üzere ticarileştirilme sonucunda bilim amacından sapmış, sermayeye hizmet etmeye yönlendirilmiştir. Bunun yarattığı rahatsızlık batı üniversitelerinde sık sık tartışılmaktadır. Ancak bizden farklı olarak parayı veren otorite bizdeki kadar doğrudan yönetim şeklini belirlemek için kendini yetkili kılmamaktadır.  


TÜBİTAK YÖNETİMİ


TÜBİTAK’ın yönetiminin oluşmasında TÜBA’nın önerisi bana da uygun geliyor. Öneri şöyle: Bilimsel makaleler yönünden ilk 20 sıraya girebilen üniversiteler nitelikleri belirlenmiş 2’şer üye, geriye kalan üniversiteler birer üye, ayrıca TÜBA, TOBB, TMMOB, ilgili bakanlıkların temsilcileri ve diğer ilgili birimlerden oluşan bir kurul kendi arasında yönetimi oluşturur ve o kurul da kendi arasından başkan seçerek bu sorun aşılabilir. Başka yollar da denenebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki bu işi en iyi bilim kurulları bilir ve siyasetin bu işin dışında kalması gerekmektedir. Çünkü yarın bu hükümet gider bir başkası gelir ve bildiğimiz yaz boz yaklaşımı ile her gelen kendine göre kural koymaya çalışır ise kurumun ve çalışanların enerjisi boşa harcanmış olur. Sonuçta bu ülke kaybedecektir. Diğer taraftan sorumluluk üniversitelere ve diğer ilgili kurum ve kuruluşlara yüklenerek onların kendi alanında kendi sorumluluğunu taşımaları istenebilir. Bu da bir şekilde bilimsel rekabeti yaratabilir.


Ancak bugün yönetimin hükümet tarafından atanması ile belirli bir güven kaybı oluşmuştur. Ancak daha önceki yönetim ile ilgili ilişikteki yazımda da belirttiğim gibi, yönetim ve temsilde hakkaniyet sorunu tartışma konusuydu. Bu sorun, kurumu iki yıl çalıştırmamak, bilim insanlarının aldığı ücreti bahane ederek soruşturmaya tabi tutmak ve mahkeme kapılarında süründürülmek ki bunlar hiç şık olmamıştır. Yanlış bile yapılmış olsa, en azından bilim adamına saygının asgari düzeyde gösterilmesi gerekirdi.


ÜNİVERSİTE SENATOLARININ GÖREVİ


Yasa önerisi, TBMM’indeki gelişmeleri izlerken, aklıma takılan TÜBİTAK üzerinde yürütülen tartışmanın üniversitelerdeki yansıması nedir? Diğer ilgili kesimler bu konuda ne düşünüyor şeklinde olmuştu. Üniversite ve ilgili bilim kuruluşları sessiz, ancak yasaya büyük oranda karşı olduğunu öğretim üyelerinin kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan biliyoruz. Yine de üniversite yönetimlerinin şimdilik suskun kalmayı tercih etiklerini duyuyoruz.


şimdi bizlere düşen iyi niyetle ve “bu kurum bizim” sloganı ile TÜBİTAK’a sahip çıkmak zorundayız. Bu konuda Üniversite senatolarının çözüm önerileri geliştirmeleri ve TBMM’ne çözüm yolları önermeleri gerekir. Son günlerde değişik sivil toplum kuruluşları, Öğretim Elemanları Dernekleri ve basından değişik kalemler TÜBİTAK’a sahip çıkılmasını istemektedirler. Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Mustafa Balbay 7 Mayıs 2005 tarihli köşe yazısında Üniversiteleri TÜBİTAK’a sahip çıkmaya çağırmaktadır. Sayın Balbay “TÜBİTAK büyük ölçüde yalnızlaştırılmış görünüyor” diyor ve ekliyor “Üniversitelerdeki ya da benzer kurumlardaki bilim insanları ortak bir tavır takınabilir” diyor ve bu arada üniversiteleri asli görevlerine çağırarak “Türkiye’de üniversite öğretimi ne yazık ki bir meslek edinme anlayışına dayanıyor diyerek yazısını sürdürüyor. Oysa üniversite meslek vermez, bilim verir… Bu anlayışın ürünü olarak, TÜBİTAK da, Türkiye’ye neredeyse fazla geliyor” diyor. Sayın Balbay, üniversitelerin bugünkü yapısı ile bilim yapmanın gerisinde olduğunu ve meslek öğreten bir okul gibi davrandığını belirtiyor.


Sonuç olarak TÜBİTAK gibi bir uzmanlık kurumunun yönetimi ancak bilimin nüanslarını bilen bu konudaki gelişmeleri izleyen ve bilim felsefesinden anlayan alanlarda uzmanlaşmış, deneyimli kişilerin kendi özerk yapıları içinde mümkün olacaktır. Üyelerinin seçimi de aynı niteliklere sahip kişiler arasından olması ile sağlanabilir.  TÜBİTAK, bir kontrol ya da iktidar mücadelesi alanı olmaktan çok daha önemli olsa gerek. Bunun için bir bütün olarak ülkemizi yarınlara taşımada hepimize büyük görev düşüyor. Başta Üniversite Senatolarına.


______________


Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi,  iortas@cu.edu.tr

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here