Ötekiye yaşam hakkı tanımayan bir anlayış

Sürekli okuyucularım bilirler, zaman zaman köşemden değişik içerikte kitap tanıtımları yaptığım olmuştur. Bu kez de oldukça ilginç ve günümüz dünyasının değerleri açısından  oldukça açıklayıcı bir makaleyi tanıtmak istiyorum…

Bu makale, Hungtinton’un ‘Medeniyetler Çatışması’ teziyle beraber  yeniden hortlatılan din, kültür, etnik ayrılıklar ve ötekiye bakışla ilgili, özellikle de bugün başta Irak olmak üzere Batı’nın Ortadoğu’ya yeniden müdahalesi ve orada olanlar düşünüldüğünde çok anlamlı ve aydınlatıcı olacak nitelikte…

Bhikhu Parek’e ait bu makalenin orjinali aslında oldukça eski bir tarihte, 25 Şubat 1994 tarihinde Time Literary Supplement’ te yayınlanmış; Türkiye’de ise Hızır Murat Köse tarafından çevrilerek Doğu Batı dergisinin , Kasım, Aralık, Ocak 2001-02 sayısında yer almıştır.(Bhikhu Parek, “Üstün İnsanlar, Mill’den Rawls’a Kadar Liberalizmin Dar Görüşlülüğü”, Çev.Hızır Murat Köse, Doğu Batı , sayı.17, ss.105-120, 2001-2002, Ankara).

Parekh’in bu makalesinde tartıştığı liberal tezlerin, Batının bugün de ötekiye bakışıyla,  yani Batılı olmayana müdahale, onu hizaya getirme, düzeltme anlayışıyla nasıl bire bir örtüştüğünü göstermesi ve yaşanan pratikleri doğrulaması açısından da oldukça önemli olduğunu düşünüyorum bu arada.

Bu anlamda ben de bu yazımda sadece Parekh’in söz konusu makalesini tanıtmakla kalmayacağım, aynı zamanda liberalizmin ötekiye bakışı ve ötekiyi adam etme misyonunu kendinde görme, ‘adam olmazlarsa hiç olmasınlar, hatta yok olsunlar’ anlamına gelebilecek kadar hoyrat tutumunu bu çerçevede ele alarak bunu günümüz gelişmelerini yorumlamakta kullanacağım. Bildiğiniz üzere çok sevdiğim konulardır bunlar…
 
Makaleden çeşitli alıntılar yapmadan önce, savunulan  ve benim
de irdelemek istediğim bazı  tezleri sıralamak istiyorum:

Liberalizmin savunduğu insan, “hedefi, akli,ahlaki,estetik ve diğer yeteneklerinin en mükemmel şekilde gelişimini garanti altına almaya çalışan, ilerleyici bir varlıktır.

Liberalist görüşün öncülerinden John Stuart Mill’e göre sadece otonom ve  kendini idare edebilen, kendi kararlarını kendisi verebilen bir  varlık, bir şahsiyet böyle bir ideal insan tipini oluşturabilir Yani otonomi ve bireysellik liberal felsefenin temel taşlarından birini oluşturmaktadır.

Yine Mill ve 19. yüzyıl liberalist görüşe göre bu bahsedilen ideal insan tipine sadece Avrupa’da ve Batı kapitalizminde erişilebilmiştir. Diğer toplumlar bu yüzden geri ve aşağı toplumlardır. Bunların ideal insan ve ideal toplum haline gelebilmeleri için Batının onlara müdahalesi gerekmektedir.

Hatta eğer bunlar islah edilemeyecek kadar vahim durumda iseler dünyanın ve insanlığın hayrına bunların ortadan kaldırılmasına veya yok edilmesine göz yummak gerekmektedir.

Evet bazılarınız bu görüşleri belki biraz şaşırarak ya da yadırgayarak okuyacaktır ama bunlar gerçek ve Batı liberalizminde oldukça hakim  görüşlerdir maalesef. Birazdan  Bahikhu Parekh’in incelemesiyle de bu söylediklerim doğrulanacaktır zaten.

Aslında benim  Çiviyazılarından çıkan Kapitalizm ve Yoksulluk  adlı kitabımda da, Batılıların kendi deyimleri ile azgelişmiş olarak nitelendirdikleri bu geleneksel toplumlara olan aşağılayıcı bakışları ve onlara müdahale ederek onları hizaya sokma istekleri, bunun ardında yatan  ekonmik çıkar ve güç dengeleri ayrıntılı olarak irdelenmektedir. Bakmak isteyenler için; Çiğdem Şahin, Kapitalizm ve Yoksullk, Çiviyazıları, 2000, İstanbul.

Sizi biraz daha şaşırtacağım şimdi, bazı okurlarım bilirler, eski eşim Amerikalıydı. Bir gün birlikte televizyon izlerken eşimin bir arkadaşının Araplarla ilgili şöyle dediğine şahit oldum “ya bunlar yaşasalar ne olur yaşamasalar ne olur, eğitimleri yok, gelecekleri yok, yaşam motivasyonları yok, doğuyorlar, savaşıyorlar  ölüyorlar, doğmasalar, hiç yaşamasalar daha iyi değil mi”

Yine bir gün, 11 Eylül sonrası ABD’nin Irak a müdahalesi sonucu oradaki Amerikan askerlerinin Irak’lı tutuklulara yaptığı işkencelerin ilk açığa çıktığı haberleri izliyorduk eşimle… Ben görüntüleri içim sızlayarak ve lanetleyerek izlerken eşimin tepkisi şuydu “Ya bu kadar enayilik olmaz, bütün bunları yaptınız yaptınız hadi de, neden  açığa vuruyorsunuz, neden basına sızdırıyorsunuz”

Şimdi eski eşim aslında kötü bir insan değildi, hatta hümanist denebilecek kadar iyi yürekli, entelektüel, eğitimli, devlet bürokrasisinde önemli görevi olan, akıllı, zeki, özel hayatında oldukça ince, duyarlı, düzgün bir insandı; ama dünyaya, ötekilere bakışı buydu işte; ‘onlara ne yapılsa mübahtı ama gizli yapılmalıydı bu…’

Bu sizi şaşırtmasın, çünkü onlar dünyada olup bitenleri, savaşları, açlığı, yoksulluğu bir bilgisayar oyununu izler gibi izliyorlar.  İstedikleri zaman istedikleri ülkeyi savaş uçakları ile bombardımana tutabilecekleri, istedikleri hedefi ya da ülkeyi bir anda haritadan silebilecekleri bir bilgisayar oyunundan izler gibi…

Ölen insanların onlara göre kanı canı yoktur, onlar sanal insanlardır, gerçekte bağıramaz, çağıramaz , ah edemezler. Bu yüzden bizim hissettiğimiz acıyı içselleştiremezler onlar;  orada dökülen kanların sahiciliğini, sıcaklığını hissedemezler; bomba pırıltılarının ardında parçalanan yüzleri, yürekleri göremezler; çekilen ıstırapların, acıların birebir yaşamla ilişkisini kuramazlar… Taa ki kendi kanlarından canlarından birilerinin aynı şeyler  başına gelinceye kadar…

Onlarında ardından da sadece anaları ağlar ne yazık ki,  savaşta ölen bu gençlerin anneleri, yavruları, eşleri, yakınları, dostları…
Sayın Bush ise her zamanki gibi görmezden gelir bunları… Hatta bunların karşısına oğlu Irak’ta savaştığı için gurur duyan anaları diker…

Şimdi tekrar makalemize dönersek, yine bu makaleden ötekiyi aşağılayan, ötekiye müdahale etmeyi, hizaya getirmeyi, onu adam etmeyi, o da olmazsa  onu yok etmeyi, ortadan kaldırmayı meşrulaştıran bazı bölümleri yorum yapmadan aktarmak istiyorum sizlere:

“Mill insan topluluklarını iki kısma ayırmaktaydı. Onun medenileşmiş diye isimlendirdiği kısımda insanlar ‘yeteneklerinin olgunluk döneminde’  olup ‘ikna ile kendi gelişimleri için yönlendirilme kapasitesini kazanmış’lardır. Ona göre Avrupa’daki birçok topluluk  ‘çok uzun bir süredir bu seviyeye ulaşmış’ durumdadır. Buna karşın Avrupa’lı olmayan bütün toplumlar ‘geri kalmış’ olup  buralardaki insanlar ‘bebeklik’ veya ‘çocukluk’  dönemindedirler.”

“Mill bu arada şunu da iddia etmektedir:’Şayet bunlar daha fazla gelişeceklerse bu ancak yabancılar vasıtasıyla olmak zorundadır.’ O ‘bütün toplumlar, geri kalmış olanlar dahil olmak üzere, toprak bütünlüğü hakkına sahiptir’ gibi muhtemel itirazları ciddiye almamaktadır.”

“Toprak mahsuniyeti ve şahsi özgürlük gibi haklar sadece onu güzel bir şekilde kullanma gücüne sahip, kendi kendine düşünüp karar verebilen ve başkasının yardımı olmadan gelişebilecek derecede ‘olgunlaşmış’ toplumlara aittir.”

Ve “Mill temelde iki şeyi yapmak istiyordu: İlk olarak Avrupalılara, özellikle İngilizlere  şayet bireysellik ruhunu yeşertmeselerdi ne hale gelmiş olabileceklerini göstermek istemektedir… İkinci olarak, Mill umutsuz bir şekilde geri kalmış Doğu toplumlarının dış yardıma muhtaç olduğunu ve bu nedenle İngilizlerin bu toplumlara müdahale etmesinin tamamen meşru olduğunu göstermek istemektedir”

“Mill medeni bir toplumun ilkel ve yarı medeni başka bir toplumu yönetme hakkına sahip olduğunu, aynı şekilde medeni bir toplum içindeki daha medeni bir grup veya milletin daha aşağı derecede olan gruplar üzerinde hükmetme ve asimile etme hakkına sahip olduğunu iddia etmektedir.”

“O ‘melez hayvanlar’ gibi yeni grupların muhtemelen bileşen grupların ‘özel yetenek ve mükemmelliklerini tevarüs edeceğini’ düşünerek ‘farklı milletlerin karışmasını’ ve ‘harmanlanmasını’ memnuniyetle karşılamıştır. Mamafih bu durum  sadece üstün grup hakim ortak olmaya devam ettiği sürece mümkün olabilirdi. Şayet daha aşağı durumda olan grubun sayısal güç ve kuvvetinin büyüklüğü sayesinde hakimiyeti ele geçirme  tehlikesi  varsa bu ‘bu insan ırkı için tamamen zararlı bir şeydi ve medeni insanlığın engellemek için silaha baş vurması gereken bir durumu oluşturdu.”

Görüldüğü gibi, Mill ve onun savunduğu liberalist görüş, tehlike oluşturması halinde ötekiye karşı şiddet kullanmayı ve onu yok etmeyi de meşrulaştırmış oluyordu böylelikle.

Öyleyse bugün Amerika’nın İran’ın nükleer güç olma girişimi karşısında bunu dünyaya, insanlığa bir tehdit olarak algılamasını ve tüm dünyayı buna karşı ayaklandırmasını da yadırgamamak gerekirdi…

Mill’in ve 19. yüzyıl liberalistlerinin bu anlayışı aynı zamanda Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezinin de teorik  alt yapısını oluşturmaktadır, benzer söylemlerle:

“Liberal prensipler evrensel geçerliliğe sahiptir, bununla beraber  kaynak ve ilham olma itibariyle tamamıyla Avrupalıdır…

Bireyselcilik, akılcılık ve diğer liberal prensipleri kabul etmelerinden dolayı Avrupalılar zengin, güçlü ve hakim duruma gelmişlerdir ve şayet Avrupalı olmayanlar da Avrupalı  gibi zengin, güçlü ve hakim duruma gelmek istiyorlarsa Avrupalıların yaptıklarını yapmak durumundadırlar.”

 Bahikhu Parekh’in buradaki kısa ve öz değerlendirmesi: “Liberalizm büyük ölçüde güç ve refah elde edebilmenin bir aracı olarak görülmeye başlanmış ve bununla beraber ahlaki temel ve derinliğini kaybetmiştir”

 “Mill farklılığı bireysellik ve bireyin seçme yetisine bağlamakta ve sadece bireyselliğe dayandığında değerli görmektedir. Bu yaklaşım birçok farklılık formunu dışarıda tutmaktadır. Liberalizm geleneksel adetlere dayanan, cemaati merkeze alan yaşam tarzlarını dışlamaktadır. Aynı şekilde zamanın hakim eğilimine ‘uymayan’ veya ‘dar görüşlü’ yaşam tarzları kadar etnik temelli yaşam tarzlarını da dışarıda  tutmaktadır.”

“Liberal olmayan yaşam tarzlarıyla olan ilişkisinde Millci liberalizm büyük bir müsamahasızlık sergilemektedir…  Mill onları dar görüşlü (illiberal) olmakla itham edip yok etme yolunu araştırdı. Şayet böyle bir durum güçlü bir asimile politikasını gerekli kılarsa Mill bunda herhangi bir mazhur görmemektedir. Şayet bir miktar zor ve şiddet gerekirse, o bunu meşru bir durum olarak değerlendirmektedir.”

Ne diyelim ki, görülen köy kılavuz istemez… Teorik ve kuramsal temelleri bu derece şiddete, aşağılamaya, ötekiyi yok saymaya ve hatta yok etmeye zemin hazırlayan Batı kapitalizminin işine geldiğince istediği toplumlara müdahale etme ve onları islah etmeye kalkışmasına hiç şaşmamalı gerçekten….

Aslında düşünüyorum da, bunlar işlerine gelse, bütün dünyayı kendi renklerine boyamak, bütün dünya halklarını kendileri gibi yapmaktan da geri kalmazlardı, gerçekten çıkarları böyle gerektirse…

Ama gerçek çıkarları farklılıklarda yatıyor oysa… Ötekinin her zaman el altında, kontrol edilebilir, sömürülebilir vaziyette hazır ve nazır olmasında…

Gerçekten  bunlar buna inanmasalar dünyayı kendilerine benzetmek için kana da bularlardı çamura da…

Yine yorum yapmadan duramadım, kendimi tutamadım işte…
Affınıza sığınıyorum…

* Yrd. Doç.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here