‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’

Sezer Duru, yaşamını  edebiyata adamış bir çevirmen. Sosyoloji, Alman Dili ve Edebiyatı, Latin, Yunan ve Roma edebiyatı eğitimi almış, çeviriler yapmış bir edebiyatçı. Eşi  Orhan Duru ile birlikte hazırladığı  “O Pera’daki Hayalet”  de, kentin koridorlarındaki  bohem hayatların çarpıcı  dünyasını, “hayalet yazar”  Oğuz Haluk Alpaçin portresiyle anlattı. Sabahattin Eyuboğlu ile birlikte çıktığı  Mavi Yolculuklarla; kadim  Anadolu uygarlıklarının izlerini  yansıttı. Üç deniz’in kıyılarından ışıklı anılar biriktirdi.  Göthe Enstitüsü’nde yöneticilik, Alman ARD ve ZDF kanallarında 25 yıl  muhabirlik yaptı. Max Frisch, Heinrich Böll, Siegfried Lenz, Jerzy Stefan Stawinkley,  Bertolt Brecht, Thomas Bernhard, Gustav Meyrink gibi yazarlardan Türkçeye; Ferit Edgü, Demir Özlü ve Başar Sabuncu’dan da Almancaya roman ve oyunlar çevirdi.  Demir Özlü ve Tezer Özlü’nün kardeşi olan Sezer Duru, merkezi Rodos’ta bulunan ‘Uluslararası Yazar ve Çevirmenler Birliği’nin ikinci başkanlığını ve Türkiye PEN’in Dış  Genel Sekreterliğini  yürütüyor…


Sezer Duru ile üç denizin dalgaları arasında gidip gelen yaşamı; edebiyat, çeviri, küreselleşme ve mavi yolculuk üzerine Açık Gazete’den Yusuf Yavuz sohbet etti…


– Sezer hanım uzun yıllardır çeviriler, oyunlar, belgeseller ve edebiyatla dolu yaşamınıza;  son on yıldır   bir de merkezi Rodos’ta bulunan  Uluslararası Yazar ve Çevirmenler Birliği’nde yöneticilik görevini eklediniz.  Bu merkezden bahseder misiniz biraz. Neler yapıyorsunuz?
– Rodos, uluslar arası bir merkez. İlk kez 1994 yılında benim organize ettiğim ve “Üç Denizin Dalgaları” adını verdiğimiz organizasyonla, 450 Avrupalı yazarla birlikte bir Karadeniz gezisi yapmıştık.  Sovyetler Birliği’nden ayrılan ülkelerin yazarlarıyla tanışmak gibi bir amacımız vardı. Temelleri o dönemde atılan  bu merkezin  ikinci başkanlığını yürütüyorum. Türkiye ve Yunanistan’ın  kurucu iki ülke olarak daimi üye olduğu birliğin;  Rusya, Finlandiya, İsveç, Almanya, Estonya, Ukrayna ve Gürcistan gibi 18 üyesi bulunuyor. Çeviriler, kültürel geziler,  toplantılar ve sempozyumlar düzenliyoruz. Mesela bir  Can Yücel Kitabı yayınladık. Bir de “Elios”  adlı  aylık dergimiz var; Yunanca ve İngilizce yayımlanıyor. Aslında  bu oluşuma Türkiye sahip çıkabilseydi birliğin merkezi Türkiye’de olacaktı.  Büyükada’da kurulmasını düşünmüştük. Fakat olmadı, Kültür Bakanlığı  gerekli ilgiyi  gösterilmedi. Rodos belediyesi birliğe  kucak açtı, fiziki olanaklar sağladı  ve merkez Rodos’ ta çalışmaya başladı. Yılda iki kez Rodos’ta toplantılar yapılıyor.


– Birliğin güncel siyasi konularda bir yaptırımı olabiliyor mu? Örneğin; Yunanistan kamuoyu üzerinde bir etkileme gücü var mı?
-Bizim siyaset üstü bir yapımız var. Dolayısıyla  böyle bir yaptırımımız da yok. Biz kültürler arası kardeşliği savunuyoruz  ve bunu öne çıkarıyoruz. Tabii Yunanlı dostlarımızın bize karşı özel bir ilgisi, sevgisi olduğunu söyleyebilirim.


– Ege’deki Türk -Yunan  sorunu belli aralıklarla hep gündeme geliyor. Sık sık; ‘Ege’de sular ısındı’ başlıklarını  okuyoruz.  Bu tarz yaklaşımlar konusunda  edebiyat ve sanat anlamında birliğin bir tavrı oluyor mu?
– Bizim böyle gerilimlerle ilgili bir tavrımız olduğu söylenemez. Bu konuda Yunan tarafının da sağduyulu olduğunu görüyoruz. Biz daha çok uluslararası sorunlar karşısında sesimizi yükseltiyor, bildiriler yayınlıyoruz. Irak işgali  öncesinde üyemiz ülkelerin yazarları  dışında;  İsrail, Filistin ve Afganlı yazarların da katılımıyla büyük toplantılar sempozyumlar yaptık. Bu gerilimli dönemde kültürler arası çatışmayı azaltabilmek için çaba harcıyoruz. Mesela geçen yıl ‘ Uluslararası Tutuklu  Yazarlar Kongresi’ni  yaptık. 43 ülkeden yazarlar katıldı. Bu tür çabalarla bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz.


– Edebiyat,  toplumsal sorunlardan uzaklaştı mı size göre? Eşiniz Orhan Duru’nun  yıllar önce yazdığı  öykülerine bakıyorum; Bırakılmış Biri, Ağır İşçiler ve  Yoksullar Geliyor gibi sınıfsal vurgusu olan öyküler. Yine doksanlarda cezaevlerinde yaşanan ölüm oruçları, işkenceler  karşısında sesini yükselten edebiyatçılar görüyorduk. Bu gün bir kopma  mı var?
– Evet.  Şükür ki şimdilerde cezaevlerinde yazarımız yok. Haklarında dava açılanlar dışında tabii.  Biz yazar örgütleri olarak düşünce özgürlüğü için mücadele ediyoruz. Dünyanın bir çok ülkesinde artık böyle davalar yok, düşünce özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılıyor. Fakat yazar örgütleri büyük ekonomik sıkıntılar yaşıyor; kiralarını bile ödemekte zorlanan örgütler var.  Tabii 12 Eylül sonrasında bütün ülkede bir kültür düşmanlığı başladı. Yerel yönetimlerden tutun da  bir çok alanda yazara, kültür insanlarına karşı bir tavır var. Mesela Datça’da her yıl düzenlenen “Can Şenliği” geçtiğimiz yıl yapılamadı. TÜYAP, PEN ve başka sponsorlar olmasına rağmen, belediyenin bu konuda olumsuz tavırları oldu. Bu yıl da  TÜYAP İzmir Kitap Fuarında andık Can Yücel’i. Mesela Fikret Otyam, yıllardır yaşadığı Gazipaşa’dan taşınmak durumunda kaldı. Bütün bu manzaralar edebiyatla kurulan ilişkinin boyutlarını anlamaya yetiyor.


– Sizin uluslararası yazar örgütleriyle de yoğun ilişkileriniz var. Bu camiaya kabul edilmenin ölçütleri nedir?  Geçtiğimiz aylarda bir İtalyan gazetesinde yayımlanan  “ dünyada zulüm gören yazarlar ”  listesinde,  Türkiye’den;  Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un yanında;  Elif Şafak ve Murathan Mungan’ın da adları anıldı. Ve bu liste Türkiye’de tartışmalara neden oldu. Elif Şafak ve Murathan Mungan’ın;  hangi  politik tavrından dolayı zulüm gördükleri tartışıldı.  Bunun Elif Şafak’ın yayıncısı tarafından yürütülen  uluslararası  promosyonun bir parçası olduğu iddia edildi.  Türkiye PEN’in sekreteri olarak bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?
-Tabii Yaşar Kemal yaşamıyla, yapıtlarıyla  tüm dünyada  adı en çok bilinen yazarımız.  Bu listeyi ve yarattığı tartışmaları yakından izlemedim ama  bunun bir promosyon olup olmadığını, Elif Şafak’ın içinden ne geçtiğini bizim bilmemiz mümkün değil.


– Edebiyat- toplum arasındaki kopukluğa dönersek?
-Ama bu durum sadece bizim ülkemizde yaşanmıyor, tüm dünyada entellektüelin rolü azaldı, bitirdiler. Artık hepimiz tek kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Bunun adı yeni dünya düzeni. Bütün dünyanın gittiği yer burası. Düşünüyorsunuz;  Jean  Paul Sartre  Fransa’da yüz binleri sokağa döküyordu. Büyük bir etki yaratıyordu Fransız toplumunda ve tüm dünyada. Oysa bu gün gelinen noktada  Blair’in yaptıklarına bakıyorsunuz; programında sol bir söylem olan, bu değerleri savunan İngiliz İşçi Partisi’nin başkanı, Irak işgalinin  altına imza atıyor. Bunu anlamak mümkün değil. Benim tek dileğim dünyanın yeniden iki dengeli bir yapıya sahip olması.


– Biraz da çeviri konuşalım isterseniz. Geçtiğimiz ay Finlandiya’da yapılan Dünya Çevirmenler Kongresi’ne Türkiye’den sadece  siz katıldınız. Neler tartışıldı bu kongrede? Çevirinin bu günkü işlevinin, gelişmiş Batı’dan, azgelişmiş Doğu’ya; zengin Kuzey’den, yoksul Güney’e doğru egemen bir dilin transferi olduğuna dair eleştiriler var. Yani çevirinin  tüm dünyayı etkileyen, ortak bir  söylemi pekiştiren edebi ve kültürel  paylaşımdan  çok, stratejik bir aktarım haline dönüştüğü yönünde eleştiriler?
– Finlandiya’daki kongreye,  dünyanın bir çok ülkesinden 1000’e yakın çevirmen katıldı. Dediğiniz gibi Türkiye’den bir tek ben katıldım. Tabii çeviri alanı çok geniş olan  bir kavram. Sadece edebiyat değil; diplomasi, medya, ilaç sanayii -ki ilaç sanayi artık dünyanın en büyük sektörlerinden biri-,  broşürler, kullanma klavuzları, prospektüsler vs. Bütün bunlar günümüz dünyasında çevirinin en önemli ilgi alanlarını oluşturuyorlar.  Bu günümüz dünyasında kaçınılmaz bir durum. Ama çevirinin ana yolu, kültürlerin, insanların birbirine teması, kaynaşması  olmalı.


– Hungtington’un belli başlı bütün  dünya dillerine çevrilmesinin anlamı ne? Aslında biraz suru  da bu yöndeydi. Venezüella’da ve  bütün Latin Amerika’da  dünyayı sarsan, sarsması gereken  bir süreç yaşanıyor ve biz bunun insani yönünü, edebi yönünü okuyamıyor, öğrenemiyoruz.
– Latin edebiyatı bir dönem bütün dünyayı çok etkiledi.  Sadece Marquez bile büyük bir etki yarattı tüm dünyada. Tabii kendi toplumlarını da etkiledi; şimdilerde yaşanan bu sürecin taşları yıllardır edebi metinlerle döşendi. Ben Hungtington’un çevrilmesini de yararlı buluyorum; bir kere bütün dünyada olup bitenleri, lehimize ve aleyhimize yazılıp çizilenleri bilmemizde yarar var. Hungtington çevrilmeseydi medeniyetler çatışması tezinin anlamını bilmemiz mümkün değildi.  Bir taraftan da Batı kendi dilini, kültürünü tüm dünyada hakim kılmak için çaba harcıyor. Enstitüler, kültür merkezleri kuruyor. Kendi entellektüeline sahip çıkıyor.  Mesela BBC’yi açıyorsunuz hava durumu var;  önce Hindistan’ı veriyorlar. Hala kendisinin sanıyor orayı. Böyle bir anlayışı var Batının. Doğudan Batıya çeviri konusuna gelirsek, AB sürecinin başlamasıyla paralel olarak özellikle Almanya’da Türk edebiyatına karşı yoğun bir ilgi oluştu. Türkiye’yi, Türk  edebiyatını tanımak istiyorlar. Çünkü bizim insanımız kolay entegre olan bir yapıya sahip değil.


– Bu ilgi sadece Almanya ile mi sınırlı?  Diğer AB ülkeleri için de bunu söyleyebilir miyiz?
– Almanya’da daha fazla  ilgi var tabi. Bu, orada yoğun bir Türk nüfusun yaşıyor olmasından kaynaklanıyor. Ama diğer AB ülkelerinde de böyle bir ilginin oluştuğunu gözlemliyoruz. Mesela İsveç’te Bosh Vakfı’nın başlattığı bir çalışma var. Şu anda iki cilt Türk edebiyatı çevirisi yaptılar. Çağdaş Türk edebiyatının önemli romanları, öykü ve şiirleri çevrildi. Bir cilt de Türk sinema ve tiyatrosuyla ilgili çeviri yapıldı. Bunlar önemli, güzel gelişmeler.


– Biraz da mavilikten, kıyılardan konuşalım isterseniz. Kaş’a ilk gelişiniz nasıl oldu?
– Bizim Kaş’a ilk gelişimiz 1966 yılıdır.  Son derece güzel, bozulmamış bir kıyı kasabasıydı. Deniz yoluyla geldik.  O dönem kara yolu ile ulaşmak zordu Kaş’a. Sabahattin Eyüboğlu ve  Orhan Duru ile birlikte.. Sabahattin Eyüboğlu’nun  bir mavi yolculuk grubu vardı. Biz de bu grubun içindeydik. Tabii en gençleri bendim o dönem. Bu gün mavi yolculuk diye bilinen kıyı gezilerini ilk kez  S. Eyüboğlu başlatmıştır. Ama niteliği şimdikinden çok farklıydı.


– Yani Anadolu’yu yeniden keşfetmek, tarihi ve kültürel dokuyu tanımlamak, bu konuda bir envanter oluşturmak gibi… Sadece kıyıları tekneyle gezip, güneşlenmekten başka amaçları da mı vardı bu gezilerin?
– Evet. Böyle bir amacı ve çabası vardı. Çok iyi hatırlıyorum; Sabahattin Bey’in düşüncesine göre,  Anadolu’da yaşamış olan medeniyetlerin; İyon’u, Likya’sı, Hitit’i, Urartusu; bizim bu medeniyetlerin mirasçısı olduğumuzu, bu mirasa sahip çıkmamız gerektiğini, Anadolu kültürü diye bir kültür olduğunu ve  bizim de bu kültürün devamı olduğumuzu savunan bir düşüncesi vardı. Ki ben de buna katılıyorum. Mesela benim Yunanistan’daki işim dolayısıyla  orada olduğum dönemde, hakikaten Anadolu’yu bilen -ki bu gün Yunanistan’da yaşayan insanların neredeyse yüzde altmışı Anadolu kökenlidir-  onların doğru dürüst düşünen  insanları  şunu söyler: “Anadolu insanı filozoftur” derler. Bu filozofi nereden geliyor? Bu medeniyetlerden geliyor. Biz bu medeniyetlerin üstüne gelip  yerleşince bu kültür  kaybolmadı ki. Onun için Sabahattin bey’in böyle bir düşüncesi, çabası  vardı.  Onun çevresinde de bu düşünceye  katılan bir grubu vardı; Azra Erhat, Vedat Günyol ve  Melih Cevdet Anday gibi aydınlar vardı. Ama ilk ellili yılarda başlar bu çabalar. Hatta bir ara İzmir’de tutuklanıyorlar; “Siz nereye gidiyorsunuz, denize ne diye açılıyorsunuz?” diye soruyorlar bunlara. Yani o döneme kadar bu kültüre yabancıydı toplumumuz. Tabii  olanaklar şimdiki gibi değildi belki.
Ama  Sabahattin Bey’in izinden gidilseydi daha farklı olurdu bu günkü anlayış.


– Bu geziler nasıl geçiyordu, neler yapılıyordu o dönem?
– Mesela Ağustos sıcağında Olimpos’tan, Chimaira’ya yürüyorduk. Orada efsaneler, hikayeler anlatılır;  o bölgeden çıkmış filozoflar, şairler  neler yazmış, onlar anlatılır. Son derece yararlı bir çabaydı.  Evet denize de giriliyordu, balık ta yeniliyordu ama başka bir amacı vardı. Şimdiki geziler çok farklı tabii. Kıyılarda göbek atalım, gülelim eğlenelim, etrafı kirletelim anlayışı hakim.  Bir de İngilizler meselesi çıktı şimdilerde. Herkes ev yapıp İngilizler’e satmaya başladı. Her yer inşaat oldu.


– Evet; sizin evinize gelirken yarımadanın büyük bölümünün bir şantiyeye dönüştüğünü gördüm. Her yerde iş makineleri, beton ve molozlar göze çarpıyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz bunu?
– Bu durum çok fena. Geçenlerde  iki odalı  küçük bir ev fiyatı söylediler; 300 bin paund! Yani böyle paralar girince, Bakkalı, Manavı, Berberi herkes birden Emlakçı oldu burada.  Birkaç gün önce yukarıdaki dağ köylerine gitmiştik; bizi de yabancı sanan köylüler, “Aman tanıdığınız kimse yok mu,  ben de evimi, tarlamı satıyorum” diyorlar. Bunların ileride nasıl sorunlar çıkaracağı belli değil. Bu insanlar üretime yönelik hiçbir işe girmiyor. Bir araba alıyor, gidiyor bir yere çarpıyor. Bence bu arazi satışlarında devlet kontrollü gitmeliydi. Dağları, bayırları köyleri  satmak diye bir şey olur mu yani?    Bu durumda sorumluluk mevkiinde olanların da hatası var. İlerde ne olur  o düşünülmüyor.


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER:


– ‘Beni en çok korkutan: Google’
– ‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
– O bir ‘peynir avcısı’
– ‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– ‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
– ‘Türk solu titreyip kendine gelmeli’ 
– ‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
– ‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
– ABD işdünyasında çöküş
– ‘ABD Anayasası Patara’dan’
– Çocuklar öldürülmesin!
‘- ‘Bir Gün Mutlaka’
– ‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
– Kaş’taki gözyaşı
– ‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
– Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
-Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
-Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
– Çocuk işçiler
– İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
– Faşizm neden Almanya’da kök saldı? 
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur



 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

20 − one =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.