İşten atılmanın dayanılmaz hafifliği

İşten atılmanın dayanılmaz hafifliği

0
PAYLAŞ

27 Şubat 2005 tarihli Agora’nın Polemik bölümünde bir yazım yayınlanmıştı. Başlığı “Aramızda sınıf farkı var”dı. Uzun bir yazıydı. Özetle, çalıştığım şirketteki yöneticilerin görgüsüzlüklerinden ve bu görgüsüzlüklerini alt kademe çalışanlarına nasıl yansıttıklarından bahsediyordum. Yalan, yanlış, uydurma hiçbir şey yoktu. Ama beklendiği üzere, yöneticiler “görgüsüzlük tedavisine” alınacakları yerde ben şirketten ihraç edildim. Sokak ağzıyla söyleyecek olursak “sepetlendim.”

Aslında iyi de oldu.

Özgürlüğümün ilk günü, sabah onda uyandım. Kalkıp kendime balkonda kahvaltı hazırladım. Sonra sabah kahvemi içtim şöyle bir güzel arkama yaslanıp. Hiç acele etmeden, bin tane telefon çalmadan, sinirlenmeden… Bulaşıkları makineye yerleştirmek yerine elde yıkadım. Evin tozunu aldım. Yerleri bahar kokulu deterjanımla bir güzel sildim. Mis gibi yaptım kendi evimi kendi ellerimle. Bir evim olduğunun farkına vardım.

Evle ilgili işlerimi bitirdikten sonra duşa girdim. Suyu hissettim, köpükler arasında kayboldum. Uzun süre suyla ve köpüklerle oynadım. Meğer ne kadar uzun süredir alelacele banyo yapıyormuşum.

Sonra en rahat giysilerimi üstüme geçirdim. Saçlarımı topladım. Çantamı koluma taktım. Dışarı çıktım. Ağır ağır yürüdüm. Önce Tedaş’a gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra Migros’a geçtim. Ev için hafif bir alışveriş yaptım. İnkılap’tan bolca gazete ve dergi almayı da ihmal etmedim.

İki poşetle eve doğru yürürken, “işten atılmanın dayanılmaz hafifliğini” hissettim.  Hiçbir yere yetişmek zorunda değildim. Eve gidiyordum. Çamaşırları makinadan çıkartıp, arka odadaki çamaşırlığa asacaktım. Poşetler ağır değildi. Etrafımı seyrede seyrede, ağır adımlarla, telaşsız yürüyordum. Yoncaların kokusu, papatyalar, yeni biçilmiş çim kokusu, manolyalar, kaldırım aralarından bile yüzünü göstermiş arsız turuncu çiçekler, yeni yeni ısınan hava… “Bahar gelmiş İstanbul’a” dedim içimden. Kır kokulu ılık havada, üstümde en rahat giysilerimle telaşsız, sakin ve huzurluydum. Yetişeceğim bir yer, beni bekleyen kimse, bir an önce bitirmem gereken bir iş yoktu.

İstanbul bahar kokuyordu.

İşten atılalı bir gün olmuştu. Son derece hafif hissediyordum kendimi. Sabah uykumu almış, biricik evimi gündüz gözüyle görmüş ve keyfine varmış, eşyalarıma sevgiyle dokunup tozlarını almış, yürüyüş yapmış, alışveriş etmiş, eve dönüp aldıklarımı buzdolabına yerleştirmiş… Yani keyif yapmıştım.

Bir gün önce işten atılmıştım. Nasıl geçineceğimi bilmiyordum. Çok uzun bir sürenin ardından evimde yalınayak, onlarca toka taktığım saçlarımla ve pırtık giysilerimle dolaşıp duruyordum. Evde uyumaktan başka şeyler de yapılabileceğini fark etmenin ve uyumaktan başka şeyler yapmanın keyfine varıyordum.

Hiç olmadığım kadar hafif, uzun süredir olmadığım kadar mutluydum.

İnsan, hayatını ya söylemedikleriyle, söyleyemedikleriyle, yapamadıklarıyla geçiriyor; ya da söylemesi gereken her şeyi söyleyip arkasına bakmadan yaşamaya devam ediyor.

Ben ikincisini tercih edenlerdenim. Bundan sonra nasıl mı yaşayacağım?

Bilmiyorum. Bildiğim, mutlu olduğum.

BİR CEVAP BIRAK

twenty + ten =