‘Tehdit’

‘Tehdit’

0
PAYLAŞ

İktidar ve devlet, şiddet yığınağı yapıyor.

Bugün IŞID operasyonu algısı altında yüzlerce devrimci, demokrat, muhalif gözaltına alındı. İstedikleri zaman çok rahat ulaşabilecekleri, demokratik mücadele içerisinde yer alan bir devrimciyi ise evinin içinde infaz ederek katlettiler.

Bu, tüm muhalif kesimlere açık bir devlet tehdididir.
Hem içeride, hem dışarıda kaybetmiş bir iktidar var elimizde. Deşifre olmuş, çürümüş ve yönetememe krizi ile baş başa kalmış bir iktidar gerçekliği önümüzde duruyor.

İçinde bulunduğu durumu bir savaş hükümeti haline gelerek idare edeceğini düşünüyor. Devletin çekirdeğini oluşturan tüm milliyetçi, ulusalcı ve muhafazakâr kesimleri, terör ve Kürt nefreti üzerinden bir araya getirerek, yükselen muhalefeti ve kazanılan mücadele alanlarını dağıtmak istiyor.

Savaşa girmiş bir iktidarı kimse hırsızlık, talan ve yağma üzerinden sorgulamaz biliyorlar. Muhafazakâr kesimde yaratılan çürüme, değersizlik ve düşüklük ile milliyetçi şoven kesimleri bir araya getirmek hiçte zor olmayacaktır. Suruç katliamında gördük ki birbirlerinden hiçbir farkları yok artık. Benzeşmeyi tamamlamışlar uzun zaman önce.

Kürt hareketinin, Türkiye’nin batısıyla kurduğu bağ, Rojava devrimi ile sağladığı üstünlük ve meşru bir güç olarak uluslararası dengelerin arasına oturması, Türkiye dış siyasetinden daha ileri bir okuma yaparak Ortadoğu’nun belirleyici aktörü haline gelmesi, kırmızıçizgileri ile oyalanan devletin tüm ayarlarını alt üst etmiş gözüküyor.

RTE’nin, hızla “bastır, ez, yok et” diyen kesimlere kapağı atması ile aynı kesimlerin onu bir araç haline getirip yeniden devletin içerisine kurumlaşma politikası, birbirine kaynak olmuş vaziyette.

RTE, kendisinin kurtuluşunu bu ittifakta görüyor. Statükolarını kaybedenler ise, yeniden tüm statükolarına sahip olacaklarını biliyor olmaktan kucaklıyorlar. (17-25 Aralık sonrası yaşanan gelişmelere ve kesimlerin suskunluğuna, politik dillerine, taleplerine ve yaklaşımlarına bakarsanız daha iyi anlarsınız.) Bu ittifakın devamlılığı, bir savaş ve çatışma siyasetinden geçiyor. Böylece bu birlikteliği kimse sorgulamayacak ve herkes kirini milliyetçi politikalarda yıkayarak “aklanacak”tır. Çıkmaz bir sokak burası…

Savaşın sonucunda, ortaya çıkacak yıkım ve acıların tüm sorumluluğunu PKK’nin üstüne yıkarak, dünya kamuoyu nezdinde propaganda üstünlüğü kazanmak, içeride ise milliyetçi şoven politikaların yükseltilmesiyle genel bir suskunluğu hâkim kılmak, özetle faşizmi hayatın her alanında “bebek katili” propagandası seviyesinde uygulayarak tüm toplumu sindirmek hedeflenecek.

Bunu başarabilirler mi? Çok zor ama imkânsız değil. Türkiye bu tür geçişleri çokça yaşamış bir ülke.

Eğer, güçlü bir duruş ve direnç gösterilir, geniş bir özgürlükler cephesi kurulur ve hayatın her alanında dik bir duruş sergilenebilirse, tüm bunların hayata geçirilmesi zor olacaktır. Çünkü Türkiye’de demokrasi, hak ve özgürlükler mücadelesinde gelinen aşama, Gezi, Kobane ve seçimlerde kazanılan zafer ile birlikte düşünüldüğünde, çok daha ileridedir. Tek sorun, geniş bir cephenin henüz kendi ayakları üstünde duramamış olmasıdır.

Henüz, “Ye hep beraber, ya hiçbirimiz” noktasında değiliz maalesef. Muhalefeti bir araya getiren, ortaklaştıran, omuzlarımıza yüklenen çocuklarımızın, gençlerimizin parçalanmış bedenleri oluyor. Böyle mi olmalı? Kendimize hiç öfkelenmeyecek miyiz?
Duyarlı kesimlerin, yapıların ve siyasetin çabası bazen yeterli gelmez, ama sürecin kendisi hızla bunu örecek sonuçlar yaratır. Her kesimi olduğu, olması gerektiği yere yerleştirir.

Cenazelerin üzerinde tepinen, ulusalcısı, muhafazakârı ve milliyetçisi de çok rahat edeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar. Savaş, kimseyi rahat uyutmaz; bilesiniz.

O kadar hızlı gelişmelerle karşı karşıya kalabiliriz ki, yarın çok geç olabilir. Bu yüzden hiç vakit kaybetmeden, bir arada durmanın, hareket etmenin, hak ve özgürlükleri savunmanın ilkelerini, davranış biçimini ve hukukunu oluşturmak zorundayız. En geniş kesimleri bir araya getirecek “yaşam, barış ve özgürlük ”cephesi oluşturulmak zorunda.

Kurtuluşun tek başına olmayacağını bilen ama ısrarla tek başına olmayı “doğruculuk” görüntüsü altında örgütlemeyi başaran ender siyaset örnekleri ile dolu bir muhalefet ülkesi Türkiye. Artık bunu aşmalı, ya da aşamayanı hızla eleyerek, sevdiği “doğruculuğa” bırakılmalı.
Karşımızda şiddet, inkâr ve katliamlar üzerine anlaşmış bir siyaset duruyor.

Eğer bunun önüne güçlü bir set çekilemezse, kan hiç durmayacak, her gün içten içe parçalanacak, ufalanacak, ortada ne kitlelerin dinlediği muhalefet, ne de var olunabilecek sokaklar kalacak ve olup biten her şey izlenir hale gelecek. Yargısız infazlar, cinayetler, işkenceler, kayıplar ve bir gece yarısı çalınan kapılar.

“Kim o?” demeye takatimiz kalmayacak.

Ya da, hayatın tüm alanında tüm demokrasi güçleri ortak bir dil, mücadele ve anlayış ile karşı koyacak, elbette ki yeni bir yaşamın yolunu arayacağız.

Aramak zorundayız…

BİR CEVAP BIRAK