Tek adam yönetimine izin verilemez!

Tek adam yönetimine izin verilemez!

0
PAYLAŞ

Dünyamız, belki de bir savaş eşiğinde patinaj yaparken, ne ilginçtir ki Türkiye’de güçlü bir siyasi yapıya değil, tek adam yönetimine yöneliş kışkırtılmaktadır. Süreç öylesine kışkırtılmaktadır ki, yangından mal kaçırırcasına, merkezden alınan hızlı hareketlerle parlamento süreci ve halk oylaması oldubittiye getirilmeye çalışılmaktadır. Bu oluşumu kim istemektedir ya da süreç kime ve nasıl hizmet edecektir diye düşünmeye dahi vakit kalmamaktadır. Zaten istenen de sanırım bu olsa gerek!  

Siyasi yapıların oluşumu toplumsal dengenin sağlanması ve demokratik yönetimin oluşması açılarından fevkalade önemlidir. Özellikle de dışişleri konularında geçmişin bilgi ve deneyim havuzunun derinliği devlet yönetiminde hem uluslararası yalpalamaların önüne geçer, hem de ulusal çıkarın olabildiğince üst düzeyde korunması mekanizmasını oluşturur. Daha da önemlisi, bu süreçte siyasi kararlarda yetki paylaşımı ve idari derinlik sağlanarak, vicdani ve yasal sorumlulukta yaygınlık ve paylaşım yolu ile kararlarda isabet sağlanır ve sorumluluk derecesi asgari düzeye indirgenir.

İkinci Paylaşım Savaşı döneminde işbaşındaki oldukça deneyimli siyasiler ve bürokrasi kademesi ile Türkiye bir hayli şanslı konumda idi. Günümüzün çok merkezli kapitalist küreselleşen dünyasında ise emperyalist paylaşım mücadelelerinde Türkiye’nin konumu siyaset ve çatışmalar açısından tam bir yumuşak karın konumundadır ve bu durum ülke açısından fevkalade riskli bir ortam oluşturmaktadır. Tam bir zekâ parıltısı niteliğindeki derin politika inadı(!) ile gelinen noktanın nasıl bir yanlış olduğu bizzat üst düzey politikacı tarafından açıklandı. Dış siyaset ibresinin Rusya ve Şanghay cihetine çevrilmesi ile, söz konusu açıklamanın samimi itiraftan çok, iradesiz sürükleniş hezimetinin göstergesi olduğu anlaşıldı. Öylesine çaresiz dönüş yapılmış ki, büyükelçisi vurulan Rusya Türkiye’ye tarizde bulunmak yerine, hayret verici şekilde tazimde bulunmuş ve nerede ise şükranlarını sunucu iltifata yönelmiştir. Zira açıktır ki, mesele Türkiye ile Rusya arasında değil, Rusya ile ABD ya da NATO arasındadır. Bundan dolayı olsa gerek, son saldırının ertesinde yayınlanan ABD bildirisinde Türkiye “ittifakımız” olarak değil de, “NATO ittifakımız” olarak nitelenerek kayda geçirildi. Eğer lider siyasetçilerimiz dışişleri monşerleri ile bu durumu mütalaa etmeye tenezzül ederlerse, herhalde farkı idrak edebilirler!

İç halkada Rusya ve ABD, dış halkada ise İsrail, İran, belki İngiltere vb olarak etrafımızda örülen çıkar halkalarının her biri arasında olduğu kadar, bu güçlerle Türkiye arasındaki ilişkilerin simülasyon yöntemi ile öngörülmesi ya da çözümlenmesi önemlidir. Satranç oyununu yasaklayan bağnaz zihniyet çemberindeki tek siyasiye tam da satrancı andıran dış siyaset terk edilemez. Her dönemde olduğu kadar, ama özellikle de karmaşık dönemlerde özgürlük içinde faaliyetini icra edebilen parlamento, bakanlar kurulu, yargı organı, üniversiteler ve basın siyasi kararların alınmasında etkili olarak önemli işlevler görür. Kısacası, böylesi zor dönemden geçen Türkiye’mizde tek-adam rejimine yer yoktur. Çünkü küresel kutuplar arasındaki gerginliğin had safhaya varma eğilimi gösterdiği bu dönemde Türkiye’de kurulacak bir tek-adam yönetimi, kendisinin dahi fark edemediği şekilde, halkımızın ve ülkemizin çıkarlarına yönelik değil, belki de bazı suç ve zaaflarından dolayı siyasiyi ele geçiren emperyal güç adına faaliyet yapar konuma gelebilir. Hem de günümüz koşullarında tüm yasal ve aleni danışma ve karar organlarından izole edilen bir siyasi liderin etrafına kimlerin ne sıfatla kendi danışmanlarını yerleştirebilecekleri günümüz koşullarında fevkalade kolay iken!

Eğer bir zamanlar bir dış gücün usulüne uygun ajanı olarak kendisini hissettirmeden siyasi yapının yanında on yıldan fazla süre varlığını sürdüren bir yapı tarafından kandırıldığını ancak bugün anlayabilen siyasi yapı, bugün neden daha yakın ilişki içinde olabilecek danışman-eleman marifeti ile ülke çıkarı aleyhine siyasi kararlara sürükletilmesin ki?  

Türk tipi başkanlık adı ile bilinen bir başkanlık sistemi söz konusu olamaz. Tasarlanan sistem, ismi ile olduğu kadar biran evvel kurulması için yapılan inanılmaz mücadele ile de halkın kafasındaki kuşkuları arttırıcı niteliktedir. Korku şudur ki, KHK ile işinden olan kamu çalışanları ve üniversite elemanları olağan dönemde doğal olarak yargıya gidecek ve durum uluslararası boyuta taşınacaktır. Hukuksuzluğun çakma hukukla inşa edilmeye çalışılması “organ reddi” benzeri refleksle halkımız tarafından dışlanacaktır. Bu dışlamayı ne yüksel(til)ecek terör ne de sair baskı yöntemleri engelleyebilecektir. İnanıyorum ki, tüm yaşananların ışığında halkımızın çoğunluk iradesi aklıselimi işaret edecektir. Parlamenterler son dikta tasarısının oylamasında gelecek dönemde milletvekili olma endişesini değil, halkının ve ulusunun mutluluğunu düşünecektir. Zira milletvekilleri oylarını kullandıktan sonra bağlı oldukları partinin başkanına değil, kendilerine oy veren halka dönecek ve onlara hesap verecektir. Bu hesabı veremeyen her milletvekili yaşamının sonuna dek vicdan azabı ile baş başa kalacaktır.

Parlamenter sisteminin gerekçesinin önemli bir boyutu toplumun olabildiğince geniş kesiminin siyasete katılması, bir anlamda en geniş demokrasi mekanizmasının kurulması oluşturur. Tasarıda getirilen usule göre parlamento ile denk ağırlığa sahip olacak başkanın tek kişi halinde tüm toplumun görüş ve iradesini temsil etmesi ve kararlara yansıtması kesinlikle söz konusu olamaz. Görülüyor ki, meselenin iç uygulamalara yönelik ciddi anti-demokratik yansımaları da söz konusudur.  

Söylenenleri kesinlikle dışlamıyorum; Türkiye’ye üzerinde bir şok programı uygulanmakta ve tam anlamı ile “formatlama” işlemi için zemin hazırlanarak, sonuca ulaşılmaya çalışılmaktadır. Ne var ki, nafile yaşanan bu kadar acı ve acılar etrafında şekillenen ulusal bilinç, üzerine giydirilmeye çalışılan formatı yırtıp atacaktır. Türkiye Ortadoğu’da tükenmek ve karanlığa gömülmek istemiyorsa buna mecburdur. Emperyalistin dikta eliyle ülkeye hâkim olma manevrasını halkın bilinci üzerinde yükselen iradesi yıkacaktır. İkinci Kurtuluş Savaşı diye bir savaş var ise, işte o bu savaştır!     

BİR CEVAP BIRAK